- 20. yüzyılın büyük yıkımları, diyalektiğin nasıl yorumlandığı sorusunu daha açık hale getirdi. Dünya savaşları, sosyalizmin otoriterleşmesi, yok ederek ilerleme anlayışının ciddi krizler yarattığını gösterdi. Oysa doğanın, toplumun ve evrenin işleyişi incelendiğinde yaşamın çok daha karmaşık ilişkiler ağı üzerinden geliştiği görülüyor
- Apocu diyalektik çelişkiyi reddetmez. Çelişki, yaşamın hareket ettirici dinamiği olarak kabul edilir. Ancak bu hareketin sonucu, bir tarafın diğerini ortadan kaldırması biçiminde kurulmaz. Çelişki, dönüşümün zemini olur. Toplumun yeni biçimler kazanması, farklılıkların kendi özgünlüğünü koruyarak yeni bir ortaklık üretmesiyle mümkün hale gelir
Diyalektik materyalizm modern çağ boyunca kapitalizmin çözümlemesinde güçlü imkânlar sundu. Ancak insanlığın bugün yaşadığı ekolojik yıkım ve toplumsal çözülme, salt ekonomi merkezli yaklaşımların sınırlarını daha belirgin hale getirdi. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği diyalektik yaklaşım ise klasik çatışmacı diyalektik yorumlarından ayrılarak yaşamın temel hareketini karşılıklı bağlılık, farklılaşma ve dönüşüm üzerinden açıklıyor.
Diyalektik materyalizm, modern çağ boyunca toplumsal dönüşüm tartışmalarının en etkili yöntemlerinden biri olarak ele alındı. Kapitalist sistemin çözümlenmesinde, sınıf ilişkilerinin görünür hale gelmesinde, tarihin değişebilir olduğunun anlaşılmasında büyük etkiler yarattı. Tarihin donmuş, değişmez ve kader gibi işleyen bir yapı olmadığı, insan iradesiyle dönüşebileceği düşüncesi, diyalektik yöntemin açığa çıkardığı en önemli sonuçlardan biri oldu. Fakat bugün insanlığın karşı karşıya bulunduğu çok boyutlu krizler, klasik diyalektik anlayışının birçok noktada yaşamın karmaşık gerçekliğini açıklamakta yetersiz kaldığını da görünür hale getiriyor. Çünkü günümüz dünyasında krizler salt ekonomik düzlemde ilerlemiyor. İnsanlık aynı anda ekolojik, kültürel, ahlaki, toplumsal ve zihinsel bir çözülme sürecinin içinden geçiyor.
Kapitalist modernite büyük bir teknik gelişim üretmesine rağmen, insanın toplumsal karakterini aşındırıyor, doğayı tüketiyor, toplumsal bağları çözüyor ve yaşamı giderek daha fazla denetlenebilir mekanik sisteme dönüştürüyor. Tam da bu noktada Apocu diyalektik yaklaşım, klasik diyalektik materyalizmi yeniden yorumlayarak farklı bir paradigma alanı açıyor.
Diyalektiğin tarihsel yolculuğu
Diyalektik düşünce, insanlık tarihinin en eski düşünsel faaliyetlerinden biri olarak gelişti. Mezopotamya’dan Çin’e, Antik Yunan’dan Doğu mistisizmine kadar birçok düşünce geleneğinde yaşamın karşıtlıklar üzerinden hareket ettiği fikri farklı biçimlerde yorumlandı. Modern çağda Hegel, diyalektiği sistematik hale getiren önemli isimlerden biri oldu. Ona göre tarih, düşüncenin kendi iç çelişkileri üzerinden ilerliyordu. Tez, antitez ve sentez biçiminde tarif edilen hareket, tarihin büyük ilerleme yasası olarak görüldü. Marx ise bu yaklaşımı maddi zemine taşıdı. Diyalektiği düşüncenin alanından çıkarıp üretim ilişkileri, sınıf mücadeleleri ve ekonomik yapıların hareketi üzerinden yorumladı. Böylece tarihsel materyalizm ortaya çıktı.
