Dengbêjliği ve sanat yolculuğunu gazetemize anlatan Kürt sanatçı dengbêj Kazo:
- Dünyaya bin kez daha gelsem, yine hiç tereddüt etmeden dengbêj olurdum.
- Çünkü ben halkıma aitim
- Dünyayı verseler mutlu olamam; ama halkımın gözlerindeki sevgiyi gördüğüm an dünyalar benim olur
- Annemin söylediği ‘Lori Lori’ benim ağzımdan çıkan ilk kilam oldu. Dengbêjliğin ilk sesi annemin sesiydi
- Gerçek dengbêjleri dinlemeden bu geleneği yaşatamayız; aksi halde hem geçmişimizi hem de geleceğimizi kaybederiz
Roni Nasır Kaya
Kış gecelerinde köy odalarında yankılanan bir kilam, bazen bir çocuğun bütün hayatını değiştirebilir. Wan’ın Gövelek köyünde büyüyen Dengbêj Kazo’nun hikâyesi de böyle başladı. Çocuk yaşta dinlediği destanlar ve annesinin söylediği ninnilerle filizlenen bu yolculuk, yarım asrı aşan bir sanat yaşamına dönüştü. Bugün Kürt sözlü kültürünün yaşayan en önemli temsilcilerinden biri olarak kabul edilen Kazo, çocukluğundan bugüne uzanan yaşamını, dengbêjliğin geçirdiği dönüşümü, halkıyla kurduğu bağı, unutamadığı anıları ve gelecek kuşaklara bırakmak istediği kültürel mirası anlattı.
- Her insanın hikâyesi çocukluğunda başlar. Sizin hikâyeniz nerede başladı? Doğup büyüdüğünüz köyü ve çocukluk yıllarınızın hafızanızda bıraktığı izleri bizimle paylaşır mısınız?
Benim çocukluğum Van merkeze bağlı Gövelek köyünde geçti. Köyümüzün eski adı Ermanıs, yeni adı ise Gövelek’tir. Ben orada dünyaya geldim; çocukluğumun bütün izleri ve hatıraları o köyde şekillendi. O dönemlerde dengbêjlere büyük bir hürmet gösterilir, paha biçilemez bir değer verilirdi. Herkes onlara sonsuz bir saygı duyardı. O yıllarda ne doğru dürüst yol vardı ne de ulaşım imkânı. Bir yerden bir yere gitmek oldukça zordu. Ama çocukluğumdan hiç unutamadığım bir anı hâlâ hafızamda capcanlı duruyor. Civar köylerden birinde yaşayan bir dengbêj vardı. Kış aylarında yollar kapandığı için onu bizim köye getirirler, yaklaşık bir ay boyunca misafir ederlerdi. Her akşam bütün köy halkı tek bir evde, geniş bir köy odasında toplanır, onu büyük bir heyecanla dinlerdi. Anlattığı kilamlar ve destanlar tek gecede bitmezdi; her akşam bir bölüm anlatır, ertesi akşam kaldığı yerden devam ederdi. Tıpkı bugün insanların televizyon dizilerini takip etmesi gibi herkes bir sonraki akşamı merakla beklerdi. Hiç unutmuyorum, en çok Memê Alan destanını anlatır ve söylerdi. Ben de daha çocuk yaşta bu gecelere, bu anlatılara ve bu güçlü sözlü kültüre tanıklık ettim. Belki de dengbêjliğe duyduğum ilginin ilk tohumu, o uzun kış gecelerinde atıldı.
- Peki, ilk dengbêjlik yolculuğunuz ve sanata olan ilginiz nasıl başladı?
Dengbêjlik zaten ailemde vardı. Hem babamda hem de dedemde bu gelenek yaşardı. Dedemin yanı sıra babam da biraz okumuş, aynı zamanda hafızdı. Ama dengbêjliğe büyük bir sevgisi vardı; kilam söylerdi, ben de onu büyük bir ilgiyle dinlerdim. Köyümüzde insanlar her bir araya geldiğinde sırayla kilam söylerdi. O dönemlerde çocuklar pek şanslı sayılmazdı. Kürt geleneğinde çocuklar yetişkinlerin meclisine kolay kolay alınmaz, dinlemelerine ve öğrenmelerine pek imkân tanınmazdı. Ancak benim sesim çocuk yaşta da güzel olduğu için beni bazen meclise alır, bir iki parça söylememi isterlerdi. Küçücük boyumla beni camın önüne oturturlar, ben de orada kilamlarımı söylerdim. Dengbêjlik sevdası işte o günlerde, daha çocuk yaşta içime düştü. Babamın ve köydekilerin bu sanata verdiği değeri gördükçe içimde durdurulamaz bir aşk doğdu. Dengbêjleri dinledikçe, “Keşke ben de bir gün böyle büyük bir dengbêj olabilsem” derdim. Benim yolculuğum da böyle başladı.
