- Bir insanı gerçekten kaybetmek, onun yokluğuna alışmaktır. Bu yüzden mesele yalnızca Gülistan’ı aramak değildir. Mesele, bir daha hiçbir kadının yokluğunun bu kadar kolay kabullenilmediği bir ülkeyi mümkün kılmaktır
- Türkiye’de kadın cinayetleri ve kadınların kayboluşları, münferit olayların toplamı değildir. Bunlar; iktidarın, cezasızlığın ve toplumsal kayıtsızlığın birbirini beslediği yapısal bir düzenin sonucudur
Nimet Sevim
Türkiye’de kadın ve çocuk cinayetleri, intiharlar, tecavüz vakaları ve şiddetin periyodik bir şekilde yaygınlaşması üzerine yapılan çalışmanın ikinci bölümünü bugün yayınlıyoruz.
Çıplak egemenlik: Şiddet artık saklanmıyor
Önceki üç katman -simgesel şiddet, kurumsal inkâr, yasal boşluk- bir ortak işlev üstlenir: Şiddeti örtmek, yumuşatmak, görünmez kılmak. Ama dördüncü katmanda farklı bir şey oluyor. Örtme çabası ortadan kalkıyor. Şiddet artık gizlenmiyor, sergileniyor. ABD’de Jeffrey Epstein davasıyla görünür hale gelen ağ bunu küresel ölçekte gösterdi: Güç, servet, cinsel şiddet ve kurumsal örtbas birbirine dolanmış; suç ortaklığı bir kompromat ilişkisine dönüşmüştü. Kompromat ilişkileri, iktidar ağlarının karşılıklı suç ortaklığı temelinde korunmasını sağlamaktadır. Birinin suça ortak kılınması, onu hem susturmak hem bağlamak için kullanılır. Suç paylaşılınca herkes hem fail hem rehine olur. Sistem böyle kapanır.
Gülistan Doku davasındaki örtbas ağı da, küresel ağlarla iç içe geçmiş aynı sistemin mantığıyla işler. Şiddet ağları, kompromat mekanizmaları üzerinden kendini yeniden üretir. Fakat çok daha kaba, çok daha yaygın ve çok daha az seçici. İktidar koruması altındaki şiddet, küçük kasabalara, üniversite koridorlarına, aile içine kadar sızmış durumdadır. Epstein ağı gizliliğe muhtaçtı, titizlikle örtülmesi gereken bir suçtu. Türkiye’de ise örtmeye gerek kalmamış. Gülistan Doku davasındaki ağ, kamuoyunun gözü önünde deşifre oldu. Hesap sorulmadı. Sorumlular ödüllendirildi. Sistem işlemeye devam etti. Bu, çıplak egemenliğin tezahürüdür; iktidarın artık meşruiyet kaygısı taşımadığı, şiddetin hesap sorulmayacağı güvenciyle açıkça işlendiği bir hal. Ve bu pervasızlık, sessiz bir mesaj taşır: “Gördünüz. Bir şey olmadı.” Bu mesajı alan toplum için müdahale etmek anlamsızlaşır, ses çıkarmak tehlikeli görünür, susmak ise kaçınılmaz hale gelir. Şiddetin sergilenmesi bir eylem değil, bir yönetim biçimidir. Ve bu, müzakere edilmiş görünmezliği inşanın dördüncü katmanıdır.
Vicdanın körleşmesi
Müzakere edilmiş görünmezliği ayakta tutan şey yalnızca kurumlar değildir. Valiler, savcılar, başhekimler tek başına bu düzeni inşa edemez. Toplumsal tabanın da bu düzene katkısı vardır. Ve bu katkı çoğunlukla aktif bir tercih değil, koşullanmanın ürünüdür. Koşullanma beş mekanizma üzerinden işler.