Bu yaklaşım kapitalizmin çözümlemesinde büyük imkânlar sundu. Kapitalizmin görünürdeki özgürlük söyleminin arkasında derin sömürü ilişkileri taşıdığı, işçi ile sermaye arasındaki çelişki, üretim araçlarının mülkiyeti ve sınıf mücadeleleri üzerinden daha görünür hale geldi. Ancak zamanla toplumun üretim ilişkilerinden çok daha karmaşık bir yapı taşıdığı açığa çıktı. İnsan toplumu ekonomiyle birlikte anlam, sembol, hafıza, kültür, ahlak, cinsiyet, kimlik ve doğayla kurulan ilişki üzerinden de şekilleniyor.
20. yüzyılın büyük yıkımları, diyalektiğin nasıl yorumlandığı sorusunu daha açık hale getirdi. Dünya savaşları, sosyalizmin otoriterleşmesi, yok ederek ilerleme anlayışının ciddi krizler yarattığını gösterdi. Birçok siyasal yaklaşım, çelişkiyi mutlak düşmanlık biçiminde yorumladı. Bir tarafın bütünüyle tasfiye edildiği modeller tarihsel zorunluluk gibi sunuldu. Oysa doğanın, toplumun ve evrenin işleyişi incelendiğinde yaşamın çok daha karmaşık ilişkiler ağı üzerinden geliştiği görülüyor.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, diyalektik yöntemin büyük bir kazanım olduğunu vurgularken temel tartışmanın bu yöntemin nasıl tanımlandığına ilişkin olduğunu belirterek şu ifadeleri kullanır: “Şüphesiz diyalektik yöntemin keşfi muazzam bir kazanımdır. Evrenin diyalektik karakter taşıdığı derin gözlemlerle her an keşfedilmektedir. Fakat burada sorun teşkil eden husus, diyalektiğin nasıl tanımlanması gerektiğine ilişkindir.”
Bu noktada Apocu yaklaşım, diyalektiği reddetmek yerine onu yıkıcı yorumlardan arındırarak yeniden kurmaya yönelir. Abdullah Öcalan, Hegelci ve Marksist yorumların tarihsel sonuçlarına dikkat çekerek şu değerlendirmeyi yapar: “Her iki yorum hiç de iç açıcı olmayan yıkıcı sonuçlar doğurmuştur. Milliyetçi Alman devletine yol açan Hegelyen yorum, faşizmin uygulanmasıyla dehşetli sonuçlarını göstermiştir. Sonuçları farklı olsa da, Marks’ın ardıllarının dar sınıfçı reel-sosyalist pratikleşmelerinin de birçok olumsuzluğa ve yıkıma yol açtığı bilinmektedir.”
Materyalizm ve idealizm ikilemine de atıfta bulunan Abdullah Öcalan, bu ikilemin düşünceyi donduran bir çerçeveye dönüşmemesi gerektiğini vurgular. Diyalektik düşüncenin bu dogmatik donmayı aşma imkanı taşıdığını belirten Abdullah Öcalan, şu ifadeleri kullanır: “Marks bunun tam tersini ifade eder. Yansıma olarak ifade eder düşünceyi. Zaman, insan beyninde olup biten bir şeydir. Bunu dışa yansıtır ve düşünce oluşur. Biraz buna terstir. Anlamın kendisi doğadadır. Burada bir felsefi tartışma var, devam ediyor. Bu tartışmaların devam etmesi iyi bir şeydir. Materyalizm ya da idealizm diye dondurmak doğru değildir. Bu ikilem yanlışa götürür, götürüyor. Dolayısıyla diyalektik düşünce bunun aslında katı dogma haline gelmesini engelliyor. Diyalektik adı üstünde ikilem anlamına geliyor. Ari dilinden geliyor. Diyalektikte bir’in anlam kazanması iki’ye bağlıdır. İki bir’i akla getirir. Bunu düşünceye uyguladığımızda; işte düşünce maddeyi gerekli kılar, özne nesneyi gerekli kılar. Bu sürüp gider.”
