Hizbi-Kontra’nın katlettiği gazeteci arkadaşımız Hafız Akdemir’i, vurulduğu anda yanında olan yeğeni Veysi Polat’tan dinledik:
- Cezaevinden tahliye olduktan birkaç ay sonra haftalık Yeni Ülke Gazetesi’nde çalışmaya başladı. Leyla Zana o dönemde gazetenin Diyarbakır temsilcisiydi. Leyla Zana ile cezaevinde tanışıklığı olmuştu; gazetede öyle çalışmaya başladı
- Elinde bir kitap, bir de defter vardı. İşyerine doğru yürüdük. Bir fırının önüne geldiğimizde karşıdan bir el arabası geldi. El arabası geçtikten hemen sonra bir silah sesi… O an bağırdım ben. Ben bağırınca katil bana dönüp bir el daha ateş etti
Hüseyin Kalkan
Hafız Akdemir, Batman’da 24 Şubat 1992 yılında Hizbi-Kontra’nın saldırısı sonucu yaşamını yitiren Cengiz Altun’un cenaze töreninde yaptığı konuşmada “Gülüşün özgürlüğümüzdür” diyordu. Çok değil aradan sadece üç ay geçtikten sonra bu defa Hafız Akdemir 8 Haziran 1992’de aynı kirli odağın saldırısı sonucu yaşamını yitirdi. Saldırı sırasında dayısının yanında olan yeğeni Veysi Polat ile Hafız’ın cezaevi günlerinden sonra haftalık Yeni Ülke’de çalışmaya başlamasını ve sonrasını konuştuk.

Leyla Zana’nın daveti
Kendisi de gazeteci olan ve Hafız’ın kalemini takip eden Veysi Polat, Hafız’ı şöyle anlatmaya başlıyor:
“Hafız dayım 80 darbesinden sonra tutuklanmıştı. 1984 yılında dönemin iktidarının çıkardığı şartlı tahliye yasasından yararlanarak tahliye oldu. Eskişehir Cezaevi’nde tabutluk diye nitelendirilen cezaevindeki hak gasplarına karşı elli iki günlük bir ölüm orucu direnişi vardı. O direnişte de dayım sonuna kadar katılmıştı. Bunun sağlığında yarattığı tahribatlar vardı. Bir takım hastalıkları çıkmıştı. Cezaevinden çıktığı vakit bir tedavi süreci oldu. Tahliye olduktan birkaç ay sonra haftalık Yeni Ülke Gazetesi’nde çalışmaya başladı. Leyla Zana o dönemde gazetenin Diyarbakır temsilcisiydi. Leyla Zana ile cezaevinde tanışıklığı olmuştu. Çünkü Leyla ablanın eşi Mehdi Zana, Hafız Akdemir’le aynı koğuşta kalıyordu. Oradan gelen bir tanışıklık vardı. Zaten cezaevinde bir dergi çıkartmışlardı. Hafız, buna öncülük etmişti. Heyemola isminde bir dergi çıkarmış ve editörlüğünü üstlenmişti. Redaktesi de iyiydi. Bu anlamda Leyla ablanın davetiyle Yeni Ülke Gazetesi’ne dahil oldu. Sanırsam 1991 yılının Eylül ayında çalışmaya başladı. İyi haberler yapıyordu. Haber yelpazesi oldukça geniş bir gazeteciydi. Özgür Gündem çıkınca orada çalışmaya başladı. Maalesef Özgür Gündem’de sadece 8 gün çalışabildi. Sonra saldırıya uğradı. Hafız’ın, yaşamın her alanında vahşet, işkence, baskı, hak gaspları, emek boyutu ağırlıklı olmak üzere bu coğrafyanın tüm renklerine, tüm seslerine, tüm insanlarına dokunan bir yanı vardı.”
‘Dayımın elinde kitap vardı’
Hafız, evden çıkarken elinde bir kitap, bir de defter varmış. Saldırı günü yanında olan yeğeni Veysi Polat, o günü şöyle anlatıyor:
“Ben de gazetenin bürosunda ofis boy olarak çalışıyordum. Hafız dayımla evimiz karşılıklıydı. Yani bir kol mesafesi kadardı. Karşılıklı binada hatta aynı katlara denk gelebilecek bir seviyede oturuyorduk. Her sabah da birlikte işe gidip akşamları da birlikte dönüyorduk. 8 Haziran 1992 Pazartesi günüydü. Disiplinli biriydi. İşe hiç geç kalmazdı. Hatta erken giderdik biz. Zili çalınca beni çağırdığını anlıyordum. Birlikte evden çıktık. Elinde bir kitap, bir de defter vardı. İşyerine doğru yürüdük. Evimiz Melih Ahmet’teydi. Azizoğlu Mahallesi diye geçiyor. Burada sokaklar oldukça dardır. Hem dar hem de labirenti andıran bir yapısı var. İşte iki üç sokak ötede evden takriben bir yüz metre kadar sonra bir fırın vardı. O fırın önüne geldiğimizde karşıdan bir el arabası, çekçek arabası geldi. Üzerinde bir un çuvalı vardı. Arabanın kapladığı alan biraz geniş ve sokak da dar olduğu için Hafız dayım sağ tarafa ben sol tarafa doğru çekildik. El arabası geçtikte hemen sonra bir silah sesi geldi. Belki dayım katilini görmedi bile.”