Aşinalık kayıtsızlık üretir
Neredeyse her gün yeni bir isim, her gün yeni bir fotoğraf, her gün yeni bir “başsağlığı” dili. Haber bültenleri bir kadın cinayetiyle başlar, bir spor haberine geçer, bir hava durumuyla biter. Beyin bu yoğunluk altında duyguyu ertelemek için mekanizmalar geliştirir. Önce üzülürsün. Sonra alışırsın. En sonunda “yine mi?” dersin ve kanal değiştirirsin. “Yine mi?” sorusu, “neden?” sorusunun önüne geçtiğinde şiddet artık bir sorun olmaktan çıkmıştır.
Güvensizlik tepkiyi engeller
İnsanlar kurumların çalışmadığını bilir. Sesini yükselten kadının korunmayacağını görür. Failin ceza almadığını izler. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı, sığınma evlerinin kapatılması, “kışkırtma indirimi” tartışmaları; tüm bunlar topluma açık bir mesaj verir: burada adalet işlemez. Bu mesajı alan birey, müdahale etmenin anlamsızlığına kanaat getirir. Bu bir kötü niyet değil, öğrenilmiş çaresizliktir. Ama bu çaresizlik, tam da sistemin işlemesini sağlayan yakıttır. Çünkü herkes “bir şey değişmez” diye düşündüğünde, gerçekten de hiçbir şey değişmez. Ve sistem kendini yeniden üretir
Faili meşrulaştırma söylemi toplumsal zemine işler
“Kışkırtmış olmalı.” “giyim ve davranışlarıyla tahrik ediciydi.” “Neden o saatte dışarıdaydı?” “Özel hayattır karışılmaz.” Benzer cümleler kamuoyunda sürekli üretilir ve tüketilir. Haber yorumlarında, sosyal medyada, iş yerindeki sohbetlerde, aile yemeklerinde… Bunları söyleyenler “kötü insan” değildir. Çoğu zaman farkında bile değildir ne yaptıklarının. Daha da kötüsü: sokakları vicdan arenasına dönüştürmesi gerekenlerin saldırgan “mazeretler” bularak suskunluğa kendilerini ikna etmesidir. Kurbanı suçlayan ifadelerin dolaşıma girmesi tesadüf değildir. “Valinin oğluyla, polisle, uzman çavuşla ilişki yaşamış,” “eşcinselmiş,” “yozlaşmış,” “düşürülmüş” gibi nitelemeler, mağduru suçlayarak failin üzerindeki ahlaki yükü taşır. Böylece fail ceza almazken, mağdur yargılanmış olur. Fail belli edilir ama mağdurun adı unutulur ve suçlanır. Bu dil, şiddeti eleştirirken bile onu meşrulaştırır.
Şiddet estetize edilir
Şiddet artık sadece haber değil, aynı zamanda bir gösteri haline gelmiştir. Dizilerde, filmlerde, gerçek suç podcast’lerinde kadın cinayetleri tüketilir hale gelmiştir. Mağdurun fotoğrafı bir reklam panosu gibi dolaşırken, failin “psikolojik profili” merak konusu olur. Gerçek acı, bir içerik metasına dönüşür. Bu estetize edilmiş şiddet, izleyicide bir duyarsızlaşma yaratır. “Dizi” zihniyeti, gerçek bir kadının ölümünü de aynı kategoride konumlandırır.
Yardım çağrıları duyulmaz, karşılıksız kalır
Mağdurlar öldürülmeden önce çığlık çığlığa yardım ister. Bazen bu anlamsız bakışlara dönüşür, bazen de sözcüklere dökülür. En yakınından başlar, sığınmak ister. Demokratik kurumlara gider, aşındırdığı kapılar bir bir yüzüne kapanır. İşinden, evinden olur ve sokağa düşer. Artık sığınacağı yerin olmadığı bir nokta da görünmez olur. Aile ise görünmezliğin başladığı yerde durur, öncesinde değil. Arayış devam eder. Emniyete, savcılığa, valiliğe gidilir. Sivil toplum örgütlerine, insan hakları derneklerine, partilere ve medyaya başvurulur. Her yerde aynı sözcükler üretilir: “Yok.” “Bir şey yapamayız.” “Bekleyin.” “Karışmayın.” Avukat, “Davayı alamam, çok riskli” der. Siyasetçi, “Meclis gündemine taşıyayım, ama bir şey çıkmaz” der. Gazeteci, “Yazayım ama sansürlenir” der. İmza kampanyaları “vali dinlemez” denilerek başlatılmaz. Ve “yok” olmak, herkes için kanıksanır olunca toplumsal gösteriye dönüştürülemez.
