Adalet Komisyonu’nda kabul edilen ve bugün Meclis’te de kabul edilmesi beklenen kök veya çerçeve yasası çeşitli çevrelerce yoğunca tartışılıyor. Hatta yer yer tartışmalar öyle boyutlara ulaşılıyor ki, zıt kutuplarda itham ve ağır suçlamalara kadar genişleyebiliyor. Uçlarda seyreden noktalarda Önder Apo ve Özgürlük Hareketi’ne saldırılarda sınır tanımayan kapsamda genişleme yaşanabilmektedir. Yine haklı eleştiri, öneri ve beklentileri de içinde barındıran kimi çevrelerde neredeyse şu mesele, bu mesele neden yok gibi çerçeve yasasında gündemine girmesi beklenmeyen, o aşamaya daha gelmeden beklentiler haklı olsa da sıralamak sürecin gelişimine bağlı olarak atılan adımları anlamlandırmaya engeller oluşturabiliyor.
Başta Kürt Özgürlük Hareketi ve Önderi Abdullah Öcalan’dan beklenti içinde olmak anlamlıdır ve değerlidir. Ancak koşullar nedir? Önder Apo ne yapmaya çalışıyor, bu noktaya odaklanmadan sağlıklı değerlendirme ve sonuçlara ulaşmak olanaklı değildir. Gerçekten yaşananlara anlam verme ve anlamlandırmaya ihtiyaç vardır. Yasada kimi kelime ve ifadelere takılmak, esas yerine daha çok sonuçlar üzerinde düşünmek temel doğrultuyu anlam kaymasına uğratır veya anlamsız kılabilir. Anlam kayması veya yitimi dost olmayan kimi çevrelerin saptırılmış algı oluşturmaya ve buna dayalı bilinçleri ve duruşları bozma veya saptırmaya zemin sunabilmektedir. O açıdan, yaklaşım babında ve olanaklar ölçüsünde doğrultu veya yön üzerinde düşünme ve yoğunlaşma üzerinde durmaya çalışacağım. İleriki makalelerimde buna ağırlık vermeye çalışacağım.
Kişisel tanıklık ve Serok Apo’ya güven
Öncelikle şunu belirtmek gerekir: Ben kişi olarak kendimden bahsetmekten pek hazzetmem. Medyatik biri değilim, olmayı da istemiyorum. Ben özgürlüğün sadelikte olduğuna inanırım. Sade, mütevazı, söylediğini yapmaya çalışan, ona uygun yaşamaya çalışan; başta doğa olmak üzere her varlık içinde anlam arayışında olmaya çalışan, bunun için çabalayan biriyim. 50 küsur yıllık direniş mücadelem beni bu anlayışa çok daha yakınlaştırdı ve sade kıldı. En basit haliyle bütün yaşamımı direniş mücadelesine göre örgütlemeye çalıştım. Farklı bir yaşam için fazlasıyla olanaklarım da vardı ama reddettim. Bugün lüks içinde yaşayabilirdim. Vicdanım onları reddetmeyi gerektirdi ve reddettim.
Ayrıntıya girmeden bu girişi şunun için yaptım: Bundan 27 yıl önce Önderliğin çağrısı üzerine 29 Ekim 1999 günü Türkiye’ye gelen Barış ve Demokratik Çözüm Grubu’nun sözcüsüydüm ve Türkiye’de iki sefer olmak üzere toplamda 15 yıla yakın zindan yattım ama ülkeyi terk etmedim. Kaldı ki 1990’ların başında vatandaşlıktan atıldım. Şimdilik ne Türkiye’nin ne de başka bir ülkenin vatandaşıyım. Yani hukuki olarak vatansızım.
Kendi çapımda bedel ödeyen, üç yılı Almanya’da olmak üzere toplamda 18 yıl cezaevi yatan biri olarak temel doğrultu ve esaslar üzerinde yoğunlaşma ve anlamak yerine yasanın içeriğine ilişkin kıyamet kadar eleştiri ve çözümleme yapar, yüzlerce sayfalık bir eleştiriname yazabilirim.
