• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
21 Temmuz 2026 Salı
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Manşet

Muhatap devlettir: Hakikati istiyoruz

21 Temmuz 2026 Salı - 00:00
Kategori: Manşet, Söyleşi

Tarihçi Dr. Sedat Ulugana ile Seyit Rıza ve yol arkadaşlarının idamını gösteren fotoğrafları konuştuk:

Devlet dediğimiz teşekkül bazen yalnızca insanları değil, onların hafızasını da ortadan kaldırmaya çalışır. Belgeler kaybolur, fotoğraflar yok edilir, mezarlar gizlenir, isimler değiştirilir. Bunu son yüzyıllık Kürt tarihinden biliyoruz özellikle

Dêrsim üzerine bugüne kadar sayısız tanıklık, resmi belge ve akademik çalışma yayımlandı. Fakat insan zihni çoğu zaman gördüğüne, okuduğundan daha güçlü tepki verir. Bu fotoğraflar yıllardır anlatılan idamları ilk kez doğrudan gözler önüne seriyor

Duygu Kıt

Seyit Rıza (74 yaşında), oğlu Resik Uşen (16 yaşında), Aliyê Mirzî Silî, Hasenê İvaîmê Qıjî, Hasen Ağa ve Fındık Ağa’nın 15 Kasım 1937’de idam edilmelerinden sonra çekilmiş 6 adet orijinal fotoğraf geçtiğimiz günlerde tarihçi Dr. Sedat Ulugana tarafından kamuoyuyla paylaşıldı. Böylece Dêrsim 1937-38’e ilişkin hafıza çalışmaları, 89 yıl sonra gün yüzüne çıkan tarihi belgelerle yeni bir boyut kazandı. İdamın tanıklarından İhsan Sabri Çağlayangil anılarında, Seyit Rıza ve yol arkadaşlarının idamına ait fotoğrafların infazın ardından negatifleriyle toplatılıp imha edildiğini aktarırken, Ulugana’nın ortaya çıkardığı fotoğraflar, Dêrsimlilerin yıllardır dile getirdiği, arşivlerin bütünüyle açılması, Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerleri açıklanması ve 1937-38’le yüzleşme taleplerini de yeniden gündeme taşıdı. Fotoğrafları idamların yıldönümünde paylaşmak istediğini ancak sızdırılacağı sebebiyle şimdi yayınladığının bilgisini veren Ulugana ile hem bu belgelerin izini hem de tarihsel hafızanın adalet arayışındaki yerini konuştuk.

  • Seyit Rıza ve yol arkadaşlarının idamına ait fotoğraflara nasıl ulaştınız? Bu belgelerin izini sürme süreci nasıl gelişti?

Bu fotoğraflara ulaşmak birkaç günlük ya da birkaç aylık bir çalışmanın değil, yaklaşık on beş yıla yayılan yoğun bir arşiv araştırmasının sonucudur. Çalışmalarım boyunca Türkiye, Fransa, eski Sovyet ülkeleri, Almanya, Amerika ve farklı ülkelerde çok sayıda özel arşiv, aile koleksiyonu ve kişisel belge üzerinde çalıştım. Bu süreçte resmi arşivlerin yanı sıra bireylerin koruduğu özel koleksiyonların da ne kadar önemli olduğunu gördüm. Seyit Rıza’ya ilişkin bu fotoğraflar da devlet arşivlerinden değil uzun yıllardır korunan özel bir arşivden çıktı. Elbette bu süreçte belgeyi bize ulaştıran kişilerin güvenliği ve arşivin mahremiyeti nedeniyle kaynak hakkında şu aşamada ayrıntılı bilgi vermeyi doğru bulmuyorum. Ancak ilerleyen süreçte, bilimsel etik çerçevesinde gerekli açıklamalar yapılacaktır. Bu fotoğrafların ortaya çıkması, aslında hâlâ keşfedilmeyi bekleyen çok sayıda özel arşivin bulunduğunu da gösteriyor.