- İlk kilamınızı ne zaman söylediniz? Size ilk ilhamı veren kişi ya da olay neydi?
Bana o ilhamı ve ruhu veren aslında annemdi. Annem çok zahmet çekmiş bir kadındı ve muazzam bir sesi vardı. Hiç unutmuyorum; beşikteki küçük çocuğunu sallarken ninniler söylerdi. “Lori Lori” kilamını öyle derin ve güzel söylerdi ki adeta büyülenirdim. Kendi kendime, “Keşke annemin ayağındaki ayakkabı olsaydım” derdim; sesine öyle hayrandım. Benim ağzımdan çıkan ilk kilam da annemden duyduğum “Lori Lori” oldu.
- Yaklaşık 65 yılı bulan bir sanat yaşamınız var. Bu uzun yıllar içinde dengbêjlik nasıl bir değişim geçirdi? Sizce bugün geleneksel dengbêjlikten geriye neler kaldı?
Çok şey değişti, maalesef pek çok değer zamana yenik düştü. O dönemlerde bir dengbêjin toplumdaki yeri ve saygınlığı bambaşkaydı. Bir köye ya da bir meclise geldiğinde herkes toplanır, büyük bir hürmetle onu dinlerdi. Ağalar, beyler, şeyhler, meleler; yani toplumun önde gelenleri dengbêji başköşeye oturturdu. Asla kapı kenarında ya da rastgele bir yerde oturmazdı. Çünkü dengbêjler halkın hafızasıydı; hem dinlemeyi hem de dinletmeyi bilen, kültürü kuşaktan kuşağa aktaran insanlardı. Bir dengbêj söylemeye başladığında çoluk çocuk, kadın erkek, genç yaşlı herkes onun etrafında toplanırdı. Ama yıllar içinde dengbêjlik ne yazık ki eski itibarını kaybetti. Bugün herkes kendini dengbêj olarak tanıtıyor. Elbette gerçek ve nitelikli dengbêjleri halk yine ayırt ediyor, dinliyor. Ancak genel olarak bu gelenek giderek zayıflıyor, yok olmaya yüz tutuyor. Hatta zaman zaman, “Siz hâlâ niye ‘lo lo, le le’ diyorsunuz?” diye küçümseyenlere bile rastladım. Oysa o sözler, bir halkın kültürel hafızasının ve varlığının temelidir. Bir bina nasıl sağlam bir temel üzerine kurulursa, bir kültür de ancak böyle köklü değerlerle ayakta kalabilir.
- Uzun sanat yaşamınız boyunca sizi en çok etkileyen, unutamadığınız bir an ya da karşılaşma oldu mu?
Hayatım boyunca unutamadığım pek çok anı ve halkımızın gösterdiği büyük sevgiyi yaşadım. Ama beni en derinden etkileyen olay, oğlum Fatê henüz 10-11 yaşlarındayken yaşadığımız bir andı. O dönemlerde dilimiz ve kültürümüz üzerinde ağır baskılar vardı. Bir seçim sürecinde, bir kamyonun kasasına çıktık ve çocuklarla birlikte halka kilamlar söylemeye başladık. O an oluşan atmosferi anlatmak gerçekten imkânsız. Gözyaşını tutabilen tek bir kişi bile kalmamıştı. O tablo beni derinden etkiledi ve içimden, “İnşallah bu güzel insanlara ve kendi ana dilime sonuna kadar layık olmayı başarırım” diye dua ettim. Çünkü bu dünyada halkın sevgisinden daha büyük bir mutluluk yoktur. Dünyayı verseler mutlu olamam; ama insanların gözlerindeki o içten sevgiyi gördüğüm an dünyalar benim olur. Halkın sevgisi…
- Hayatınız ve sanatınız üzerine belgeseller çekildi. Yaşarken yaşamı belgeselleştirilen nadir dengbêjlerden birisiniz. Kendinizi ekranda izlediğinizde neler hissediyorsunuz?