Bedel ödemeyenlerin veya farklı emel besleyenlerin eleştiri adı altında laf söylemeleri kolaydır. Bu türlerin Önderliği anlamalarını beklemek de beyhudedir. Önderliği ancak bedel ödeyenler, onu yakından izleyenler doğruya yakın anlayabilir, attığı adımları anlamlandırabilirler. Ben Önder Apo’yu 1970’lerin ortalarından beri takip eden ve anlayarak yürümeye çalışan biri olarak hikayeme kısaca girdim. Meramımı anlatmak için öyküme vurgular yaptım.
Başkan Öcalan 53 yıldır nefes nefese bu mücadelenin gelişimine öncülük etti. En zor dönemlerde nasıl çıkış yapılacağını gösterdi. Son 27 yıldır da tutsaklık şartlarında arayışlarını sürdürdü. Şunu vurgulamak lazım: Çağımızın en etkili önderlerinden biridir. Ne zaman ve nerede, ne yapacağını iyi hisseder, iyi düşünür, iyi söyler ve güzel yapar. Bu noktada kişi olarak kendisine sonsuz güveniyorum. Yakından tanıyan biri olarak bunları söylüyorum. Yani Başkan Öcalan’ın sadece söyledikleriyle, yazdıklarıyla takip eden biri değilim. Yakından tanıyan, hatta en zor koşullarda, örneğin komplo sürecinde Roma ayağında 50 güne yakın yanında kaldım. Yakından tanıklık ettim, duruşunu iyi hissediyor ve biliyorum.
Çubuk Barajı’ndan Nuh’un gemisine: Tarihsel paralellik
53 yıl önce Ankara Çubuk Barajı kıyısında 5-6 Kürt gencinin yan yana gelip piknik havasında bir toplantı yaptığı biliniyor. O toplantıyla Apocu Hareketin ilk tohumu, ilk mayalanması, ilk adımı atılmıştır ve o adım çok mütevazidir. Birkaç ay sonra o gruptan geriye sadece iki kişi kalmıştır. Onlardan biri özgürlük hareketine 53 yıldır öncülük eden ve bugünlere getiren, son 27 yılını da ağır tecrit altında bir adada geçiren Başkan Öcalan’dır ve bir de Önderliğin ilk yol yürüyüşçüsü, ilk yoldaşı, en çok bağlı olan, Başkan Apo’yu en iyi anlamlandıran, tanıtan ve ifade eden Ali Haydar Kaytan (Fuat) arkadaştır. O ilk atılan adım çok mütevazı, çok sıradan gözükür. Bırak dünyayı, Kürdistan’ı, Türkiye’yi etkilemek, o toplantıya katılan gençlerden bir kesimi atılan bu adımın öneminin farkında değildir. Ama o ilk yürüyüş, ilk adım binlerce kilometrelik yolun yürünmesini sağladı, yürüyüşçülerin ilk ayağa kalkışının başlangıcı oldu. Ve o dönem bu yürüşçüler neyi nasıl biliyordu, net olan hangi yasa vardı, düşünce berraklığı neydi? Kürt-Kürdistan gerçekliği, insanlık tarihi, Orta Doğu gerçekliği, Türkiye gerçekliği, yine egemen sınıflar gerçekliğini ne kadar biliyorlardı, ne kadar vakıftılar ne kadar hissediyorlardı? Bu soruların cevabını bugün net vermek çok güçtür ama çok da derin bilmediklerini söylemek gerçekçi olandır. Sadece “Kürdistan sömürgedir” kavramına bir inanç, bir inanma hali ve başarma umudunun yolculuğu o başlangıç adımı ve yolculuğu. Ancak o yolculuk özgürlüğe giden yolculuktur. Yani inanç, umut yolculuğunun varacağı hedef özgürlüktür. Böyle başladı. Maddi manevi olan hiçbir şey de yoktu. Sıfırdan başlayan bir yolculuk ve ilk adım.
Çubuk Barajı’nın kıyısı iyi fark edilirse ona göre bugün atılan ilk adım, ilk yürüyüşün görkemliliği çok rahat görülecek ve anlaşılacaktır. Bu ikinci adımı sadece Kürtler tartışmıyor, Türkler, Araplar, Farslar tartışmıyor, özcesi dünya tartışıyor. Büyük bir adımdır. 53 yıl önceki ilk adımla hiç mukayese edilemez, büyükçe bir adımdan söz ediyoruz. Bir sürü belirsizlik var evet. Ancak her şeyden çok büyük maddi ve manevi birikimle yeni yolculuğa çıkılıyor. 53 yıl önce yola çıkarken atılan ilk adımda kendi öz gücüne güven, kendine güven, “ben başaracağım” deme hali günümüzde bir halkın, “biz başaracağız” zirvesine taşınmıştır.