Hafız’ı vurdular
Saldırıdan sonra Veysi Polat bir süre saldırganı kovalar. Ancak yakalaması mümkün olmaz. Dönüp dayısını hastaneye yetiştirmeye çaba gösterir. Polat, dayısını hastaneye götürmesini ve sonrasında gelişen olayları şöyle anlatıyor:
“Sadece bir mermi ensesinden girip alnının ortasından çıkmıştı. Tabi o sırada zaman durdu benim için. O an bir karar vermem gerekiyor. Hem korkmuştum ama aynı zamanda bir şaşkınlık vardı. Hafız dayım dizinin üstüne düştü, sonra yüz üstü yere düştü. O an bağırdım ben. Yani böyle garip bir sesle bağırdım. Avazım çıktığı kadarıyla. Ben bağırınca katil bana dönüp bir el daha ateş etti. Zaten olaydan sonra olay yerinde iki adet Tokarev marka silahın mermisi bulundu. Ayağıma doğru ateş etti hani üstüne gitmeyeyim diye. Ben yine durmadım. O elinde silah koşarak uzaklaştı. Ben de onun arkasından koştum. Yani katili kovalamaya başladım. Bir müddet kovaladım ama izini kaybettirdi. Katili kovalamam ve Hafız’ın yanına gelmem 2 dakikayı buldu. Orda taksi durağı var, orada o an taksiye bindim. Abi dedim çabuk. Dayımı vurdular. Kan kaybetmesin fazla dedim. O dar sokağa nasıl araba girdi bugün bile anlamış değilim. Dayım yüzüstü yerdeydi. İki üç kadın, bir iki de genç çocuk vardı baş ucunda. Sonra koltuk altından kaldırıp arabaya bindirdim. Ordakiler yardımcı oldular. Arabaya bindik. Başını dizime koydum. O sıra alnından kan geliyordu. temizlemeye çalıştım ama elim deliğe denk geldi. Arkada kafasına sıktığı mermi alnından çıkmıştı. Yani öyle beyninde içerde kalmamıştı mermi. Devlet Hastanesi’ne gittik hızlıca. Devlet Hastanesi’nde hemen müşahade altına aldılar. Hastane polisleri de beni aldı. Ben bir yandan da gazetedeki arkadaşlara haber vermeye çalıştım. İfade işlemlerine geçmeden dedim ki benim arkadaşları aramam lazım. Gazetenin büro telefonu aklımdaydı. Aradım. Hasan abi çıktı, Hasan Özgün çıktı. Dedim Hasan abi Hafız’ı vurdular, dayımı vurdular, yetişin dedim, kurban olayım yetişin. Çabuk gelin dedim. Arkadaşlar gelmeden terörle mücadele polisleri geldi. Orada benim ifademi aldılar. Beni çarşı polis karakoluna götürdüler, orda ifademi aldılar, sonra serbest bıraktılar. Tekrar hastaneye gittim. Dayımın durumu daha da kritikleşmişti. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’ne sevk ettiler. Ambulansla oraya gittik. Aslında riskliydi. Sarsıntının olmaması gerekiyordu ama Devlet Hastanesi’nin teknik cihazları o müdahaleyi karşılamıyordu. Hastaneye gittik. Fakülteye. Sanırım bir saatlik daha bir yaşam mücadelesi verdi. Saat 12.30 gibi de şehadet haberi geldi.”