Marksizmin ötesinde bir diyalektik yorumu
Marksizm, tarihsel gelişimi büyük ölçüde sınıf çelişkileri üzerinden açıkladı. Tarihin motoru üretim ilişkileri ve sınıf mücadeleleri olarak yorumlandı. Zamanla birçok Marksist pratik, toplumu aşırı ekonomik bir çerçeveye sıkıştırdı. Ulus, kültür, kadın, ekoloji, inanç, kimlik ve zihniyet meseleleri çoğu zaman ikincil alanlar gibi ele alındı. Reel sosyalizm deneyimleri de bunu açığa çıkardı. Üretim araçlarının önemli bölümü kamulaştırıldı, özel mülkiyet sınırlandırıldı, fakat toplumun özgürleşmesi aynı ölçüde gelişmedi. Devlet büyüdü, toplum küçüldü. Parti bürokrasisi yeni iktidar odaklarına dönüştü. Böylece klasik materyalist yaklaşımın ekonomiyi toplumsal çözümlemenin merkezine yerleştirmesinin sınırları daha belirgin hale geldi.
Apocu diyalektik ise toplumu çok daha geniş bir ilişkiler bütünü olarak ele alır. Ekonomik çelişkiler önem taşır, fakat toplumsal hareketin kaynağı bunlarla daraltılamaz. Kadın-erkek ilişkileri, doğa-toplum bağı, kültür, ahlak, zihniyet ve toplumsal hafıza diyalektiğin merkezine yerleşir. Abdullah Öcalan, klasik yıkıcı diyalektik yorumlarına karşı şu değerlendirmeyi yapar: “Ne diyalektiği zıtların yıkıcı birliği olarak görmek, ne de değişimi anın zıtsız oluşçuluğu, yaratıcılığı biçiminde yorumlamak doğrudur.”
Apocu diyalektik, iki aşırı yorumu da aşmaya çalışır. Bir yanda her çelişkiyi düşmanlık ve yok etme mantığına indirgeyen kaba çatışmacılık vardır. Diğer yanda gerilimsiz, çelişkisiz, dışsal bir yaratıcı güce kapı aralayan durağanlık bulunur. Apocu diyalektik çelişkiyi kabul eder, ancak onu yaşamın üretken hareketi, farklılıkların karşılıklı dönüşümü ve yeni oluşumların kaynağı olarak değerlendirir: “Tez, antitez ve sentez yöntemini esas alan yaklaşımlar evrenin işleyiş esaslarını açıklamada elverişli bir mantık aracı olabilir. Ama çok zengin, farklılığı mümkün kılan, karşılıklı beslenmeyi tanıyan bir diyalektik ilişki tarzı veya kavrayışı doğanın diyalektik işleyişine daha yakındır veya açıklayıcı niteliktedir.”
Abdullah Öcalan, Marksizm’in diyalektiği sınıf çelişkisi üzerinden mutlaklaştırmasının yarattığı tarihsel sorunlara da dikkat çeker. Diyalektiğin bir ucunun diğerinin imhası biçiminde yorumlanmasının evrenin ve toplumun işleyişiyle uyumlu olmadığını belirten Abdullah Öcalan, şu değerlendirmeyi yapar: “Hegel’deki tez, anti-tez de bu doğanın diyalektiğidir. Hegel böyle söyler, Engels de çelişki der. Hatta Engels bu çelişkiyi yok etme olarak anlıyor. Marksizm’deki bu sınıf kavgasının, sınıf mücadelesinin tez, anti-tez olarak temeli Hegel’de atılır. Hegel bunları tez, anti-tez olarak işliyor. Burada Marks uyanıklık yapıyor, ‘sınıf çelişkisi’ diyor, ‘Tarih sınıfların mücadelesidir’ diyor. Burada böyle bir şey olabilir, fakat bunu aşırıya vardırıyor. Aşırıya vardırması da şudur: Proletarya burjuvaziyi yok eder. Bunun için proletarya diktatörlüğünü uygular. Böyle bir komünizm ideali ortaya çıkar. Onun yerine bir teori geliştireceğiz.”
