‘Kürtler Şehirde’ podcastler serisi ile tanınan Mehmet Uğur Korkmaz ile gençliğin durumunu ve cumhuriyeti konuştuk:
- Gençler kendi kimliklerinden, kendi kimliklerine yakın partilerden uzaklaşmış durumdalar. 10 yıl öncesinin romantizmini yapıyorlar. Bunun sebebi, duygusal olarak bağ kursa da pratik olarak kendini orada var edememesi
- Barıştan konuştuğumuzda sokaktan geçen herhangi bir çocuk, herhangi bir anne, herhangi bir baba da barışla ilgili bir şey söyleyebilmeli. O da aktör. Çünkü onun da hayatı etkilendi, onun da canı yandı…
- Umut var… Türkiye’de çok güçlü bir feminist hareket var, çok güçlü bir Kürt özgürlük hareketi var, Lgbti·+ hareketi bütün bu faşizm şartlarına rağmen varlığını koruyor, sol var. Bir gençlik rüzgârı estirmeye gücümüz var
Nezahat Doğan
Gençlik; bir toplum için sadece “gelecek” demek değil, aynı zamanda yaratıcılığın, mücadelenin ve umudun karşılığı…
Ancak Türkiye’de gençlerin özgürce yaşayabildiği, fikirlerini ve inançlarını korkusuzca ifade edebildiği demokratik bir ülke hayali, yerini giderek derinleşen bir belirsizliğe bırakıyor. Gençler, bir yandan barınma, işsizlik gibi acil ekonomik sorunlarla boğuşurken, diğer yandan politik fikirlerini ifade ettikleri anda karşılaşacakları baskıdan ve “ona bunu yapan bana ne yapmaz” korkusuyla geri duruyor. Bugün üniversitelerin kapatıldığı, anayasal bir hak olan protesto ve eylemliliklerin şiddet ve soruşturmalarla karşılandığı bir döneme tanıklık ediyoruz.
Bugün gençlerin kendilerini güvenle ifade edebileceği ve karar süreçlerine aktif olarak katılabileceği alanlar yaratmak büyük önem taşıyor. Bu alanlar demokratikleşmenin dip dalgasını harekete geçirecek, toplumsal enerjinin de temelini oluşturacak ve umudu yeşertecektir.

Peki bu umudu nasıl büyütmek gerekir? Tek tip eğitim sisteminde yetişen gençlerin dünyayı okuma biçimleri nasıl? Toplumda oluşan politik-apolitik gençlik ayırımının kökeninde ne yatıyor? Gençlerin ikinci yüzyılda nasıl bir cumhuriyet beklentisi var? Cumhuriyetin demokratikleşmesi gençler için ne anlama geliyor?
Bütün bunları; Kürt gençlerinin büyüme, kimlik keşfi ile ırkçılıkla mücadele deneyimlerini konu alan “Kürtler Şehirde” podcastler serisini hazırlayan Mehmet Uğur Korkmaz ile konuştuk…
- Gençlik geleceğin umudu ya da gençliğin dahil olduğu sistem ve ortam bambaşka olacak derken, yeni yüzyılın ilk çeyreğinde gençlik Türkiye’yi nasıl okuyor?
Devlet gençliğin önünü hep kapattı!
- Gençlik tırpanlandı mı?
Tabii. İşte 68 kuşağının bütün politik süreçlerinin nasıl sona erdiği, 12 Eylül’ün gençliği nasıl ezdiği ya da Gezi kuşağının Türkiye tarihinin belki de en büyük toplaşması ve politik aralığının örneği olduğu bir yerin sonrasında geçen 10 yıl içerisinde nasıl ezildiğini gördük. Türkiye’de gençliğin önü hep kapatıldı. Akademide akademisyenler barınamıyor. Hocalar, öğretmenler görevinden uzaklaştırılıyor. Kapitalizmin geldiği aşamada gençliğe vaat edilen şey, ucuz iş gücü olmak, hiçbir şeye sesini çıkarmamak, müşteri olmak, politik süreçlere, demokrasiye, meclise müdahale etmeme üzerine…
- 60’lı, 70’li yıllardaki gençlik hareketleri ile şimdiki gençliğe baktığımızda apolitik bir durumla mı karşı karşıyayız? Kaygı ve korkular onları geriye mi çekti? Sorunu nerede aramak lazım?