Benim çocukluğumdan beri en büyük hayalim, bir gün halkımın karşısına çıkıp kendimi ve kültürümü özgürce ifade etmek, ana dilimde kilamlar söyleyip halkımla kucaklaşmaktı. Diyarbakır Newrozlarında milyonlarca insanın karşısına çıktığım anlarda da, belgesellerimi izlediğimde de aynı duyguyu yaşıyorum. Kendimi perdede ya da o büyük sahnelerde gördüğümde adeta kanatlanıp uçan bir kuş gibi hissediyorum. İçimdeki özlemin ve emeğin karşılık bulduğunu görmek tarif edilemez bir duygu.
- Peki, sizi hayatınızda en çok hüzünlendiren, derinden etkileyen kırılma noktaları neler oldu?
Şahsi olarak sanatımla ilgili bir pişmanlığım yok. Ama sanatımızı icra ederken yaşadığımız baskılar, tutuklamalar, işkenceler ve engellemeler bizi çok yaraladı. Annemin bana öğrettiği kelimeleri, halkımın acılarını ve sevinçlerini dile getirirken hep sırtımızda bir hançer, yüreğimizde bir deprem hissiyle yaşadık. Bütün bu ağır süreçlere rağmen dengbêjliği bugünlere taşımayı başardık. Şunu da özellikle söylemek isterim; bütün sözlü sanatların anası dengbêjliktir. Ama “dengbêj” ile “dengbêjlik” aynı şey değildir. Dengbêj, başkasından duyduğu kilamı aktaran kişidir. Dengbêjlik ise üretmektir; tabiata, dağa, taşa, insana, aşka ve acıya dair yeni bir hafıza kurmaktır. Hakiki dengbêjlik budur.
- Geriye dönüp baktığınızda ‘Keşke’ dediğiniz bir pişmanlığınız var mı? Hayatınızı yeniden yaşama şansınız olsaydı, yine aynı yolu mu seçerdiniz?
Çok güzel bir soru… Dünyaya bin defa daha gelsem, hiç tereddüt etmeden yine dengbêj olmayı seçerdim. Yine halkımın diliyle onların acılarını, sevinçlerini ve özlemlerini dile getirirdim. Paşalık, ağalık ya da makam mevki hiçbir zaman ilgimi çekmedi. Çünkü ben halkıma aitim. Bir halk sanatçısı da halkını kucaklayan biri olmalıdır.
- Sanat yaşamınız boyunca birçok sanatçı, aydın ve siyasetçiyle tanıştınız. Sizde en derin izi bırakan isimler kimler oldu?
Hayatım boyunca dinlediğim bütün dengbêjlerden ve sanatçılardan mutlaka bir şey öğrendim. Bizim coğrafyamızda Soranî, Kurmancî, Dimilî ve Hawramanî olmak üzere zengin bir dil mirası var. Benim amacım her zaman bu renklerin hepsine hitap edebilmek oldu. Soranî bölgesine gittiğimde onların eserlerini okuduğumda insanların büyük bir coşkuyla karşılık verdiğini gördüm. Avrupa’ya da çok gidip geldim. Bazen, “Keşke farklı dilleri de çok iyi bilseydim de kültürümüzü onlara kendi dillerinde anlatabilseydim” diye düşünürüm. Ama kendi dilimizle söylediğimiz kilamların bile yabancı dinleyicileri nasıl etkilediğine defalarca tanık oldum.
- Musa Anter’le birlikte halay çektiğiniz o unutulmaz günü bize anlatır mısınız? O günün atmosferi nasıldı? Musa Anter’den hafızanızda kalan en güçlü anı nedir?
Ah, Musa Anter… Çok müstesna bir insandı. Katledilmesinin ardından onun anısına “Galê Musa” adlı bir eser yaptım. Yazılarını ve düşüncelerini büyük bir ilgiyle takip ederdim. En büyük arzum onunla tanışmaktı. Bir gün İstanbul’da, Mehmet Uzun için düzenlenen bir geceye katıldım. Musa Anter de oradaydı. Onu görünce, “İşte bugün benim günümdür” dedim. Sahneye çıkıp kilamlarımı söylemeye başladığımda yerinden kalktı, elimi tuttu ve birlikte halay çektik. Musa Anter çok mütevazı ve derinlikli bir insandı. Kalemiyle ve duruşuyla bu halkın hafızasında silinmez izler bıraktı. Dünya var oldukça Musa Anter’in adı da yaşayacaktır. Benim için gökyüzündeki bir yıldız gibidir.