Apocu diyalektikte dönüşüm ve çelişkiye yaklaşım
Abdullah Öcalan, bu noktada diyalektik yorumun temel ayrımını “yok oluş” yerine “dönüşüm” kavramıyla kurar: “Yapılan düzeltme veya diyalektik değişiklik şu: Böyle bir yok olma ne evrende var ne de toplumda. Diyalektik böyle yorumlanamaz, ama Stalin böyle yorumladı. Böyle yorumladığı için kendi vatandaşlarından milyonlarcasını öldürdü. Mao kültür devrimini yaptı, o da başarısız. Çünkü doğada, evrende böyle bir şey yok. Bir dönüşüm olayı var. Çelişkili dönüşüm. Tabii ki dönüşüm çelişkiyle olabilir. Çelişki devreye girmeyince dönüşüm olmaz.”
Apocu diyalektik çelişkiyi reddetmez. Çelişki, yaşamın hareket ettirici dinamiği olarak kabul edilir. Ancak bu hareketin sonucu, bir tarafın diğerini ortadan kaldırması biçiminde kurulmaz. Çelişki, dönüşümün zemini olur. Toplumun yeni biçimler kazanması, farklılıkların kendi özgünlüğünü koruyarak yeni bir ortaklık üretmesiyle mümkün hale gelir.
Abdullah Öcalan, Engels ve Marx’ın son dönemlerinde bu tartışmayı yeniden ele alma ihtiyacına işaret ederken son olarak yazdığı ‘Demokratik Komünal Toplum Manifestosu’ kitabında şu ifadelere yer verir: “Engels kitabını yazar. Marks, burjuva-proletarya çelişkisine uygular. Ama aşırı uygular. Engels düzeltmeye çalışır. Marks da kendini son yıllarda diyalektik açıdan düzeltmeye tabii tutar, bunu sınıf veya topluma uygularken. Engels Doğanın Diyalektiği kitabı ile yetinmez. Ailenin ve Özel Mülkiyetin Kökeni isimli kitabında da işler bu mantığı. Marksizm’in en vahim hatası, diyalektiği aşırıya vardırmasıdır. ‘Bir uç diğer ucu yok ederek var olur’ der. Hayır, bir uç diğer uçla bir sonrasını var ediyor. Burada kilit kavram bu. Biz komünalist değerlendirmede veya toplumun komünalist diyalektiğinde bunu geliştireceğiz.”
Pozitif diyalektik
Abdullah Öcalan yaşamın gelişim mantığını anlatırken özellikle doğadaki farklılaşma süreçlerinden hareket eder. Yaşamın milyonlarca yıllık serüveni incelendiğinde gelişmenin sürekli aynı kalmak üzerinden işlemediği, farklılaşmak üzerinden gerçekleştiği görülür. Tek hücreli organizmalardan çok hücreli yaşama geçiş, canlılığın en büyük sıçramalarından birini oluşturdu. Ardından eşeyli üremenin ortaya çıkışı, genetik çeşitliliği olağanüstü biçimde artırdı. Genetik farklılık, canlı türlerinin çevresel değişimlere uyum kapasitesini büyüttü. Bu nedenle biyolojide çeşitlilik, yaşamın dayanıklılık ilkelerinden biri olarak kabul edilir.
Abdullah Öcalan bu noktada gelişmenin özünü şöyle tanımlar: “Erillik-dişillik farklılaşmasını tüm evrende gördüğümüz olumlu temelde çelişerek ve farklılaşarak gelişme ilkesine bağlayabiliriz. Buna pozitif diyalektik de diyebiliriz. Çok açık ki, ‘aynı’ kalmakta ısrar etme gelişmenin inkarıdır.”
Eril-dişil ayrımının toplumsal yaşamda mutlak ve donmuş kimliklere dönüştürülmesine karşı çıkan Abdullah Öcalan, düşüncenin insana özgü olduğunu, siyasetin de cinsiyetlere ayrılmış kapalı alanlar üzerinden ele alınamayacağını belirtir: “Dikkat edilirse erkeklik kromozomları ile kadınlık kromozomları arasında küçücük bir fark var. Çok küçük bir farktır. Sonuçta düşünce dediğimiz şey insana özgüdür ve düşüncenin erkeği kadını yok. Düşünce bu ikilemleri tamamen aşan bir özelliktir. Hatta erkeğe özgü siyasi alan, kadına özgü siyasi alan demek saçmadır. Tamamen insana özgüdür siyaset alanı. Bunu daha da yaygınlaştırabiliriz. Ekonomide, sanatta, hatta dinde, ‘kadının dini’, ‘erkeğin dini’ gibi ayrımlar yapıldı, ama buna temel bir gerçekliktir diyemeyiz.”