Bence son on yılda devletin politikalarına ve olan bitene tek tek bakmak lazım. Yani 7 Haziran seçimlerinin sonuçlarını kabul etmeyen sistem, onun üzerini örtmek için önce 1 Kasım seçimleri, devamında darbe girişimi, darbe girişiminden doğan daha totaliter bir rejimin inşası, pandemi…
- Bütün bunlar neye neden oldu?
Bütün bunlar devletin önünü açtı, sonrasında da devlet bunları istediği gibi kullandı ve gençliğe çok büyük bir korku saldı. Devlet şiddeti de bunun bir parçası. “Silivri soğuktur” şakası 10-15 yıldır dönen bir şaka, insanları geri çeken bir şeye dönüşmüş durumda. Gençlerin politik sorunları var, ekonomik sorunları var, gelecek sorunları var. Daha iyi bir Türkiye hayal ediyorlar ama bunu pratiğe döktükleri anda çok büyük bir şiddetle karşılaşıyorlar.
- Örgütlenme ya da birbirine değme dokunma, ortaklaşma, sorgulama halleri ne boyutta?
Örgütlenme üzerinden konuştuğumuzda tabii tarihsel olarak hep sol hareketlerden, sol örgütlenmelerden bahsediyoruz. Ama belki o örgütler de bu yeni genç kuşakları kapsayabilecek kadar açık değiller.
- Nasıl olmalı?
Benim gözlemlediğim, bu yeni kuşak aslında dönüşmek, değişmek konusunda kendine müdahaleyi çok sevmiyor.
- Nasıl bir bakışları var?
Aslında kendi doğruları var. Bu doğruların doğruluğu ya da yanlışlığı başka bir tartışma konusu ama kendi doğruları var. O yüzden bir politik hareketin içine girip oradaki eğitime tabi olmak istemiyorlar. Oraya giremiyorlar, oraya sığamıyorlar. Belki düşünsel olarak sol harekete daha yakınlar, ama o harekete gittiklerinde aldıkları doktrin ya da oradaki geçmişten kalan ciddiyet bu kuşağa dar geliyor.
- Kuşaklar arası geçiş neden kurulamıyor?
Bence Türkiye tarihinin en yoğun devlet şiddetine maruz kalan kuşağını konuşuyoruz şu an. Çok fazla insan tutuklandı, çok fazla insan öldü, öldürüldü. Mesela bir üniversitede öğrenci olduğunuzu düşünün; profesörünüz bir anda işinden çıkartılıyor, bir anda tutuklanıyor. Bir anda Türkiye’den kaçmak zorunda kalıyor. Pasaportuna el konuluyor.
- Mezun olacağı üniversitenin kapısına kilit vurulması, orada eğitim alan birinin ruhunda nasıl bir tahribata neden oluyor?
Savruluyor! “Benim profesörüme bunu yapan bana ne yapmaz” duygusu bence insanları çok geriye çekiyor. Bir yandan da sosyal medya, apolitik bir hayatı sürdürebileceğiniz ortamlar bir kaçış alanı yaratıyor. Çok daha büyük bir savrulma, umursamama hali de bu işin içinde.
- Şimdi CHP’ye yapılanlardan sonra herkesin diline yerleşen “Ona bunu yapan bize ne yapmaz,” jargonu aynı zamanda bu durumu normalleştirip, daha geriye çekilmeye neden olmuyor mu?
Buna katılıyorum kesinlikle. Bunun normalleşmesi de, “Silivri soğuktur” şakasının normalleşmesi de aslında politik bir angajman ve insanları oraya doğru itiyor. Mesela biz bunu 19 Mart’ta gördük. Türkiye gençliğinin bir kısmı bir reaksiyon vermek istedi. Ama orada da o politik, ideolojik eksiklik çok kısa sürede ırkçılığın, mizojininin, düşmanlaştırıcı ve ayrımcı söylemlerin o meydanı, o sokağı ele geçirmesine ve bütün hareketin sönümlenmesine sebep oldu. Mesela Gezi böyle değildi. Ya da Gezi’de buna müdahale edilebiliyordu. Başka özneler çıkıp “hayır burada küfretmeyeceksiniz,” deyip orayı susturabiliyorlardı. Ama bu tarz öznelerin de kalmadığını görüyoruz artık. Gençlik böyle başıboşluk içinde ne yapacağını bilmiyor ve hayatta kalmaya çalışıyor.