- O gün Musa Anter’le halay çekerken hangi kilamı söylediğinizi hatırlıyor musunuz?
Evet, çok net hatırlıyorum. O gün “Cane Cane”yi ve “Militan” eserini söyledim. Ben “Militan”ı okurken Musa Anter sigarasını yakmış, o mütevazı gülümsemesiyle ritme eşlik ediyordu. Hayatta insanı mutlu eden şeyler işte böyle unutulmaz anlardır.
- Sizce bunca yıllık emeğinizin karşılığını alabildiniz mi? Bugün gördüğünüz ilgi ve değeri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Halkın nezdinde evet… Halkın gönlünde hak ettiğim değeri fazlasıyla görüyorum. Ama kendisini halkın üzerinde gören bazı çevreler ne yazık ki Kazo’yu da, dengbêjlik mirasını da görmezden gelmeye çalıştı. Fakat halkıyla bütünleşmiş bir sanatçı asla unutulmaz. Ben hiçbir zaman halkımdan ve doğrulardan ayrılmadım. Kürt halkının dilini ve sanatını yok sayanlar ise bugün tarihin tozlu sayfalarında kaybolup gittiler.
- Dijital platformların öne çıktığı bugünlerde, yılların emeği olan eserlerinizden hak ettiğiniz telif gelirini alabildiğinizi düşünüyor musunuz?
Tek bir kuruş bile gelmiyor. Ben 31-32 albüm yaptım. Şahdeniz Plak, Aziz Plak, Aydın Plak gibi firmalarla çalıştım. O dönem dijital diye bir şey yoktu. Biz sadece kaset dağıtım haklarını vermiştik. Şimdi ise dijital hakların da kendilerine ait olduğunu söylüyorlar. Geçenlerde Aziz Plak’a gidip, “Ben size dijital haklarımı devretmedim” dedim. Sonunda eski albümler için yeni bir sözleşme yaptık. Üç ayda bir ne gelirse… En azından benden sonra çocuklarım, “Babamız haklarımızı aramadı” demesin diye uğraşıyorum.
- Dengbêjlik yolculuğunuzda size en çok ilham veren, en çok dinlediğiniz dengbêjler kimlerdi?
Bizim çocukluğumuzda köy muhtarının bir radyosu vardı. Öğleden sonraları Erivan Radyosu’nun yarım saatlik Kürtçe yayınını dinlerdik. Şeroyê Biro gibi büyük isimleri orada tanıdım. Ama beni en çok etkileyen Bağdat Radyosu’ndan dinlediğim Mihemed Arifî Cizrawî oldu. Onun her okuduğu kilam ayrı bir şaheserdi. Mihemed Arifî’nin kendine özgü bir üslubu vardı. Dengbêjlikte üslup çok önemlidir. Her dengbêjin kendine ait bir makamı ve tavrı olmalıdır. Bizim görevimiz de bu köklü mirası taklit etmeden, özünü koruyarak yaşatmaktır.
- Bugüne kadar okuduğunuz kilamlar arasında sizi en çok anlatan, kalbinize en yakın eser hangisidir?
Ürettiğiniz her eser bir evlat gibidir; birbirinden ayırmak zordur. Ama beni en derinden etkileyen kilam “Diyarbekir Çûwa Şewitî”dir. Bir de yaşamını yitiren değerlerimizin ardından söylediğim “Felek” kilamı benim için çok özeldir.
Dengbêj Kazo genç kuşaklara ve dengbêjliğe gönül verenlere bir mesaji var, şöyle diyor: “Mesajım şudur: Eğer “Ben Kürt’üm” diyorsam ve kendi ana dilimle halkıma hitap ediyorsam, bu dile ve kültüre asla ihanet etmemeliyim. Tarihimizi ve dilimizi iyi araştırmalı, gerçek dengbêjleri dinleyerek bu geleneği sürdürmeliyiz. Bunu yapmazsak hem geçmişimizi kaybederiz hem de geleceğe aktaracak bir mirasımız kalmaz.”







