Merkez- yerel, devlet- toplum çelişkisinin tüm dünyada giderek derinleştiği bir eşikte İstanbul’da değerli ve duyarlı insanların çağrısıyla “Demokratik Cumhuriyetin Dönüşümü” adıyla önemli bir konferans yapıldı. Konferans yaşadığımız toplumsal, siyasal ve sosyolojik meseleleri kimi çözüm önermeleriyle birlikte önümüze koydu ve yeni araştırmalara, yeni yazılara, yeni politikalara yön verecek bir ufuk açtı. Bizi gündelik siyasetten uzaklaştırdı, hafızamızı tazeledi. Öncelikle monarşiden cumhuriyete “devletin sürekliliği” olgusu gözden kaçırılmaması gerekiyordu. Politik form olarak rejimler kadar bir siyasi organizasyon olarak “devlet” analizi gözden kaçırılmamalıydı. Esasen cumhuriyeti yağmalayan ana odak modern devlet formuydu. Devlet Türkiye’nin batısındaki çokluğu yutmuş, Kürtleri kırıma tabi tutmuştu. Yeni devletin vatandaşlık inşası sorunluydu.
Devletin monarşiden cumhuriyete sürekliliğinin eğilimlerini takip ettiğimizde insanlıktan çıkarma pratiklerinin adım adım derinleştiğini görüyorduk. Biz insandık ve devlet bizi insanlıktan çıkarmak istemişti. Zengin bir kırım tekniğiyle insanlık onurunu ve tanınmayı değil aşağılamayı, utancı, haysiyet kırımını gerçekleştirerek vatandaşı dışlayan devletin insanlık dışı pratiklerine Cumhuriyet, batı tarzı bir işkence aleti olarak kolaylaştırıcı rolü görmüştü. Kürtler kırımdan ayakta kalmış ve konferansa yansıdığı üzere bugün yeniden devletin yuttuğu çoklukların öncüsü olmaya aday olmuştu. Kürtlerin cephesinde dört parçada demokratik siyaset olgusu öne çıkmaya başlamıştı. Kürtlerde çok boyutlu bir yükselme söz konusuydu; parlamenter siyaset, yerel yönetimler, sivil toplum, emek, sanat, kadın. Politik güç olarak artık dağılan değil birleştiren bir özne olmuştu. Ancak bu yükseliş hâlâ devletin güvenlikçi parametreleriyle Kürtlerin demokratik toplum olgusu arasında bir mücadele alanıydı.
Kürt entegrasyonunun cumhuriyetin kuruluşu kadar önemsendiği bir eşikte, Demokratik Cumhuriyet Kürtler başta olmak üzere ötekilerin cumhuriyeti olarak yeni bir onarıma girecekken savaşın ve kışlanın şiddeti yerini yargı şiddetine mi bırakmalıydı? Kürtlere yönelik şiddete mola verildiği, geleneksel devlet şiddetinin muhalefete yöneldiği bu günlerde toplum Kürtlerle yürütülen sürecin gerçek bir eşitliğe kapı aralacağını beklerken zulmün eşitlendiğine tanıklık ediyordu. Konferansın temel odaklarından biri zulümde eşitlenmenin açığa çıkardığı riskler üzerineydi. Barışın toplumsallaşması gereken yerde Kürtlerle yürütülen süreç iktidarın yeni bir dominasyonuna mı hizmet ediyordu?
Sürece karşı çıkış da sürecin savunuculuğu da heterojen değildi. Süreç sahiplenmeyi, desteklenmeyi ve gerçek bir barışla taçlanmayı beklemekteydi. Burada kötü barışın risklerini hatırlayalım. Viyana kongresi veya anlaşması iyi bir barıştı ve batıya yüz yıllık bir barış armağan etmişti. Versay ise tarihin en kötü barış anlaşması olarak batıyı ve dünyayı yüz yıllık bir savaşın içine sürüklemişti. Kürtlerle Türkler arasında yürütülen Süreç kötü barış formu olarak içerde-dışarda yüz yıllık savaşı değil iyi bir barış formu olarak yüz yıllık bir barışa açılan pencere olmalıydı.
Kötü olanla uzlaşmak değil, karşı çıkarak eleştirmek, daha iyi bir barış için direnmek, mücadele etmek ve barışı insanlık durumunun temel ilkesi haline getirmek gerekiyordu. Toplumun iyi ve adil barışa ihtiyacı vardı. İyi ve adil bir adil bir barış, herkesin öfke, intikam ve hırslarını kontrol altına almakla ve ortak bir dünya için öne çıkmakla kazanılabilecek bir mevzi idi. Yoksa demokratik siyaset ile iktidarın, cumhuriyet ile demokrasinin boşandığı bir eşik bizlere sadece yeni felaketler getirebilirdi.
Bu açıdan süreci konuşurken dünya deneyimlerinin en kötülerinin ve iyi örneklerinin doğru seçilmesi son derece önemliydi. İyi örnekler fırsatları görmemizi, kötü örnekler riskleri görmezi sağlayabilirdi. Barış suçlulaştırılacak, utangaç bir şekile savunulacak bir olgu değildi. Hepimizin kusurlu bir barış olsa da zaman içinde bu kusurlarla da baş edebilecek öz güveni ve iradeyi kendimizde görmeliydik. Kuşkusuz Kürtlerin muhatapları demokrat olmak zorunda değildi. Bunu da artık aşmalıydık. Demokratik cumhuriyet muhatapların da dönüştürebileceği bir pencere olabilirdi. Oradan dünyaya bakılabilir, oradan herkes nefes alabilirdi. Kürtlerle yürütülen sürecin hem kanın akışını durdurabilecek olması hem de ötekilerin dönüşüne dair ihtimalilerle kurduğu dostluk yeni umutlarımızın temel kaynağı olabilirdi. Gelinen aşamada demokratik cumhuriyet devletin yuttuğu çokluklara bir dönüş hareketi olarak düşünülebilirdi. Sadece geriye değil, gelecek kuşakların haysiyetli yaşamından sorumlu ileriye açılmış bir pencere olarak inşa edilebilir; hakeza halkların ortak yaşamı bağlamında yeni bir yurtseverliğin-vatanseverliğin harcı da olabilirdi. Statüko sürdürülebilir değildi, bu doğruydu, statüko dönüşecekti, ama nereye doğru? Bu dönüşüme çoklukların öncülük etmediği her aşamada toplum yeni bir iktidar ve kırım tekniğine tabi tutulacaktı. Demokratik cumhuriyet cephesi şiddetin sürekliliğini kesintiye uğratabilirdi. Ezilenlerin koalisyonu en büyük ihtar hareketi olabilirdi.
Kolektif cezalandırmalara dönüşen cumhuriyetin kolektif kucaklaşmalara ihtiyacı vardı ve bu şekilde ancak yeni bir çıkış sağlanabilirdi. Bu açıdan demokratik cumhuriyet sıradan insanın; yani kadının, Kürdün, Alevinin, işçinin ve tüm ezilenlerin ama daha çok genç kadın ve erkeklerin öznesi olacağı yeni bir kurucu strateji olmayı hak etmekteydi. Sıradan insanlar veya çoklukların cumhuriyete geri dönüşüyle cumhuriyet demokratikleşebilir, toplumsallaşabilir ve herkesin olabilirdi.
Konferansa yakışır bir kentti İstanbul. Bu kenti daha fazla sevmek, çokluklarının her birini ayrı ayrı değerini iade etmek gerekirdi. İstanbul demokratik cumhuriyetin merkezi olmuştu.