Cenazeyi kaçırdılar
Hafız hastanede yaşamını yitirdikten sonra devlet güçleri cenazeyi kaçırıp gömerler. Daha doğrusu kazdıkları bir çukura koyarlar. Cenazeyi koyulduğu yerden almak ve doğduğu köye götürmek için yeni bir mücadele başlar. Veysi Polat, cenazeye uygulanan zulmü şöyle anlatıyor:
“Hafız hem aile için çok değerliydi, hem de basın çalışanıydı. Ona layık bir törenle cenazenin kaldırılması gerekiyordu. Aynı zamanda bu tetiği çeken/çektiren güçlere de bir mesaj verme açısından bir cenaze töreni programı organize edildi. Bunun duyurusu yapıldı. Gazete yazdı. Ertesi gün cenaze töreninin yapılacağını. Ona göre de hazırlıklara başlandı. Biz de evlerimize gittik. Tabi taziye için gelenler, gidenler vesaire var. Ben tek görgü tanığı olduğum için de beni gazetedeki arkadaşlar başka bir yere aldılar. Şimdi abim ve kuzenim teyzemin çocuğu Murat, abim de İbrahim. Bunları bizimkiler hastanede bırakıyorlar. Ancak gece yarısından sonra devlet güçleri zorla cenazeyi morgdan alıyorlar ve ailenin rızası olmadan Mardin Kapı Mezarlığı’nda dayımı gömüyorlar. Bizimkileri de gömdükten sonra bırakıyorlar. Sabahın köründe geldiler. Ne oldu falan diye? Anlattılar onlar da. Hani kabul edilemez bir şeydi. Tabi gazetedeki arkadaşlar bunu kabul etmedi. Diyarbakır’daki diğer gazetecilere de çağrı yapıldı. Ve gazeteciler ortak olarak OHAL Valiliği binasına yürüyüş düzenledi. Hem cinayeti protesto hem bu muameleyi kabul etmemek için tepkilerini gösterdiler. Onun dışında çağrı yapıldığı için bütün mahallelerde korsan gösteriler yapılmaya başlandı. Birçok yerde eş zamanlı olarak. İki gün Diyarbakır bir gerilim yaşandı. Her yerde de müdahale ettiler. Bu gösterilerden dolayı gözaltına alınan çok sayıda kişi de oldu. Ama yine devam etti. Bunun üzerine Olağanüstü Hal Bölge Valiliği (OHAL) aileyle görüşmeyi kabul etti. Valilik, “İkinci bir Vedat Aydın olayı gibi olmasından endişe ediyoruz, hükümetin de bu yönlü bir endişesi var” dediler. Bir uzlaşma durumu olsun dediler. Hafız’ın bir vasiyeti vardı. Doğduğu köyde babasının yanına gömülmesini istemişti. O vasiyet doğrultusunda babasının yanına köyünde gömülsün istiyordu. Bunu kabul ettiler. Karar alındı. Tabi biz Mardin Kapı Mezarlığı’na gittik. Hani bu gelenekler var, görenekler var, inanışlar var. İnsanın insan gibi gömülmesi gerekir. Mezar kazmamışlar. Bir çukur kazmışlar öyle gömmüşler. Alelacele böyle bir çukura kazıp atmışlar. Dayımın cenazesini oradan çıkarttık. Bir tabuta koyduk.”

Bir saldırı da Lice’de
Aile ve gazeteci arkadaşları Hafız’ın vasiyetini yerine getirmek için Lice’ye doğru yola çıkarlar. Orada da cenaze saldırıya uğrar. Cenazenin yıkanmasına ve namaz kılınmasına izin vermezler. Veysi Polat, Lice’de cenazeye saldırıyı şöyle anlatıyor: “Dayım Lice doğumluydu. Lice’ye doğru yola çıktık ama askeri eskort eşliğinde. Bir panzer var, zırhlı araç var. Arada biz varız, aile var, işte gazeteciler var. Lice üç yoluna geldiğimizde yani bunları niye anlatıyorum, biliyor musun? Böyle bir zulüm olamaz. Bir naaşa zulüm ettiler. Yani katledilmekle kalamadılar. Bir de cenazeye o kadar eziyet ettiler. Şimdi Lice’nin üç yoluna geldik. Üç yol bölgesi var. Bingöl-Lice yol ayrımı. Orada durdurdular. Gazetecilerin hiçbirini almadılar. Geri gönderdiler. Sadece aileyi aldılar. Bize de orda hakaret ettiler. En büyüğümüze, Hafız’ın en büyük amcasına, ailenin en büyüğüne hepimizin gözü önünde naaşın yanında tokat attılar. Dövdüler. İşte neymiş efendim? Düğüne gider gibi kadın erkekli taziyeye mi gidilirmiş? Yani dede torun yan yana, baba kız yan yana, yeğenler, kuzenler yan yana. Cenaze töreni mi olurmuş. Bunlar sadece bahane. Dövmek için, korkutmak için bir