Abdullah Öcalan, kadın ve erkek düşüncesi gibi mutlak ayrımların diyalektik akışı kesintiye uğrattığını vurgular: “‘Erkeğe özgü düşünce’, ‘kadına özgü düşünce’, bunlar kesinlikle sorunsallığı ifade eder. Hatta sorun bile değildir, sorunsallıkta çakılıp kalmadır. Hatta diyalektik düşüncenin inkarıdır. Feminizm kadına özgü düşüncedir, bunun karşıtı erkekliktir. Erkeklikte de sadece erkekliğe dair düşünce, iki tutucu alandır, katılaştırıyorlar aslında. Böyle bir katılık doğada yoktur, doğadaki diyalektik topluma yansır, toplumdaki diyalektik de yaşamı, farklı yaşamı mümkün kılar. Yaşam farklıdır. Fark, yaşamı ifade eder. Yaşam da farklılaşarak zenginleşir.”
Bu çerçevede eril ve dişil ayrımı, donmuş kimlikler ya da birbirini dışlayan kutuplar olarak ele alınamaz. Apocu diyalektikte farklılık, yaşamın kurucu imkânıdır. Farklılık ortadan kaldırıldığında yaşamın üretken gerilimi de ortadan kalkar. Bu nedenle toplumsal cinsiyet tartışması, kadın ve erkeği iki kapalı varlık alanına hapsetmek yerine, özgür eş yaşamın karşılıklı dönüşüm imkânı üzerinden ele alınır.
Abdullah Öcalan, donmuş karşıtlıkların toplumsal şiddeti nasıl beslediğini de şu sözlerle açıklar: “Donmuş karşıt bir ikilem, uçurum demektir. Bu uçurumda vuruşurlar, aile cinayetlerinin altında da bu gerçeklik var. O cinayete yeltenenin bakış açısında kadın donmuştur. Kadın mutlak kadın, erkek mutlak erkek, ama diyalektik bir düşünce akışı olmadı mı birisi diğerine mutlaka ihanet eder. O onu vurur, diğeri onu vurur. Buradan kaynaklanıyor sorunun temeli. Bu da dediğim gibi müthiş bir sorunsallık anlamına geliyor. Bunu aşmak gerekiyor.”
Doğanın diyalektiği
Son yüzyıldaki bilimsel gelişmeler, ilişkisel diyalektik yaklaşımı giderek daha görünür hale getiriyor. Modern fizikle birlikte evrenin mekanik bir makine gibi işlemediği ortaya konuldu. Klasik Newton fiziği evreni büyük ölçüde mekanik bir düzenek gibi yorumladı. Her şey neden-sonuç zinciri içinde açıklanmaya çalışıldı. Fakat kuantum fiziğiyle birlikte bu yorum değişti. Atomaltı parçacıkların aynı anda farklı durumlarda bulunabilmesi, parçacıkların birbirinden çok uzak mesafelerde ilişkili davranması, gerçekliğin sanıldığından çok daha ilişkisel olduğunu ortaya koydu.
Uzun süre fizik dünyasında “madde parçacık mıdır yoksa dalga mı?” sorusu tartışıldı. Daha sonra görüldü ki gerçeklik bu ikisinin sert ayrımından oluşmuyor. Madde hem parçacık hem dalga özelliği taşıyabiliyor. Karşıt gibi görünen durumlar aynı anda var olabiliyor.
Abdullah Öcalan, maddi ve manevi kültür arasındaki ilişkiyi açıklarken bu bilimsel dönüşüme dikkat çekerek şöyle der: “Uzun süre parçacık mı, yoksa dalga mı önceliklidir sorusu çok tartışma yaratmıştır. Sonuçta evrenin özünde dalga-parçacık ikiliminin yok edici değil, gelişmeci diyalektikle oluşumlara yol açma temelinde geliştiği genel kabul gören görüş oldu.”