  • Bir tarihçi olarak elinize böyle önemli bir görsel belge geçtiğinde doğruluğunu hangi yöntemlerle test ediyorsunuz?

Bir tarihçi, araştırmacı için heyecan kadar şüphecilik de önemlidir. Elime ulaşan hiçbir belgeyi, ne kadar çarpıcı olursa olsun, doğrudan doğruya kabul etmem. Öncelikle fotoğrafın fiziksel özellikleri incelendi. Kullanılan fotoğraf kâğıdı, baskı tekniği, kimyasal yapısı, yaşlanma belirtileri, lekeler, kırılmalar ve döneme özgü aşınmalar uzmanlar tarafından değerlendirildi. Ayrıca fotoğrafçılık konusunda uzman akademisyen arkadaşlarımız da teknik incelemelerde bulundu. Bunun yanında görselin içeriği mevcut yazılı kaynaklarla karşılaştırıldı. Tanıklıklar, dönemin gazete haberleri, resmi belgeler ve diğer fotoğraflar tek tek karşılaştırıldı. Kıyafetler, mekân, ışık, askerî üniformalar, darağacının yapısı gibi ayrıntılar da tarihsel bağlam içerisinde değerlendirildi. Kısacası yalnızca fotoğrafa değil; fotoğrafın ürettiği bütün tarihsel bağlama baktık. Bu nedenle fotoğrafların orijinalliği konusunda herhangi bir kuşkum bulunmuyor. Son günlerde sosyal medyada yürütülen tartışmaları dikkatle takip ediyorum. Ne var ki, yapılan eleştirilerin önemli bir kısmının fotoğrafların kendisine veya ortaya koyduğum tarihsel verilere değil, doğrudan şahsıma yöneldiğini görüyorum.

Bilimsel bir tartışmada esas olan belgelerdir. Belgeyi tartışmak yerine belgeyi ortaya çıkaran kişiyi itibarsızlaştırmaya dönük bir yaklaşım tercih ediliyor. Açıkçası, aynı fotoğrafları kendi dünya görüşlerine daha yakın gördükleri bir araştırmacı ortaya çıkarmış olsaydı, büyük ihtimalle onu alkışlayacak, tarih yazımına yaptığı katkıyı öveceklerdi. Bu cenahları için sorun fotoğraflar değil; onları kimin ortaya çıkardığıdır. Bir deyim vardır: “Dertleri üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek.” Bugün yaşananların önemli bir kısmı tam da budur. Belgelerle hesaplaşmak yerine belgeyi kamuoyuna sunan kişi hedefe konuluyor.

Daha önce tanıklıklar ve yazılı belgelerle bilinen bir olayın ilk kez bu kadar güçlü görsel belgelerle ortaya çıkması, Dêrsim üzerine yapılacak yeni akademik çalışmalarda önemli bir referans noktası olacağını düşünüyorum.

  • 1937-38’e ilişkin tarih yazımına sizce nasıl etki edecek?

Tarih yazımında görsel belgeler hiçbir zaman tek başına yazılı kaynakların yerine geçmez; ancak onları çok güçlü biçimde tamamlar. Dêrsim üzerine bugüne kadar sayısız tanıklık, resmi belge ve akademik çalışma yayımlandı. Fakat insan zihni çoğu zaman gördüğüne, okuduğundan daha güçlü tepki verir. Bu fotoğraflar yıllardır anlatılan idamları ilk kez doğrudan gözler önüne seriyor. Artık tartışılan şey yalnızca “anlatılanlar” değil, aynı zamanda görülebilen sert tarihsel bir gerçekliktir. Bu nedenle fotoğrafların, Dêrsim üzerine yapılacak yeni akademik çalışmalarda önemli bir referans noktası olacağını düşünüyorum.

  • Hafızasızlaştırılmaya ve resmi tarih içinde görünmez kılınmaya çalışılan toplumlar açısından bu tür arşiv belgelerinin ortaya çıkmasının nasıl bir önemi var? Sizce tarihçinin bu noktadaki sorumluluğu nedir?