- Peki gençlerin bu sistemden ya da ülkenin geleceğinden beklentisi ne?
Ben kendi adıma cevap verirsem; bir arada yaşama, farklılıkların bir arada olabilmesine dair veya demokratikliğe dair temel değerler var. Bunlar, çocukken olmanız gereken aşılar gibi. O aşılar, belli dirençleri sağlamış oluyor. İnsanların bu aşıları olmuş olması lazım. Demokratik değerlerle büyüyebilmesi, okulda daha iyi eğitim alabilmesi lazım. Olmayan bir eğitim alabilmemiz lazım ki birbirimize düşman olmayalım. Bir aradalığımızı fark edelim. Türkiye’de sadece Türklerin, sadece Sünni Müslümanların ya da sadece bir grup insanın, bir sınıfın yaşadığını düşünen bir insanın Türkiye’de mutlu olma şansı yok. Bu bir Türk için de diğer kimlikler için de geçerli. Büyüyor, büyüyor, ona hep Türkler anlatılıyor. Sonra bir bakıyor Kürtler var ve Kürtler başka bir şey istiyor. Onlarla ilgili öğrendiği tek şey de o kişinin ‘terörist’ olabileceği.
- Sonra bölünme fobisi…
Evet, bölünme fobisi ya da nefret ve düşmanlık.
- Tekçi, ideolojik dayatmalara dayalı eğitim sistemi gençlerin dünyayı okuma biçimine nasıl etki ediyor?
O doktrini benimseyen için de benimsemeyen için de sorun var. Çünkü benimsemeyen de rejimle, Cumhuriyet ile hiçbir bağ kuramıyor. Türkiye’de bir grup insan için Cumhuriyet direkt kavram olarak bir düşman oluyor. Bu benim için de ilk gençliğimde öyleydi. Cumhuriyet demek benim halkıma, çevreme, aileme ya da bir grup insana zulmetmenin adıydı. Çünkü ben kitapta kendimi göremiyorum, kendi tarihimi göremiyorum. Kendimden bahsedilen tek yer benim bir düşman olduğum, işbirlikçi olduğum fikri. Öyle olunca Cumhuriyet tankıyla, tüfeğiyle benim üstüme geliyormuş gibi hissediyordum.
- Senin içinde olmadığın Cumhuriyet’in demokratikleşmesi senin için ne anlam ifade ediyor? Nasıl bir kurucu irade ve cumhuriyet olmalı?
Cumhuriyetin demokratik dönüşümünde gelecek kuşakları konuşuyor olmamız lazım. Gelecek kuşakların önünü açmak gerekiyor. Bunun için belki de en temel mesele doktriner bir eğitim sisteminden çıkılıp, biraz daha kapsayıcı, biraz daha her halkın varlığından, her dinin varlığından bahseden, biraz daha Türkiye’nin çeşitliliğinin farkında olan bir eğitim sistemi oluşturmak.
- Mesela nasıl?
Meclis demokratik yasalar yapabilir, ama o demokratik yasaları yaşayacak bir halk yoksa o yasalar var olan cumhuriyette hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. O yüzden biraz daha toplumsal meselenin ön plana çıkması gerektiğini düşünüyorum.
- Eksik kalan sokağa, mahalleye, gençliğe doğruyu anlatmak, bunu tartışmak ve tartıştırmak, önyargıları kırmak mı? Bu alanda bir yol ve yöntem eksikliği olduğunu mu düşünüyorsun? Gençlere nasıl ulaşılmalı?
Mesela ben podcast yaparken buna çok uğraşıyorum. Konuşmak isteyen, konuşmaya hazır olan birinin sözlerinin ne kadar doğru olduğundan bağımsız olarak, yıllarca baskılanmış, özgüvenini yitirmiş, tamamen saklanan, belki de tamamen apolitik bir hayatı benimseyen kişinin duygularını ortaya çıkartacağı bir platform oluşması çok önemli.