Toplum ve doğa ilişkisi
Apocu diyalektik, toplum ile doğa arasındaki ilişkiyi anlamak açısından önem taşıyor. Çünkü modern uygarlık uzun süre doğayı üzerinde egemenlik kurulacak bir nesne gibi gördü. İnsan ile doğa arasındaki ilişki büyük ölçüde tahakküm temelinde yorumlandı. Oysa ekoloji bilimi yaşamın devasa bir karşılıklı bağımlılık sistemi olduğunu gösteriyor.
Abdullah Öcalan, doğanın bu ilişkisel yapısını enerji, madde ve dönüşüm bağı üzerinden de yorumlar. Einstein’ın enerji-kütle denklemine işaret eden Abdullah Öcalan, diyalektiğin doğadaki dönüşüm karakterini şöyle ifade eder: “Bunun diyalektik temelini veya diyalektik özünü nasıl yorumlayabiliriz? Einstein’ın E = mc2 formülünde, ışık hızında madde enerjiye dönüşüyor, kütle sıfırlanıyor. Einstein, madde enerji ilişkisini formüle etmek istiyor. Bir küp şekerdeki enerjiyi bulmak istiyor. Bir küp şekerin ne kadar enerji ettiğini E = mc2 ile buluyor. Bu konuda bir dahi tabii, bunu başarmış. Enerji ile doğa arasındaki ilişki diyalektiktir. Diyalektiğin özü, Einstein’in bu denkleminde gizli, enerji her şeye dönüşüyor. Al sana evrensel ilke.”
Abdullah Öcalan, fenomenoloji ve doğa bilimleri üzerinden de aynı bağı genişletir: “Fenomenoloji de diyalektik anlamına geliyor. Olgular mantığı; fiziksel olgular, kimyasal olgular, biyolojik olgular, hepsi cisimdir. Canlı cisimler, kimyasal cisimler, fiziki cisimler, Darwin’in evrim teorisi var. Bununla anlatmak istediğimiz şey tüm doğanın arasındaki ilişkidir. Sonuçta atom daha da küçük parçalara bölünüyor, ne kadar görünür cisim varsa hepsi atoma dayanıyor. Atomu izah edersen, evreni izah edersin. Fizik, kimya, biyoloji ve günümüzde psikoloji, evreni bu atom hareketleriyle bağlantılandırıyor. Kaç atom birleşirse fizik olur, kaç atom birleşirse molekül olur, kaç atom birleşirse gen olur. Gen de canlı türlerin farkını ortaya koyar. Hatta genlerin dönüşümü evrimin temelidir. İnsan evrimi, insan türü genetik anlamda bir evrime uğrar. Yani değişim, anlam kazandırır. Maymundan türeyiş diyoruz, bunun da atomla izahı mümkün. Esas olan dönüşümdür. Doğa diyalektiktir, doğada dönüşüm esastır.”
Yapıcı diyalektiğin bilimsel örnekleri
Yapıcı diyalektik, yaşamın birçok alanında gözlemlenebilir. İnsan bedeninin bağışıklık sistemi bunun en görünür örneklerinden biridir. Bağışıklık sistemi organizmayı dış tehditlerden korurken aynı zamanda bedenin kendi hücreleriyle karmaşık bir denge kurar. Eğer bağışıklık sistemi her farklı hücreyi düşman olarak algılarsa yaşam kısa sürede çökerdi. Otoimmün hastalıklar, bağışıklık sisteminin kendi vücuduna saldırmasıyla ortaya çıkar. Organizma kendi dokularına saldırmaya başladığında yaşamın dengesi bozulur. Yaşamın devamı, mutlak yok etme refleksiyle işlemez. Ayrım yapabilme ve denge kurabilme kapasitesiyle mümkündür.
Ekosistemlerde de benzer bir işleyiş görülür. Kurtlar ile geyikler arasındaki ilişki uzun süre kaba bir avcı-av ilişkisi gibi yorumlandı. 1995’te Yellowstone Milli Parkı’nda kurtların yeniden doğaya bırakılmasının ardından ekosistemin bütünü değişti. Geyik sürülerinin hareket biçimi farklılaştı, aşırı otlanma azaldı, bitki örtüsü güçlendi ve kuş popülasyonları arttı. Bir gerilim ilişkisi, bütün ekosistemin yeniden canlanmasına yol açtı. Yaşam burada birbirini bütünüyle ortadan kaldırarak ilerlemedi, yapıcı diyalektik etkileşim üzerinden gelişti.