Devlet dediğimiz teşekkül bazen yalnızca insanları değil, onların hafızasını da ortadan kaldırmaya çalışır. Belgeler kaybolur, fotoğraflar yok edilir, mezarlar gizlenir, isimler değiştirilir. Bunu son yüzyıllık Kürt tarihinden biliyoruz özellikle. Tam da bu nedenle arşiv çalışmaları yalnızca akademik bir faaliyet değildir; aynı zamanda toplumsal hafızanın yeniden inşasına katkı sunan muazzam bir çabadır.

Bence tarihçinin sorumluluğu herhangi bir yargıyı doğrulamak değildir. Görevi, belgeyi olduğu gibi ortaya koymak ve onu bilimsel yöntemlerle erişime açmaktır. Nitekim mühim bir söz vardır: “Hakikat tarihçinin değil, belgenin konuşmasıyla ortaya çıkar.”

  • Sizce Türkiye’de geçmişle yüzleşme süreçlerinde arşivlerin açılması ve yeni belgelerin gün yüzüne çıkması neden bu kadar kritik? Bu fotoğraflar toplumsal hafızaya nasıl bir katkı sunabilir?

Takdir ederseniz geçmişle yüzleşmenin temel şartı bilgiye erişimdir. Türkiye’de arşivler bazı konularda tamamen kapalıdır. Arşivler kapalı olduğu sürece tarih, söylentiler ve yorumlar arasında sıkışıp kalır. Oysa yeni belgeler ortaya çıktıkça tartışmalar kanaatlerden çok olgular üzerinden yürümeye başlar. Seyit Rıza ve arkadaşlarına ait bu fotoğraflar birkaç kişinin idamını göstermiyor; aynı zamanda Cumhuriyet’in erken dönemindeki devlet-Kürt ilişkilerinin çerçevesini çiziyor. Bu nedenle bu belgelerin, Türkiye’de daha olgun, daha belgeli ve daha sağlıklı bir tarih tartışmasının önünü açacağına inanıyorum.

Bence bizi birçok tarihçiden ayıran temel fark, tarihi yalnızca devletlerin, iktidarların veya resmi anlatıların penceresinden okumayı reddetmemizdir. Ben şahsen tarihin aynı zamanda susturulmuşların, görünmez kılınmışların ve sesi bastırılmış toplumların da hafızası olduğuna inanıyorum. Bu nedenle araştırmalarımda, resmi arşivlerle yetinmeyip farklı dillerdeki kaynakları, özel arşivleri, sözlü tarih çalışmalarını ve uluslararası belgeleri birlikte değerlendirmeye çalışıyorum. Bir olayın hakikatine ancak farklı kaynaklar birbirleriyle konuşturulduğunda yaklaşılabileceğini düşünüyorum.

  • Sizi siyasi duruşunuz, akademiye yaklaşımınız ve araştırma yöntemleriniz bağlamında diğer birçok tarihçiden ayıran belli bir fark var. Başka disiplinlerde de yurtsever Kürt akademisyenlerde bu fark gittikçe daha görünür oluyor. Öncelikle bu farktan bahseder misiniz? Ve ek olarak yurtsever Kürt bir akademisyen olarak tarihe nasıl yaklaşıyorsunuz? Neden?

Son yıllarda özellikle yurtsever Kürt akademisyenler arasında da benzer bir yaklaşımın güçlendiğini görüyorum. Bunun nedeni, Kürt meselesinin uzun yıllar boyunca büyük ölçüde başkalarının yazdığı metinler üzerinden okunmuş olmasıdır. Artık Kürt araştırmacılar kendi dillerini bilen, kendi toplumunun hafızasına erişebilen ve uluslararası arşivlerde çalışabilen bir kuşak oluşturuyor. Bu da tarih yazımında önemli bir dönüşüm yaratıyor. Ama burada temel mesele, bir ulusal anlatıyı başka bir ulusal anlatıyla ikame etmek değil; belgeler ışığında eksik bırakılmış ya da çarpıtılmış tarihsel gerçekliği daha bütünlüklü biçimde ortaya koymaktır.