Hiç kimse bir şey yapmaz ama herkes bir şey söyler. Ve bu söylemlerin ortak noktası: “Bir şey yapılamaz” duygusunu pekiştirmek. Oysa “bir şey yapılamaz” demek, “bir şey yapmayacağım” demenin en kibarca söylenmiş halidir. Görünmezlik vicdanın körleştiği yerde devam eder. Vicdan bir anda körelmez, adım adım aşındırılır. Aşinalıkla başlar, güvensizlikle sürer, meşrulaştırmayla derinleşir, estetizasyonla tamamlanır ve suskunlukta ortaklıkla kalıcı hale gelir. Bu aşınmanın sonunda ortaya çıkan şey, “bana ne” diyen bir toplumdur. Ve “bana ne” diyen herkes, biraz da sistemin suç ortağıdır. Unutmayalım, aşındırılan şeyi onarmak, yoktan yaratmaktan daha zordur.
Sorumluluk kolektif bir edimdir
Bu noktaya kadar bir sorunun anatomisini çıkardık: Müzakere edilmiş görünmezliği, onu ayakta tutan mekanizmaları, vicdanın nasıl aşındığını anlattık. Şimdi sıra, bu döngüyü kırmaya geliyor. Yalnızca devleti suçlamak yeterli değildir. Devlet zaten sorumludur, bu tartışmasızdır. Ama devletin sorumluluğunu haykırarak kendi payımıza düşen sessizliği görmezden gelemeyiz. Çünkü müzakere edilmiş görünmezlik, hepimizin imzası olduğu bir anlaşmadır. Ve bir anlaşma, tek taraflı feshedilebilir. Dönüşüm üç düzlemde mümkündür: kurumsal, toplumsal ve bireysel. Her düzlem bir diğerini besler.
Kurumsal düzlem: Veri, yasa ve hesap verebilirlik
Türkiye’de kadın ve çocuk cinayetlerine ilişkin merkezi, şeffaf, güncel ve bağımsız bir veri sistemi kurulmalıdır. Devletin tutmadığı veriyi sivil toplumun tutması bir erdemdir ama aynı zamanda bir utançtır. Bu utanç, siyasi baskıya dönüşmelidir. Şüpheli kadın ölümlerinin üstünü örten yasal düzenlemeler -başta Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 33. maddesi değiştirilmelidir. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı geri alınmalı; şiddetle mücadele mekanizmaları kâğıt üzerinde değil, uygulamada işler hale getirilmelidir. Gülistan Doku davasında olduğu gibi, bürokratik suç ortaklığı yargı önünde hesap vermek zorunda bırakılmalıdır. Vali gözaltına alınabiliyorsa, hiç kimse dokunulmaz değildir.
Toplumsal düzlem: Güven inşası
Şiddeti raporlamanın ardından gerçek bir soruşturmanın başlayacağına dair güven inşa edilmeden, toplumsal tepki zayıf kalmaya devam edecektir. Bugün bir kadın şiddet gördüğünde “şikâyet etsem ne olur?” diye düşünüyor ve haklı olarak: Fail çoğu zaman ceza almıyor, bazen korunuyor, bazen yükseliyor. Bu güven, kurumların tutarlı davranışlarıyla inşa edilir, söylemle değil. Bir bakanın “kadına şiddete sıfır tolerans” demesi yetmez. O cümlenin ardından gelen her tutuklama, her mahkûmiyet, güveni bir tuğla gibi yerine koyar.