Küçüklüğümde Süleyman Ağa diye biri vardı. Muhtemelen ilkokul öğrencisiydim ve bir gün köy meydanında köylülerle sohbet ediyordu, ben de çocukluk halimle dinledim. Süleyman Ağa köylülere Hz. Nuh (buradaki nû veya nûh Kürtçe yeni, yeni insan anlamındadır) efsanesini anlatıyordu. Mealen aklımda kalanları da şöyle ifadelendireyim: O zaman insanlık çok bozulmuş, yoldan sapmış, yozlaşmış ve çürümüş. Kimse Hazreti Nuh’a ve Tanrı’ya inanmıyormuş. Hz. Nuh Tanrı’ya diyor ki “kimse sana inanmıyor, ne yapabilirim?” Tanrı diyor ki “bir gemi yap, su tufanı yapacağım, onların hepsi boğulacak”. Bunun üzerine Nuh inananları topluyor, bir gemi inşa ediyor. Gemiyi inşa ederken herkes Hz. Nuh’la dalga geçiyor, aşağılıyor, sapkın diyorlar, deli diyorlar. Ama Hz. Nuh ve inanan topluluk gemiyi inşa ediyorlar. Nuh “Ey Tanrım gemi yapımı bitti. Su tufanı ne zaman?” “Kalsın, bekle” diyor. Beklemeye başlıyorlar. Zaman uzuyor. Alay edenler Hz. Nuh’un gemisini kirletiyorlar, tuvaletlerini bile orada yapıyorlar, gemi pislikle doluyor. Nuh “Tanrım, gemiyi pislediler” diyor. Tanrı, “merak etme” diyor. Ardından bir cilt hastalığı beliriyor ve inanmayanlar yara bere içinde kalıyor ve durmadan kaşınıyorlar. Biri dışkısını yapmak için gemiye gidiyor. O anda vücudu gemideki pisliğe değiyor ve anında yarası iyileşiyor. Bunun sonucunda inanmayanlar yaralarını iyileştirmek için gemiyi temizleyerek, bedenlerine sürterek iyileştiriyorlar. Bunun sonucu gemi öncekinden daha temiz oluyor.
Ve ardından Hz. Nuh’a vahi geliyor. Deniyor ki, “bütün kavimlerden inananları ve canlılardan da bir çift al, gemiye bindir.” Nuh deneni yapar. Tufan başlar, Nuh’un gemisi suyun üstünde yükselir. Gemi çok uzun zaman su yüzeyinde kalır. Gemide başta yiyecekler olmak üzere temel yaşam malzemeleri tükenmeye başlar ve umutsuzluk baş göstermektedir. Umutsuzluğun zirve yaptığı sırada yer gözükür, yani sular çekilmeye başlamıştır. O anda yeri gören coşku ve sevinçle Cûdî (Kürtçe kara-yer gözüktü) diye haykırır. Gemide moral, coşku ve heyecan doruğa çıkacaktır. Nihayet gemi karaya inecektir. Rivayete göre geminin indiği yer Cûdî Dağı’dır.
Karaya inilmiştir ancak yiyecekler tükenmiş, açlık baş göstermiştir. Nuh’a “açız” denir. Hz. Nuh “kuru yakacak bulun, ateş yakın ve kazanı suyla doldurarak ateşin üstüne koyun ve yiyecek çıkınlarınızı ters çevirip kazanın içine silkeleyin” der. Çıkınlar “boş” derler. Nuh “dediklerimi yapın” der. Yapılır ve kazan türlü yiyeceklerle harmanlanarak karınlar doyar. Ama bir türlü bitmeyen yiyecektir. Aslında pişen aşuredir.
Böylece yeni bir hayat başlar. Eski, çürümüş, yozlaşmış, sapmış topluluklar yerine yeni bir toplum inşa ediliyor. Neyle? O gemiye inananlar umutla bindiler. Çünkü önderleri Nuh’a inandılar. İlk adımla gemiye bindiler, çok uzun zaman suyun üstünde yaşadılar. İkinci adımla karaya indiler ve aşure yapıp karınlarını doyurdular. Ardından diğer adımlar geldi. Yani yeni hayatı inşaya koyuldular.