Abdullah Öcalan’ın evrendeki oluşum tarzına ilişkin şu değerlendirmesi, bu bilimsel örneklerle birlikte daha anlaşılır hale gelir: “Evrende en küçük zerreciklerden kozmos seviyesindeki bütünlüğe kadar oluşumu mümkün kılan ikilemlerle bunların karşılıklı ilişki ve etkilemelerinden doğan, her ikisini bağrında taşıyan, fakat ikisinin de toplamından farklı olan bir oluşum tarzı esastır.”
Bu değerlendirme, diyalektiği basit bir iki kutup karşılaşması olmanın ötesinde, yeni oluşumların üretildiği yaratıcı bir ilişki biçimi olarak kavrar. Hidrojen ve oksijen bir araya geldiğinde suyu oluşturur. Su, kendisini oluşturan iki elementin toplamına indirgenemez. Hücreler bir araya geldiğinde doku oluşur. Doku, hücrelerin yan yana dizilmesinden fazla bir anlam taşır. İnsanlar bir araya geldiğinde toplum oluşur. Toplum, bireylerin toplamından ibaret değildir. Yeni bir nitelik, yeni bir oluşum, yeni bir anlam düzeyi ortaya çıkar.
Evrensel bütünlük fikri
Abdullah Öcalan, evrensel bütünlük fikrini de bağ kavramı üzerinden açıklar. Diyalektiğin bir bağ olduğunu belirten Öcalan, hiçbir parçacığın diğerinden kopuk biçimde ele alınamayacağını ifade eder: “Diyalektik denilen şey bir bağdır. Zaten evrensel bütünlük de bağ olmadan olmaz. Hiç bir evren parçacığı diğerinden bağımsız değil. Dolanıklık ilkesi diyorlar. Herhangi bir küçük parçacık -elektron mu olur, foton mudur- evrenin neresinde olursa olsun, ondaki bir değişiklik, evrenin öteki ucunda aynen ortaya çıkıyor.”
Bu bağ, doğadaki parçacıklar kadar insan beyninin işleyişinde de görülür. Abdullah Öcalan, beynin gelişimini de diyalektik bağlar üzerinden yorumlar: “Kısaca bağlar meselesinde beyindeki bütün gelişmeler diyalektiktir. Beyin hücresindeki bu kumanda merkezi, bütün duygular, görme, dokunma ve hepsi, bu hücredeki duyarga ile ilgilidir, ona da ‘dentrid’ diyoruz. Birbirleri ile iç içe geçmişlerdir. Bağdır, ilişkidir. Zaten tek başına parçacık yanlış. Tek başına bağımsız boşlukta yüzen böyle bir evren yok. Birbiriyle bağlantılı olmayan tek bir parçacık bile yok. Bir de evreni böyle izah etmek gerekiyor.”
Apocu diyalektik, evrenin, doğanın ve toplumun hareket yasasını bağlar, ilişkiler, farklılaşmalar ve dönüşümler üzerinden okuyor. Bu yaklaşımda çelişki, yok oluşun değil yeni oluşumların zemini olarak kavranıyor. Farklılık gelişmenin ön koşulu, dönüşüm ise yaşamın temel karakteri olarak değerlendiriliyor.
Bugün ekolojik krizlerin derinleştiği, savaşların yaygınlaştığı, toplumsal bağların zayıfladığı bir dönemde Apocu diyalektik, modernitenin çatışma merkezli okumalarına alternatif bir paradigma öneriyor. Kadın özgürlüğünü, demokratik toplumu, ekolojik dengeyi ve çoğul yaşamı aynı bütünlük içerisinde ele alan bu yaklaşım, diyalektiği felsefi bir yöntem olmanın ötesine taşıyarak toplumsal dönüşümün temel araçlarından biri olarak yeniden tanımlıyor. Böylece yıkım ve tasfiye eksenli anlayışların yerine, farklılıkların birlikte var olabildiği, birbirini besleyerek geliştiği ve yeni toplumsal biçimler üretebildiği bir yaşam perspektifi ortaya koyuyor.
Abdulkadir Ayten / MA