Bireysel düzlem: Sessizliği bozmak
En zor olanı budur. Çünkü burada mazeret yoktur. Müzakere edilmiş görünmezliği besleyen her sessizlik bir tercih içerir. “Karışmamak” tarafsızlık değil, mevcut düzenin sürdürülmesine katkıdır. Arkadaşlık, aile, iş yeri, sosyal medya, siyasi hareketler ve sivil toplum; her siyasal ve sosyal alan, şiddetin normalleşmesini ya durduracak ya da besleyecek bir mekândır. Tarafsız alan yoktur. Bireysel duyarlılık, sistematik taleplere dönüşmediği sürece toplumsal değişim yaratmaz. O nedenle “ben ne yapabilirim?” sorusu “biz ne talep ediyoruz?” sorusuna evirilmek zorundadır. Biz taleplerimizi sıralarken, yanı başımızda ölen kadın ve çocukların sesi olmayı da hatırlamalıyız. Çünkü talepler soğuk ve teknik olabilir. Ama bir kadın ve çocuğun ölümü asla soğuk değildir. Her rakamın, her maddenin, her yasanın arkasında bir isim vardır. Narin, Gülistan, Rojin, Rabia, Rojwelat ve Dilan… İsimler rakamlara dönüştüğünde insanlık anlamını yitirir.
Son söz yerine
Gülistan Doku’nun adı, bu metnin yalnızca başlangıç noktası değildir; aynı zamanda hâlâ kapanmamış bir yaranın, tamamlanmamış bir adaletin ve ertelenmiş bir hakikatin adıdır. Çünkü bazı isimler yalnızca bir kişiyi değil, bir dönemin vicdanını taşır. Gülistan da artık yalnızca bir kayıp değildir; yokluğu, bu ülkenin sessizlikle kurduğu ilişkinin en ağır tanıklıklarından biridir. Fakat mesele yalnızca bir kişinin kaybolması değildir. Asıl mesele, bir insanın kayboluşuna zamanla alışabilen bir toplumsal hafızanın varlığıdır. Bir kadının yardım çığlığının gündelik hayatın uğultusu içinde sıradanlaşmasıdır. Çünkü şiddet, yalnızca failin uyguladığı fiziksel eylem değildir; bazen susan dilde, bazen de “zaten değişmez” diyerek geri çekilen toplumda yaşamaya devam eder.
Türkiye’de kadın cinayetleri ve kadınların kayboluşları, münferit olayların toplamı değildir. Bunlar; iktidarın, cezasızlığın ve toplumsal kayıtsızlığın birbirini beslediği yapısal bir düzenin sonucudur. Çıplak egemenlik yalnızca bedeni hedef almaz; hafızayı da kuşatır. Önce kadını yalnızlaştırır, sonra suçlu hale getirir, ardından görünmez kılar. Deliller kaybolur, dosyalar sürüncemede bırakılır, sorular cevapsız kalır. Ve zaman geçtikçe toplumdan beklenen şey adalet talep etmek değil, unutmayı öğrenmektir. Bu nedenle burada sözünü ettiğimiz şey yalnızca bir “sessizlik” değildir. Bu, müzakere edilmiş bir görünmezliktir. Herkesin biraz sustuğu, biraz görmezden geldiği, biraz alıştığı bir düzen… Çünkü bazen kötülük, en büyük gücünü insanların ona uyum sağlama kapasitesinden alır. Hannah Arendt’in söylediği gibi, kötülük çoğu zaman sıradanlaşarak varlığını sürdürür. Ve bir toplum, acıya ne kadar alışırsa, vicdanını da o ölçüde kaybetmeye başlar. Ama görünmezlik kurulmuşsa, bozulabilir de. Sessizlik inşa edilmişse, dağıtılabilir de. Tarih bize şunu gösterir: Hakikat uzun süre bastırılabilir, fakat tamamen yok edilemez. Çünkü insan vicdanı, en karanlık zamanlarda bile kendisine bir çatlak bulur. O çatlak bazen tek bir babanın adalet arayışı olur, bazen bir ablanın çığlığı, bazen de unutmayı reddeden birkaç insanın ısrarı. Değişim önce bir ismin unutulmamasıyla başlar. Sonra sayıların istatistik olmaktan çıkıp hayatlara dönüşmesiyle büyür. Verinin hafızaya, hafızanın talebe, talebin kolektif bir iradeye dönüşmesiyle mümkün olur.