- Kırılganlıkları giderip özgüveni ortaya çıkaracak, gençleri tutabilecek yöntemler mi bulunmalı?
İnsanlar kırılmış, bıkmış durumdalar. Gençler kendi kimliklerinden, kendi kimliklerine yakın siyasi partilerden uzaklaşmış durumdalar. 10 yıl öncesinin romantizmini yapıyorlar. Bunun sebebi, duygusal olarak bağ kursa da pratik olarak hiçbir şekilde kendini orada var edememesi, kendi içine kapanması, sosyal medyaya sıkışması ya da madde bağımlılığına, başka yaşam tarzlarına sıkışması, oralara kapanması. Bu insanları geri çağırabilen bir cumhuriyet ya da bir toplumsallık gerekiyor. Türkiye’nin değişiminin buralarda olduğunu düşünüyorum.
- Gençlerin özne olduğu, sorumluluk alacakları, teşvik edilecekleri alanların eksikliği mi var?
Hem öyle hem de gerçekten yargılanmayacağını hissetmesi bile çok yeterli ve önemli olacaktır.
- Yargılanmayı neye göre söylüyorsun?
İdeolojik bir yargılama olabilir. Yani en aşırı politik atmosferde bile yargılanacağınız fikirleriniz olabilir. Bunları söylemekten çekiniyorsanız nasıl etkileyebilirsiniz ki? Güveni sağlamak sadece iktidarla halk arası bir mesele değil. Partiler ve partilerin tabanları arasındaki bir mesafe de var bence. Mesela CHP’li gençlerin CHP’den ümidi yok. DEM’li gençlerin DEM’den ümidi yok. Belki bütün ömürleri boyunca oy verecekler. Ama oraya etki etmek, orayı değiştirmek, oranın bir parçası olarak orayla birlikte var olmak arzusunu duymadıklarında orada bir dönüşüm ya da demokratikleşme mümkün değil.

- Siyasetin sokağa temas etmediğini mi söylüyorsun?
Biraz yukarıdan aşağı değil de daha yatay olmalı. Aslında barış meselesi de böyle bir şey. Tabii ki aktör devlettir. Tabii ki Abdullah Öcalan, Recep Tayyip Erdoğan ve devleti yönetenlerdir. Ama barıştan konuştuğumuzda sokaktan geçen herhangi bir çocuk, herhangi bir anne, herhangi bir baba da barışla ilgili bir şey söyleyebilmeli. O da aktör. Çünkü onun da hayatı etkilendi, onun da canı yandı.
- Canı yananlar bir araya gelemiyor mu? Burada esas mesele nedir?
Gelemiyor. Gelmeliler. Barış da yukarıdan aşağı olmaz ki. O bir şey ifade etmez. İnsanlar barışa ihtiyacı olduğunu biliyor zaten. Bu toplumun bir savaşın içerisinde yıllardır yaşadığını; bu savaşın bütün Türkiye’yi, Kürdistan’ı, herkesin hayatını nasıl etkilediğini insanlar biliyor. Buna değmeyen bir insan yok zaten. Esas mesele burada o güvenin kırılmış olması. Özellikle gençler açısından konuştuğumda da bunu söyleyebilirim. Çünkü bir önceki süreçte ben daha da hevesli biriydim.
- Hevesin kırıldı mı?
Tabii ki. 7 Haziran sonrası yaşanan süreçte arkadaşlarımız öldü. Patlamalarda, silahlı eylemlerde, tanıdığımız insanlar öldü. Yoldaşlarım öldü. Nasıl hevesim kırılmasın. Orada yılmayıp bir şeylere devam edebilmek kolay olmadı. Büyük bir depresyon yaşadığımızı düşünüyorum. Büyük bir depresyon yaşadım.
- Nasıl aştın o travmayı?
Önce politikadan uzaklaştım. Siyasal alandan uzaklaştım. Kimliğimi bir daha düşünmeye başladım.
- Kimliğini ne üzerinden sorgulamaya başladın?
