Bu harekâtlara katılanlar birer Odysseus gibi evlerine döndüler. Geride ne kadar ölüm, tecavüz ve yıkım bıraktıklarını düşünmeden ne kadar ‘kahraman’ olduklarını anlattılar. Çare askeri ve siyasi zaferler değil, halkların, inançların, kadınların, gençlerin özgür ve eşit birlikteliğine giden yolun taşlarını örmektir
Ferhat Akıncı
“Gılgamış yılanı öldürüp kutsal ağacı kestiğinden beri gök, yer ve yerin altının dengesi bir daha kurulamadı. Odysseus at hilesiyle Truva’yı yıktıktan beri batı, doğu, kuzey ve güney bir olamadı.”
Truva savaşı meşhurdur. Ölülerle birlikte tanrıların da yer aldığı savaş. Apollon’un koruyuculuğu kadar Zeus’un gaddar şimşeklerinin çaktığı, Ares’in mızrakları keskinleştirdiği, kalkanların seslerini göğe çıkardığı savaş. Hektor’un merhameti kadar Akhileus’un kibrinin mücadele ettiği savaş. Tanrılara sadakatin kirlendiği, adak diye sahtekarlığın sunulduğu savaş. Ve binlerce yıldır felsefeye, edebiyata, bilime konu olmuş bir destan.
Truva surları her saldırıya direnir ama sahtekarlığa boyun eğer. Kurnaz Odysseus tarafından kurgulanan sinsi bir plan neticesinde atın içine saklanmış askerler Truva şehrine sızar. Sızan askerler şehrin kapılarını açar ve dışarda ne kadar kötülük varsa içeri akın eder. O andan sonra Aka kralı ve ordu komutanı Agamemnon için zaferin ucu da görünmüş olur. Ne ki bu zafer büyük bir yenilginin de başlangıcı olacaktır. Agamemnon geriye döndüğünde eşi tarafından hançerlenerek öldürülecek, uğruna savaş başlatılan Menelaos’un eşi Helen geri getirilecek ancak güzelliğinden eser kalmayacaktır, savaştan sağ çıkan Odysseus eve dönerken yolunu kaybedecek ve bütün yoldaşlarını kaybedecektir. Evine vardığında ise ihanet, yozlaşma, yoksulluk ve kibrin kol gezdiği bir manzarayla karşılaşacaktır. Kahraman diye adına şarkılar söylenen, şiirler okunan, romanlar yazılan, heykelleri dikilen Odysseus bizzat eşinin ağzından gerçekleri duyacaktır. Aslında karşımızda duran bir katilin, tecavüzcünün, gaddarın, sinsi-kurnaz bir komutanın portresidir. Zaferin nasıl bir yenilgiye dönüşün hikayesidir.
Tarih kitaplarında Pirus Zaferinden söz edilir. Antik Çağda Epir kralı Pyrrhus (Pirus) M.Ö. 279 yılında Asculum Muharebesinde Romalıları yener, ancak geriye kalanlara bakınca, ‘Tanrım, bir daha böyle bir zafer verme’ diyerek durumun vahametini dile getirir. Çünkü en sevdiklerini, en değerlilerini savaşta yitirmiştir. Zaferin o kadar da değerli bir şey olmadığını bizzat Pirus yaşayarak görmüştür. Ne var ki tarihte ne Piruslar eksildi ne de Pirus zaferleri.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, Kürt sorunu ile devlet ilişkisini değerlendirirken hep sonucun Pirus Zaferi’ne benzediği değerlendirmesini yapar. Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ni başlatırken de Pirus Zaferi gibi bir sonuçla karşılaşmamak için tarafların duruma doğru yaklaşmasını belirttir. Kürt veya Türk’ten hangisinin galip gelirse sonucun anca Pirus Zaferi gibi olacağını defaatle belirttir. Çünkü mesele birinin askeri veya siyasi olarak bir zafer kazanıp kazanmaması değildir. Zafer kazanma eksenine oturtulan resmi tarih, zaferin sonuçları hakkında pek konuşmaz. Tolstoy, savaş anında bir askerin ne yaşadığını ancak askerin kendisinin bildiğini Savaş ve Barış romanında müthiş bir anlatımla dile getirir. Bir tarafta savaş yaşanırken bir tarafta nasıl bir şatafatın yaşandığını da Rus aristokrasinin gözünden bizlere anlatır. Benzerini Türkiye’de görüyoruz. Sabahtan akşama kadar savaş çığırtkanlığı yapanların nasıl bir şatafat içinde yaşadıkları günbegün ortaya çıkıyor. Yine Kürt karşıtlığı yapanların gazetecisinden tut sanatçısına siyasetçisine, mafyasına kadar ne kadar bir yozluk içinde oldukları devletin bizzat yaptığı operasyonlar sonucu açığa çıkıyor.
“Haklı bir savaş var mı ya da haklı bir galibiyet, bir zafer mümkün mü?” soruları her zaman sorulacaktır. Ya da “Savaş gerekli midir, kaçınılmaz mıdır?” diye hep sorulacaktır. Ezilenler açısından direniş her zaman meşru bir durumdur. Ancak direniş kadar direnişin araçları da önemlidir. Sonucun Pirus Zaferi olmaması için direnmenin yolları ince dokumayı gerektirir. Aksi halde karşında mücadele ettiğine benzeşmek kaçınılmaz olur. Elbette zorbalığın olduğu, inkâr ve imhanın olduğu yerde kendini ifade etmenin başka bir yolu bırakılmamışsa şiddet kaçınılmaz olarak devreye girecektir. Burada şiddetin varlık sebebi ezilenler olarak tanımlanamaz. Ancak ezilenlerin de şiddetin, mücadeleyi ve özgürlük sınırlarını nereye kadar götüreceğinin farkında olmaları ve bunu kesin ve tek yol olarak görmemeleri önemlidir.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, ‘Kürdistan Sömürgedir’ tezinin ardından öncelikle ideolojik ve grupsal örgütlenmeyi, sonrasında ise devrimci halk savaşı stratejisini esas alan Kürt Ulusal Kurtuluş Mücadelesi’ni başlattı. Daha başlangıcından itibaren evrensel ilke ve değerler üzerinden hareket etti. Grubun ilk oluşumunda Kemal Pir ve Haki Karer ile başlayan enternasyonal katılım ve dayanışma, büyüyerek günümüze kadar geldi.
Devlet ise bu hareketi ’29. İsyan’ olarak adlandırdı ve bunu bastırmak için her türlü yola başvurdu; Odysseus’un aklına bile gelmeyecek hile ve entrikalara başvurdu, özel savaşın binbir çeşidini denedi. Her yıl yeni ‘zaferler’ ilan etti. 30 Ağustos 1922 ‘Büyük Taarruz’dan bu yana devlet onlarca kez zafer ilan etti. Oysa bu zaferlerin sonuçlarına bakıldığında, geride nasıl bir enkazın kaldığı halen tam olarak hesaplanamıyor. Enkaz ve yıkım o kadar büyük ki kolayca fark edilemiyor; zafer sarhoşluğu adeta katil ile maktulü ayırt edilemez kılıyor.
Bir zamanlar ‘Ayakkabı numaralarına kadar biliyoruz’ diyen İçişleri Bakanı’nın ne denli büyük bir yanılsama içinde olduğu ve bu durumun neye mal olduğu gün geçtikçe ortaya çıkıyor. Belki de asıl bilançoyu ancak gerçek ve kalıcı bir barış tesis edildiğinde çok daha net görebileceğiz.
Şeyh Said İsyanı’nda yüzlerce köyün yakıldığı, köylülerin öldürüldüğü bizzat Genelkurmay belgelerinde kayıt altına alınmıştır. Ağrı İsyanı’nda, Zilan Deresi’nde nasıl kan aktığını dönemin gazeteleri manşet yapmıştır. Dersim İsyanı’nda dağlara ve mağaralara sığınanların kimyasal gazlarla katledildiği, bizzat orduda görev yapanların anılarında yazılmaktadır. Bu harekâtlara katılanlar birer Odysseus gibi evlerine döndüler. Geride ne kadar ölüm, tecavüz ve yıkım bıraktıklarını düşünmeden ne kadar ‘kahraman’ olduklarını anlattılar. Son Samuray filmini izleyenler bilir; kahraman diye adına şarkılar yazılan o yüzbaşı, ne kadar masum insanın kanını akıttığı gerçeğini sadece kendisi biliyordu.
Kanadalı Astrofizikçi Hubert Reeves’in bir sözü var, “Doğayla savaş halindeyiz, eğer kazanırsak kaybedeceğiz” diyor. Devlet iki yüz yıldır Kürtlerle ve başka halklar, inançlar, gençler ve kadınlarla savaş halindedir. Devletin her zaferi toplumsal doğanın daha da zayıflamasıdır. Devlet Kürtler karşında kimi zaferler kazanmış olabilir ancak her zaferi bir sonraki isyanın da zemini oldu. Nasıl ki Gılgamış’ın zaferi uygarlığa karşı ile direniş başka bir boyuta ulaştıysa burada da direniş çeşitlenerek, büyüyerek devam ediyor. Çare askeri ve siyasi zaferler değil, halkların, inançların, kadınların, gençlerin özgür ve eşit birlikteliğine giden yolun taşlarını örmektir. Bugün büyük bir ‘toplumsal çürüme’den söz ediliyor. Bu çürüme bir anda ortaya çıkmadı. Kazanılan her zaferde bir şeyler kaybedildi. Ahlak ve vicdan zerre zerre çürüdü. Ardından yapılan her şeyin haklı olduğuna inanıldı. En büyük kayıp da o zaman başladı.