Nuh öyküsü bir efsane gibi gözükür ama efsanelerin hakikat payları vardır ve bunun Kürdistan’da gerçekleşmesi anlamlıdır. Çünkü kutsal kitaplara göre cennet Yukarı Mezopotamya’dır. İncil’de bu açıkça bir ayette yazar, Kur’an’da da “iki nehir arası” der. Bu hakikatleri bilmeden, bugünkü tarihi adımları anlamlandırmak son derece güçtür. Pozitif bilimle tarih ve insan hakikati çok eksik anlaşılır. Mezopotamya tarihsel hakikatinde bakıldığında Serok Apo’nun attığı adım son derece anlamlı ve geleceği aydınlatıyor.
Yeni toplum inşası ve demokratik perspektif
Günümüz dünyası nasıldır? Kapitalist modernite Nuh dönemindeki yaşamdan çok daha fazla insanlığı kirletti, çürüttü, tüketim makinasına dönüştürdü. Bu sistemin ortak iradesiyle Kürt ve ülkesi yok sayıldı, inkar edildi ve imha dayatıldı.
53 yıl önce inanan Kürtler adeta Nuh’un gemisine biner gibi Başkan Apo’nun gemisine bindiler. Binenler çok şey mi biliyorlardı? Hayır, bilmiyorlardı. İnanç, umut ve özgürleşme amacı vardı. O gemi 53 yıl sular üzerinde dolaştı. Bu dolaşım direnişti, mücadeleydi ve kendini bulma, özüne dönüşme arayışıydı ve başarıldı. Ulus-devlet hukuk dışına çıkarılma hikayesi yeni adımla tanıma, hukuksuzluğu sonlandırma ve demokrasi kapısını aralama adımı oluyor, Meclis’teki yasayla.
Bu aşamaya nasıl gelindi, hangi aşamalardan geçilerek direnildi ve mücadele edilerek ulaşıldı? Kürdistan tarihini en eski işgal, ilhak ve sömürgecilik tarihi olarak değerlendirmek gerçekçidir. Özelikle son iki yüz yıl ve bunun içindeki son yüz yıl ayrıca değerlendirmeyi gerektiriyor. Önder Apo’nun bin kilometre bir adımla başlar veya kervan yolda dizilir derinliğini, anlamını kavramak için tarih ve güncel bağlarını anlamlı kavrayıştan geçer.
Nuh’un topluluğu karaya ayak bastıktan sonra sırtüstü yatmadı; önce aşure çorbası yaptı, peşi sıra yerleşim birimleri kurdu, tarım yaptı ve toplumunu inşaya başladı. Dolayısıyla sözünü ettiğimiz bu ilk adım Özgürlük Hareketi’nin topluluğu karaya indirme kapısının aralanmasıdır. Bundan sonra yapılması gereken inanarak, inşa görevlerini yerine getirmektir. Örgütlenerek birleşme, omuz omuza vererek aralanan kapıya omuz vurmak, kapıyı sonuna kadar açma yönelimine girebilmektir. Hemen her şeyin bu yasayla hal olacağını düşünmek gerçekçi değildir. Şu motto önemlidir. Eğer toplum amaç doğrultusunda örgütlü değilse en mükemmel yasanın aleyhte sonuçlanması kaçınılmazdır. Ancak örgütlü toplum ise en olumsuz, yetersiz yasayı da çözüm zemini haline getirmesi her zaman olanaklıdır.
Kök yasayla bir dönem kapanıyor. Ulusal kurtuluş stratejisi sonlanıyor, demokratik siyaset stratejisi start alıyor. Özgürlük Hareketi değişiyor, dönüşüyor; bu temelde ulus-devleti değiştirecek ve dönüştürecektir. Aralanan kapı demokratik siyaset ve mücadeledir. Bunun gereklerini yapacak özgürlük yürüyüşünü sürdürme kudretinin varlığına inanma, umutla özgürlük yürüyüşüne konulma cesaretini göstermektir. 53 yıl öncesine göre kudret daha fazla ve başarı azmi, direnci, bilinci yüksek ve derindir. Başarıya inan ve inandır.