bahane. Tabi orada biz de bu durumu kabul etmedik. Büyük bir gerilim oldu burada. Sonra yedi kilometre ötede zaten köy var. Devam ettik işkenceye rağmen. Köye vardık. Bizi direkt mezarlığa yönlendiriyorlar. Biz de camiye gitmek istedik. Çünkü Hafız yıkanmamış diye. Yani dini vecibeler yerine getirmek için. Biz camiye yöneliyoruz, bizi mezarlığa yönlendiriyorlar. İzin vermediler. Mezarlığa gittik. Mezarlık böyle bir yokuş aşağı böyle düz bir yer değil. Askerler mezarlığı sarmış. Namlular bize dönük. Geniş alanda askerler sipere yatmış. Mermiyi namluya ağza vermiş. Bekliyorlar. Ya biz dedik ki kabul etmiyoruz. Bakın Diyarbakır’da gömülmüş, cenaze zaten kokuyor. Kefen de kanlı. Biz götürüp bunu yıkayalım, namazını kılalım, sonra gömelim. İzin vermediler. Biz de patladık orada artık. Dedik ki sıkıyorsanız sıkın. Hepimizi mezarlıkta öldürsünler yani. Dipçiklerle kafamıza, gözümüze vurmaya başladılar. Kadın, erkek, çoluk, çocuk, yaşlı hiç ayrım yapmadan meydan dayağı çektiler. Tabut o dipçik darbeleriyle omuzlarımızdan düştü. Hafız için kazılan mezara, çukura, kafa üstü beş, altı kişi düştük. Tabut yere düştü. Cenaze o tabuttan düştü. Yani o kanlı kefenli bezle biz Hafız’ı orada gömmek zorunda kaldık.”
Sanık yakalanıyor
Hizbi-Kontra ile devletin ilişkileri bir noktada bozuldu. Ya da diyelim devletin artık onlara o kadar ihtiyacı yoktu. O dönem Diyarbakır Emniyet Müdürü olan Gaffar Okkan bir pusu sonucu bu grup tarafından öldürüldü ve bu gruba karşı operasyon başlatıldı. Bu dönem birçok cinayetini sorumlusu yakalandı. Hafız Akdemir’in katili de bunlardan biriydi. Veysi Polat bu sürece dair şunları anlatıyor: “Yıllar sonra, 2008 yılıydı yanılmıyorsam ben bir gazetede çalışıyorken, editör olarak görev yapıyorken- ajanslara aboneydik. Önüme bir haber düştü. Anadolu Ajansı mahreçliydi. Haber, ‘Diyarbakır’da 1992 yılında öldürülen gazeteci Hafız Akdemir’in katil zanlısı Avusturya’nın başkenti Viyana’da yakalandı’ diyordu. Kırmızı bültenle aranıyormuş. Yakalanıp Türkiye’ye getirmişler. İlk kez orada gördüm. Yani ben on dakika yerimden kalkamadım. O ekrana baktım. Yargılama sürecinden bizim haberimiz olmadı. Çok tuhaf bir durum. Tek görgü tanığı var, o da benim. Bir tanık varsa ya da işte delil ne varsa onları getirirsin, savcılığa sunarsın. Hele kamu davası açılmışsa özellikle bir canlı tanık varsa bunu dinlersin. Ama bir tek kez davet edilmedim. Gıyabımızda bizim dışımızda dava sürmüş. Daha sonra öğreniyoruz ki 2000 yılında Hüseyin Velioğlu’nun ele geçirildiği o Beykoz Operasyonu’nda bir takım CD’ler içerisinde bu katilin bilgileri ele geçmiş. DEP Milletvekili Mehmet Sincar’ın katledilmesinde kullanıldığı tespit edilen bir silah bulunmuş. CD’lerde Cihan Yıldız ve Ejder Arpa adlı Hizbullah tetikçilere dair bilgilere ulaşıldığında Yıldız ve Arpa hakkında yakalama kararı çıkarılmış. Onun için Viyana’da yakalanıp getiriliyor. Bunlar yargılanıyorlar. Yargılama sonucu da bunlara müebbet hapis cezası veriliyor. Ama o dönemde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) içtihadı var. Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nde (DGM) askeri üye bulunması nedeniyle adil yargılama hakkını ihlal ettiğine dair kararları var. Bu katil zanlısının avukatları da AİHM’e yeniden yargılama başvurusu yapıyor. Kabul ediliyor. Ve bu yattığı süre göz önünde bulundurulup serbest bırakılıyor. Hakkında yurt dışına çıkma yasağı vardı. Ve geçtimiz günlerde Mehmet Sincar davasında da yurt dışı çıkış yasağı kaldırıldı. Ceza vermek bir yana olayların aydınlanması bile sağlanmadı. Madem bir süreç var, faili meçhul dosyalar yeniden açılıyor. Bu davalar da yeniden bakılması gerekiyor.”