Kimliğimi nasıl yaşıyorum, nasıl var ediyorum? Türkiye toplumunda bir Kürt olarak nasıl var oluyorum? Annem Türk, babam Kürt. Bu ikisinin arasında bir yaşam nasıl sürüyor? 7 Haziran sonrasında yaşanan kırılmada tek mesele ölümler değildi, toplumun tamamen birbirinden uzaklaşmasıydı, onu gördüm. Bütün Kürtlerin, bütün Kürt hareketinin bir anda kriminalize edilebilmesiydi. Bir sene önce beraber şarkı söyleyip, halay çekip eyleme gittiğin insanların bir sene sonra senden şüphe etmesi meselesiydi.
- Önce zihinde barışmak mı?
Evet, çok doğru… Önce Türkiye toplumunda ben kendi zihnimde barışma yaşamalıydım. Aslında biraz içsel bir süreç ve sorgulama diyebiliriz. İktidara büyük bir öfkem vardı. Yoldaşım zannettiğim insanlara büyük öfkem vardı. Kendi hareketime belli açılardan öfkeliydim. Anlayamıyordum, anlamlandıramıyordum. Ölümü, savaşı anlamlandırmak 20’li yaşlarımızda kolay olmadı. O yüzden onu unutmadı kimse. Halen o duyguyla yaşayanlar var. Yurt dışında yaşamak zorunda olanlar var. Uzuvlarını yitiren insanlar var. Hapishanelerde insanlar var, gençler var.
- Yüzleşmenin nasıl yapılması lazım?
Hep çok uzak geçmişle yüzleşiliyor, sanki yakın zamanlarda hiçbir şey olmamış gibi. Ama Sur yok edildi, Cizre yok edildi, birçok il, ilçe yok edildi. Bunlarla yüzleşmeden, oradaki yaraları sarmadan, orada ne olup bittiğini, herkesin açıkça konuşmadığı bir zeminde bazı travmaları çözmeden kimseyi “hadi gel barışıyoruz,” diye ikna etmek mümkün gelmiyor.
- Sen podcastler ve medyada etkili işler yapıyorsun. Topluma, insanların söylemlerine, gençliğe baktığında ne görüyorsun? Seni etkileyen şey ne oluyor?
Umut var… Bazen bir organik lider, bir özne çıkar toplumu arkasından sürükler. Mesela Özgür Özel bir anda imajıyla başka bir yere evrildi. Selahattin Demirtaş BDP’nin eş genel başkanı iken siyaset sahnesinde vardı, ama HDP ile beraber 7 Haziran’a doğru giderken bambaşka bir figüre dönüştü. Bu öngörülebilir bir şey değil ve öyle olunca böyle bir rüzgârla bütün o kitleler de sizinle beraber gelirler. Umut var ama tabii ki dünyada da gelişen, iyice sağcılaşan, muhafazakârlaşan, birçok dünya liderinin içinde olduğu militarist bir kültür var.
- Türkiye’de buna nasıl direnç gösterilir? Ya da gösterilmeli?
Ben güçlü bir direnç olacağına inanıyorum. Türkiye’de çok güçlü bir feminist hareket var, çok güçlü bir Kürt özgürlük hareketi var, farklı farklı hareketler var. Lgbti·+ hareketi bütün bu faşizm şartlarına rağmen varlığını koruyor, mücadelesine devam ediyor. Bunlar kolay şeyler değil ve çok geleneksel sol, sosyalist, ideolojik bir arka plan da var. Bunlar her ülkede olan şeyler değil. Bu konuda çok şanslı bir yerde yaşıyoruz. Bu kaynağın demokratik alanda yürüyüp ve yolu açması lazım.
- Demokratik kesimlerin ortak bir zemin yaratamamış ve çok parçalı olması sistemin işine mi geliyor?
Sistem çok fazla seçim olan bir ülke ya da o seçimlerde takkiyeci, riyakâr bir siyasal kültür yaratıyor. Halka yalan söyleyen bir siyaset var. Ben inanmıyorum ki CHP’li milletvekilleri Türkiye’deki Kürt sorununu yeni öğrenmiş olsun. Türkiye’de Kürtlere ayrımcı politikalar uygulandığını biliyorlar. 1915’te ne olduğunu bütün milletvekilleri biliyor. Ama oy almak için, toplumu istedikleri gibi yönlendirebilmek için bu konuda hep yalan söylüyorlar. Bir hakikat siyaseti yürütüyor olsa toplum çok kısa sürede buna adapte olup bir adım atar. Türkiye’de demokratik bir dönüşüm yaşanacaksa bu sadece iktidarın kim olduğuyla ilgili bir şey değil.
- Demokratik dönüşümde bütün kurumların gençleri dahil ederek ilk adımı atması mı gerekiyor nasıl?
Keşke bütün partiler kapatılsa, yenilerini gençler açsa.
- Siyasette devir teslim noktasına gelinmesi mi gerekiyor? Bu nasıl olur ya da olmalı?
Kesinlikle gerekiyor. Ama burada devletin müdahalesini unutmayalım. Ben tarihe bakmayı seviyorum. İstibdat rejimi sonrasında, 1908 devriminden sonra Osmanlı topraklarının dört bir yanında dernekler, vakıflar, gazeteler oluştuğunu; hem Ermeni, hem Türk hem Kürt birçok halkın birden uyandığını ve birçok kurum açtığını görüyoruz. Yani bazen de o anın aşılması lazım. O istibdat rejiminin tamamlanması lazım. Nasıl olacağını ben de bilmiyorum ama bahar gelince çiçekler açılır ya, o baharın gelmesi lazım.
- “Bahar gelince çiçekler açar” betimlemesi güzeldi. Gençliği biraz daha açalım o vakit. Gençlik örgütlenmesi zayıf, bir araya gelişler yeterli değil gibi mi görünüyor? Buradaki handikap nedir?
Sanırım biraz pandeminin etkisiyle insanların bir aradalığının kırılması, üniversitelerin uzun süre uzaktan eğitimle devam etmesi insanların bir araya gelme, bir etkinliğe gitme, bir meydanda buluşma alışkanlıklarını kırdı. Bu benim gözlemim. Bu politik alanı da etkiledi.
- İnsanlar toplumsallıktan uzaklaşıp bireyselleşti mi?
Evet daha bireyselleşti, daha dijitalleşti. Online bir aradalıklar arttı. Fiziksel bir aradalıklar azaldı. Burada kentin olanakları da etkili oldu. Kentler de yaşanmaz halde, meydanlar kapalı, mekanlar pahalı. Gençler nerede bir araya gelip bir oluşum oluşturacak kadar uzun süre ve sürekli buluşabilirler? Üniversitede kulüp kuramıyorlar. Bir kamusal alanları yok. En basiti İBB’nin üç beş tane kültür kurumunda ücretsiz etkinliği var. Devlet onlara bile müdahale etmeye çalışıyor.
- Asıl olan gençliğin nasıl bir ülkede yaşayacağına dair sözünü güçlü kurması ve eylemselliği midir? Demokratikleşmeyi öncelikle gençlik tabanında içselleştirmek mi gerekiyor?
Bu sorunun iki cevabı var. Bir yanda manipüle edilmiş, sağcılaştırılmış, militarist bir kültürle, erkek kültürle büyütülmüş ve öyle düşünmeye hapsedilmiş ve Türkiye’nin geri kalanını düşman gören bir gençlik var. Bu insanların cumhuriyet hayali ne olabilir? Öte yanda daha demokratik bir cumhuriyete, daha demokratik bir topluma teşne, buna hazır, bunu gündelik hayatında zaten üretmeye çalışan insanlar, gençler var. Bunların da söylemini hem siyaset sahnesinde hem kamusal alanda hem başka mecralarda genişletmesi lazım.
- Bir rüzgâr mı esmeli diyorsun?
Doğrudur o rüzgârı estirmeye hepimizin gücü var. Yok mu? Mesela 2000’lerin başından beri o demokrasi özlemi vardı ve hepimizi etkiliyordu. Bu yine olabilir. Bu bir dip dalgadır. Ben bu insanların, bu duyguların yok olduğunu düşünmüyorum. Sadece dünyadaki ve Türkiye’deki gidişat, o diğer çatlak seslerin daha fazla çıktığı bir atmosfer yarattı. Meclis, siyaset içine kapandı; halktan, toplumdan, gençlikten uzaklaştı. Üniversiteler zarar gördü. Bunların doğal bir sonucunu yaşıyoruz. Ama ben inanıyorum ki değişim, dönüşüm çok kolay, çok da hızlı olabilecek bir şey.