İsimleri yaşatma politikalarını nasıl görünür kılabiliriz? Karşı arşivler oluşturulur, dijital dayanışma ağları etkin kılınır ve örgütlü, etkili, yaratıcı sokak eylemleriyle görünmeyen görünür kılınabilir. Gerçek adalet; toplumun neyi normal kabul edip neye itiraz ettiği yerde kurulur.
Bugün bir kadın “yardım edin” dediğinde, çoğu zaman karşısında yalnızca bir fail değil; geç kalan kurumları, işlemeyen mekanizmaları, suskun tanıkları ve alışmış bir toplumu buluyor. Fakat aynı kadın, eğer biz sessizliğimizi bozabilirsek, başka bir şey de bulabilir: dayanışmayı, hafızayı ve insan olmanın son kırıntısını koruyan ortak bir vicdanı. Gülistan Doku hâlâ bulunamadı. Fakat onu görünmez kılmaya çalışan düzeni görünür hale getirmek mümkündür. Belki adalet bazen geç gelir; ama hakikatin adı sürekli tekrarlandığında, hiçbir kayboluş tamamen karanlıkta bırakılamaz. Çünkü bir insanı gerçekten kaybetmek, onun yokluğuna alışmaktır. Bu yüzden mesele yalnızca Gülistan’ı aramak değildir. Mesele, bir daha hiçbir kadının yokluğunun bu kadar kolay kabullenilmediği bir ülkeyi mümkün kılmaktır.
Kaynakça
Arendt, Hannah. Kötülüğün Sıradanlığı: Adolf Eichmann Kudüs’te. Çev. Özge Çelik. İstanbul: Metis Yayınları, 2009.
Bourdieu, Pierre. Eril Tahakküm. Çev. Bediz Yılmaz. İstanbul: BağlamYayıncılık, 2015.
Cohen, Stanley. States of Denial: Knowing About Atrocities and Suffering. Cambridge: Polity Press, 2001.
Dilan Karaman Olayı İnceleme Komisyonu (TJA, Diyarbakır Barosu Kadın Hakları Merkezi, Rosa Kadın Derneği, ÖHD, DAKAH-DER). Dilan Karaman Olayı İnceleme Raporu. Diyarbakır, Mart 2026.
Durkheim, Émile. İntihar: Sosyolojik Bir İnceleme. Çev. Z. Z. İlkgelen. İstanbul:
Bordo Siyah, 2002.
Durkheim, Émile. Toplumda İşbölümü. Çev. Özer Ozankaya. İstanbul: Cem Yayınevi, 2006.
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu. 2024 Yılı Kadın Cinayetleri Anıt Sayacı. https://anitsayac.com/?year=2024 (Erişim: Mayıs 2026).
Medyascope. “Gülistan Doku Nerede? Bugüne Kadar Neler Yaşandı?” 17 Nisan 2026. https://medyascope.tv/2026/04/17/gulistan-doku-nerede-bugune-kadar-neler-yasandi/
Mor Dayanışma. “Gülistan Doku Davası, Ataerkiye ve Sistematik Erkek Şiddetine Dair Bize Ne Söylüyor?” 18 Nisan 2026. https://www.mordayanisma.org.
Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu. 2023 Yılı Kadın Cinayetleri Verileri Raporu. Ankara: TKDF, 2023.