Ben kendimi elbette Kürt kimliğine ve halkının tarihine karşı sorumluluk hisseden bir akademisyen olarak görüyorum. Ancak bu sorumluluk, belgeleri kendi düşüncelerime uydurmak değil; düşüncelerimi belgelerin gösterdiği gerçeklik karşısında sürekli sınamaktır. Eğer bir belge beklentimi boşa çıkarıyorsa, belgeyi değil, kendi kanaatimi sorgulamam gerektiğine inanırım. Akademinin temel ilkesi de budur. Dolayısıyla tarihe yaklaşımımın merkezinde ne romantizm ne de körü körüne bir sadakat vardır. Benim için esas olan, kaynak eleştirisi, metodolojik titizlik ve hakikate mümkün olduğunca yaklaşma çabasıdır. Çünkü kalıcı olan şey, sağlam belgeler üzerine inşa edilmiş bilimsel çalışmalardır. Bir halkın tarihine yapılabilecek en büyük katkının da, onu efsanelerle değil, güvenilir bilgiyle buluşturmak olduğuna inanıyorum.

Çoraplara dair izninizle daha önce dile getirdiğim duyguları tekrarlamak isterim:

Darağacında ayakkabılar düşer bazen. İnsan idam edilince ve bedeninden ağırlık çekince, beden gevşeyince önce ayakkabı gider. Kimse bunu planlamaz. Kimse bunu hatırlamaz. Ama fotoğrafta kalır. Dêrsim kadınlarının kış gecelerinde ördüğü o nakışlı yün çoraplar; kırmızısı, sarısı, geometrik bordürü ile bir annenin, bir eşin, bir kız kardeşin elleriyle dokunmuştu o ayaklara. Belki geçen kış… Belki daha önceki kış… Soğuk geçer diye, yol uzun olur diye… O eller o ayakların bir darağacında sallanacağını bilmiyordu oysa. İdam fotoğrafları çoğunlukla yüzleri yakalar ya da yüzlerin olmadığı yeri… Ama bu fotoğraflarda gözler aşağıya kayıyor: Ayaklara… Düşmüş bir ayakkabıya. Ve içinde kalan nakışlı çoraplara… Nakış hâlâ duruyor. Ruh bedenden çekilmiş, isim silinmiş, yüz kazınmış ama o çorap duruyor; Dêrsim’in rengini taşıyarak, onu dokuyan elin sıcaklığını taşıyarak. Biz tarihçiler belgeleri okuruz; ama bazen belge bir çoraptır. Ve o çorap, hiçbir arşivin söyleyemeyeceği şeyi söyler: Burada bir insan vardı. Sevilmişti. Üşümesinden korkulmuştu.

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

Siverek’te adalet ve kadın dayanışması

Sonraki Haber

Yağmur Kuşları… Belki de bir roman

Sonraki Haber

Yağmur Kuşları… Belki de bir roman

SON HABERLER

Kürt Kadınlar Birliği’nden saldırılara karşı çağrı: Birlik, başarıya ulaşmanın en büyük gücüdür

Yazar: Yeni Yaşam
21 Temmuz 2026

Danıştay’ın durdurma kararına rağmen MCL Bentonit çalışıyor

Yazar: Yeni Yaşam
21 Temmuz 2026

Özel’den veda konuşması: Yol ayrımındayız, doğru yolu milletle bulacağız

Yazar: Yeni Yaşam
21 Temmuz 2026

Gazeteci Alican Uludağ gözaltına alındı

Yazar: Yeni Yaşam
21 Temmuz 2026

Tuncer Bakırhan: Çerçeve yasa yeni dönemin başlangıç kapısı olmalı

Yazar: Yeni Yaşam
21 Temmuz 2026

Savcılıktan Gülistan’a dair önemli açıklama: Önemli tespit ve delillere ulaşıldı

Yazar: Yeni Yaşam
21 Temmuz 2026

Numan Kurtulmuş ve DEM Parti görüşmesi sona erdi

Yazar: Yeni Yaşam
21 Temmuz 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır