Tarihçi-Yazar Faik Bulut ile Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza İnisiyatifi ve süreci konuştuk:
1001 İmzalı Bildirge’deki 4 madde anayasanın ruhudur. Anayasanın ruhu ancak sokakta benimsenerek sokağa taşar, sokaktan kamuoyuna mal olur, anayasaya gider. Üçüncü maddede de çoğulculuk var. Sadece eşitlik değil, çoğulculuk…
Nezahat Doğan
Türkiye’de içinden geçtiğimiz bu süreçte; çatışmanın, ayrışmanın ve sessizliğin karanlığına karşı toplumsal barıştan yana tavır alan kadınlar, aydınlar, yazarlar, gazeteciler, akademisyenler, işçiler, emekçiler, gençler, toplumun her kesiminden bireyler Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza ile önemli bir kampanyaya imza attı.
Kimsenin harekete geçmemesine ve geride duruşa karşı bir kanal açmak isteyen sivil inisiyatif, yürüttüğü çalışma ve örgütlemeyle; sadece siyasetin söz kurmasını beklemek yerine toplumun sözünün, yan yana gelişlerin, ortak bir aklı oluşturmanın önemiyle bir araya geldi.
Önemli oranda Alevi aydınların da bulunduğu katılımcıları ve konuşmacılar içinde Barış Annesi Bedia Gökgöz, Ahmet Türk, Şebnem Korur Fincancı, Ali Bulaç, Zeynel Abidin Koç, Çilem Küçükkeleş, Kasım Fırat, Kerem Fırtına, Musa Piroğlu, Eren Keskin, Pakrat Estukyan, Mehmet Bayrak, Levent Köker, Gürkan Çakıroğlu, Mehmet Gürses, Naci Sönmez gibi isimlerin yer aldığı Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza İnisiyatifi barış sürecine yönelik destek ve taleplerini dört maddelik deklarasyonla açıkladı.
“1001 İmza” anlam açısından da derin ve geniş bir perspektifi simgeliyor. 1001 ile Doğu’nun ve Batı’nın kadim masallarındaki tükenmeyen umut, karanlığın sabırla aydınlığa çeviren anlatılar ve mucizeler vurgulanıyor.
Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza Sivil İnisiyatifi çalışmaları nasıl ilerleyecek? Önümüzdeki dönemde yol haritası nedir? Toplumsal rıza oluşturma, güçlendirmede neler yapacak? Toplumun sessiz kalan mahallelerine nasıl ulaşılacak? Toplumsal dinamikler nasıl sağlanacak? Bu inisiyatifin içinde olan, fikir üreten tartışan Tarihçi-Yazar Faik Bulut ile konuştuk.
- Binbir İmza’nın amacı, hedefi ve bu amaç doğrultusunda nasıl bir etkileşimi olacak?
Aslında Binbir İmza’nın iki türlü amacı vardı. Normalde biz aydın kesimler ve Kürtler bunu Aydın Kolektifi adı altında bir düşünce kuruluşunun açılışı için düşündük. Ama Diyarbakır grubu katılınca başka bir şekil aldı. Yapılan görüşmeler ve tartışmalar sonrasında toplumsal bir dinamik yaratma fikri ortaya çıktı ve üç aylık bir çalışma yapıldı. Biz aydınlar fikir ve perspektif ortaya koyacağız, diğerleri de siyasetin işi. Biz dedik ki bu hükûmet, iktidar alışkanlıklarla gidiyor toplumsal baskıdan etkilenmezler.
- Etkilenmez mi?
Yok etkilenmezler!
- Toplumsal baskıdan etkilenmiyorsa yerine neyi koydunuz?
Dedik ki toplumsal bir bilinç ve dinamik yaratalım. O sonra sokağa, halka yayılır, ondan sonra yukarıya doğru peyderpey gider. Bu daha anlamlıydı, o yüzden her bildiri gibi yapmadık bunu. Dikkat edelim halen aktif siyasetçileri katmadık. Sivil toplum yanı ağır basan isimler var. Devlet bunu aldığında bakacak ki yeni isimler söz konusu. Devlet eski bildirilere bakıyordu ve alışılmış isimleri görüyordu. Şimdi bu bildiride iş insanı sokağa iniyor, mühendisi, mimarı, işçisi, amelesi, ev kadını veya hukukçular fikirsel ve pratik olarak siyaset/barış alanında çıkıyorlar. Êzidîler, Süryaniler, Aleviler, Ermeniler gibi farklı kimlikler ve inançlar, çeşitli dernekler, farklı insanlar, tüzel kişilikler var ve bu yeni bir şey. Dolayısıyla toplum sahaya indi diye düşünebilen devlet aklı, muhtemelen bunu dikkate alır.
- Toplumun sivil inisiyatif olarak sahaya inmesi ve sistemleri zorlaması önemli ve büyük itici güç. Bu, 10 senedir unutulmuş bir şey miydi? Bu itici güç, bu mekanizma devreye girebilir mi?
Biz herhangi bir bildiri ve çağrı grubu değiliz. Bu çok istisnai bir şeydir. Toplumu bu konuda hem bilinçlendirelim hem de yönlendirelim, hedefler gösterelim istiyoruz. Bir amacımız da TBMM Komisyonu kararlarıydı. Orada Kürt lafı geçmiyor. Bunun alternatifi olarak aslında siz kendi kendinize konuşuyorsunuz, ama işin özü bu diye hatırlatmada bulunuyoruz. Siz güvenlikçi bir anlayışla meseleyi ele alıyorsunuz. Halbuki siyasetle ele alırsanız, bu uzlaşmayı da sağlarsınız. Güvenlikçi anlayışla, “terörsüz Türkiye” demekle siz bu barışı da sağlayamazsınız. Buna siyasetten başlayalım. Siyaset aynı zamanda sorumluluk almaktır. İktidarın yapamadığı-yanaşmadığı şey budur.
- Şimdi bu mesajların artık sahada daha da toplumsal rızaya dönüşmesi örgütlenebilmesi mi gerekli? Ama şunu anlıyoruz ki devlet henüz bunun toplumsallaşmasını istemiyor, istemediği için de sınırlar çizilmiş vaziyette. Ayrıca toplumlar ve kimlikleri karşı karşıya getiren bir manipülasyon da söz konusu. Aleviler ve Kürt Hareketi arasında ne yapılmak isteniyor?
Ben o konuda herkesin, buna İmralı da dahil, daha temkinli, daha serinkanlı şeyler konuşup, yazmasından yanayım. Bu ayaküstü verilen ya da siyaseten azade fikirsel şeyler öne sürmek bu işlere yol açıyor. Devletin içinde norm, bir de norm dışı devlet var, bunları alıp kullanır. Ama bu bütün müzakerelerde böyle olur. Filistin’de de bu olmuş. Dünyanın her yerinde devlet mümkün olduğu kadar karşıdaki gücü dağıtmak, zayıflatmak ve dolayısıyla onun pazarlık gücünü azaltmak; mümkün olduğunca az vermek, mümkün olduğu kadar çok taviz koparmak ister. Buna istihbaratta uzaktan yönetme denir.
- Nedir bu uzaktan yönetme?
Sana öyle bir algı veriyor ki, sen onun için, şunları yapar bunları yapabilir diye birçok ayrı ihtimal üzerinde düşünüyorsun. Fakat bu sefer yoğunlaşma dağılıyor, dinamizm dağılıyor ve pazarlık gücün de dağılıyor. Bunu tersine çevirmek, müzakerede güçlü olan tarafın bu taktiğini boşa çıkarıp tersine bir yere yoğunlaşmak, bu yoğunlaşma üzerinden gitmek ve mümkün olduğu kadar bu gibi olumsuzluklara da imkân vermemek gerekiyor. Dikkat edin hep bu boşluklardan kaynaklanan şeyleri devlet çok iyi kullanıyor. İlaveli edilmiş ibareler içeren İmralı notlarında böyle yaptı. Başlangıçta İmralı notları diye geçen şey, araya kelimeler sıkıştırarak ve bunu saptırarak hem Kürtler arasında hem müzakerenin diğer tarafı arasında hem de müzakerenin muhatabı olan sahadakiler ve masadakiler arasında bir çatışma yaratarak, onları birbirine düşürerek masadakilerin elini zayıflatmak hedeflendi.
- Bu tek kişilik satrançtaki hamleleri zayıflatma haline mi dönüşüyor?
Biraz öyle düşünülüyor. Öcalan da böyle bir şey söylemişti. Bu tek kişilik satrançta bile muhatabını yormaktır.
- Niye yormaktır?
“Tek taraflı satranç” deyimi Stefan Zweig isimli yazarın kitabında var. Kendisi Gestapo hapishanesinde tek başına kaldığı sürede bulduğu bir satranç kitabıyla zihninde tek taraflı (kendi kendine) satranç oynayarak hayatta kalmaya ve aklını korumaya çalışan Dr. B.’nin psikolojik öyküsünü anlatır. Satranç isimli kitabının 1941-1942 yılındaki o haleti ruhiyesi döneminde yazıldığını hatırlatırım.
Öcalan diyor ki “Ben bir de devletin yerine kendimi koyuyorum, oynuyorum.” Bu normalde Öcalan’ı masanın bir tarafında olup kendi adına, halkı adına temsilen konuşmasını da yoğunlaşmasını da zayıflatıyor, karşı taraf ne düşünür diye… İşte o yönetme sanatında yanıltmadır.
- O vakit tek kişilik satrançta neye yoğunlaşacaksın?
Hem ona hem ona yoğunlaşamıyorsun. Bu da yine müzakerede güçlü olan tarafın taktiğidir. Dolayısıyla ben bunlardan sıyrılmanın, bir an önce esas konuya yoğunlaşmanın gerektiğini düşünüyorum. Esas müzakerenin ana maddeleri bellidir. Bildiride de o ana maddeleri var. Öcalan Almanya’ya gönderdiği mesajda çok şeyler belirtmiş; dil hakkı, statü, kültürel haklar gibi… Buraları açmış, bunlara yoğunlaşmak önemli.
- Bu yoğunlaşmada neden Kürt Hareketi ve Aleviler karşı karşıya getiriliyor? Bu tür durumlarda ve süreçlerde neden Alevilere yöneliyor devlet?
Devletin Alevilere yönelmesi yeni değildir. Çok eskilere dayanır. Mesela 1924 Şex Seidê Piran hareketi süresinde Sünni inançlı Cibranlı ile Alevi meşrepli Xormekli aşiretleri arasındaki eski hesapları istismar ederek Xormekanların önemli bir kısmını kendisi için milis olarak kullanmıştı. O tarihte Xormek şahsiyetlerinden Mehmet Şerif Fırat’a bir kitap yazdırıp (çünkü kimin yazıp nasıl redakte ettiği tam olarak ortaya çıkmamıştır) “bu aşiret mensuplarının Kürt değil, Horasan’dan gelme öz be öz Türk oldukları” türden iddiaları içeren çalışmayı, devrin iktidarlarınca Alevi bölgelerinde dağıtımı yapılmıştı.
- Peki Yakın tarih de nasıl örnekler var?
Birkaç örneği vardır: Mesela Kürt varlığına ve meselesine karşı çok sert tepkiler göstermesiyle de bilinen dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, 1960’larda gerici saldırılara ve aşağılamalara tepkiler sonucu ilgili makamlara dilekçe veren Alevi inançlı öğrencilerin kamuoyunda yarattığı olumlu ortamı fırsat bilerek kimi Alevi kanaat önderlerini köşke kabul etti. Yavuz Selim ile Şah İsmail savaşı için “keşke olmasaydı” türünden bir temennide bulunup ziyaret sırasındaki kapalı devre konuşmada Alevi topluluğuna sempatisini dile getirmişti. Buraya kadar bir sorun görülmüyor. Olumlu bir tutum takındığı bile söylenebilir.
- Sorun neredeydi o zaman?
Sorun başka yerdeydi: Aynı Cemal Gürsel, M. Şerif Fırat adına çıkarılan (Doğu İlleri ve Varto Tarihi) isimli kitabın önsözünde Kürt siyasi varlığını iddia edenlerin “yüzüne tükürülmesi” noktasında emredici bir ibare yazmıştı. Ve bu emredici ibare, 27 Mayıs 1960 sonrasının günlerinde başkent Ankara’nın işlek caddelerinde pankart üzerine basılıp asılmıştı.
İzleyen yıllarda kurulun Türkiye Birlik Partisi (TBP) 17 Ekim 1966’da Alevi inançlı siyasetçi ve bazı emekli askerler tarafından kurulmuştur. İlk genel başkanı Tuğgeneral Hasan Tahsin Berkman’dır. Kendisi eski bir istihbarat subayı idi.
Emekli General Kenan Esengil ise Birlik Partisi’nin doğrudan kurucusu değildir. Ancak 27 Mayıs 1960 öncesinde cunta-ihtilal komitesi yapılanmalarına dayanmaktaydı. Demokrat Parti iktidarına karşı Ankara’da oluşturulan cuntalardan birinde Sadi Koçaş ile beraber çalışıyordu. Kendisi askeri kariyerinin ve ihtilal komitesi çalışmalarının yanı sıra özellikle Doğu Anadolu, cumhuriyet tarihi ve toplumsal yapılar üzerine yazdığı “Kürtçülük Sorunu” (1976) ve “Milli Mücadelede İç Ayaklanmalar” (1975) gibi kitaplarıyla tanınan askeri bir yazardır.
Birlik Partisi giderek erirken bazı milletvekilleri Demirel başkanlığındaki Adalet Partisi’yle yakınlaştılar.
Bu nedenle devletin Alevilere yönelmesinde Demirel’in payı büyüktür. Son silahlı Kürt hareketi başladığı zaman bazı Alevi şahsiyetlerini ön plana çıkarıp onlara vakıflar, Cem evleri kurdurturken çok net konuşmuştu: “Ben devletin başıyım, ne isterseniz, her türlü yardımı yaparım, bir tek şartım var, bölücü hareketlerle aranıza mesafe koyun” dedi.
Mevcut iktidar da o devletin geleneğini devam ettirerek, bunun üzerine Fethullahçılara 17 sahte Alevi derneği kurdurdu. Yani yeni değil bu durum.
- En çok da Fethullahçılar Alevilere yönelmedi mi?
Fethullah taktikleri. Bu bir iktidarın refleksidir. Osmanlı geleneğinden gelen refleksidir. O bakımdan devlet sürekli zayıf noktaları bulur. O hassas noktalar üzerinden seni dolaylı olarak boşa çıkartmaya çalışır ve muhalif denen güçleri birbirine düşürmeye çalışır. Burada bence iki tarafın da çok serinkanlı ve daha uzun görülü düşünmesi lazım.
- Neden bir karşı bildiri yayınlandı?
O bildiriye ben hak vermiyorum. Tarihi şeyler var ama o bildiriye şundan hak vermiyorum: Onlar da devletin oyununa geldiler. Siz o bildiriyi imzalayarak farkında olmadan, devletin böl yönet taktiğine, oyununa gelmiş olabilirsiniz…
Bildiriyi yayınlayanların niyetinin ötesinde devletin bir kanadı, norm veya norm dışı devletin kimi kesimleri o boşluğu yakalayıp, bir şekilde doldurmaya ve istismar etmeye başladılar… Zannettiler ki bütün Alevi toplumunu Kürtlere karşı kullanabilecekler. Bu başarılı olmadı ama taraflar arasında tartışmalara yol açtılar bazıları birbirine düştüler. Bunda parmağı olan hangi egemen çevreyse şimdi tepeden gülümseyerek seyrediyor gelişmeleri,
Diğer yanıyla ele alınırsa bildiriye imza atanlar şunu da görmeli: Maraş Katliamı’nı, Çorum’u, Erzincan’ı, Sivas’ı, Kürtler değil, Türk İslamcılar yaptı.
- O zaman neden egemenlerin katlettiği yakın dönem düşünülmüyor?
İşte bunun düşünülmesi lazım. Sizi kim katletti. Hatta gidip İdris-i Bitlis’ten alıyorsunuz. İdris-i Bitlis’in ayrıca değerlendirilmesi gerekir. 2013’te Newroz konuşmasında şöyle bir şey oldu. Ahmet Davutoğlu Sırrı Süreyya Önder’e “bizi birleştiren İslam’dır,” cümlesine koy dedi. Bu Öcalan’dan habersizdi. Benim bildiğim bu yöndedir. Gürültü patırtı oradan çıktı. Ama mesela bütün Türkiye halklarında ortak olan sadece İslam değildir. O Ahmet Davutoğlu’nun dikte ettirdiği İslam ibaresi yerine olması gereken kavram “ortak inançlarımız, kültürümüz” kelimesi olmalıydı. Çünkü inanç her şeyi kapsıyor. Bu Hıristiyanlığı da kapsıyor, Aleviliği de kapsıyor, Sünniliği de kapsıyor, Êzidîleri de kapsıyor. Bizi birleştiren ortak paydalarımız inançtır denilseydi o tuzağa düşülmemiş olurdu. Bakın buraları çok ince hesaplar yaparak düşünmek lazım.
- Bu ne tür bir durum ortaya çıkarıyor?
Karşıdaki gücü zayıflatıyor. Her yere yoğunlaşırken diğerine iyice yoğunlaşamıyor. Bu çok önemlidir. İkincisi de düşünme dünyasından gelen fikirler genelde siyasetten azade olur. Mesela İsmail Beşikçi bir düşünür, bir akademisyen, Siyasetle direkt ilişkisi yoktur. İsmail Beşikçi istediği gibi kavram, deyim, tespit kelimesi kullanabilir; söz gelimi “Kürdistan istiyorum, devlet istiyorum, toprak istiyorum” diyebiliyor. Ama Öcalan gibi birisi hem siyasidir hem fikir adamı. Bu tür ibare ve kavramları söyleyerek müzakere/görüşme masasına oturamaz. Fikir adamlarının bir şeyi söylerken, yazarken aynı zamanda siyasetteki karşılığının ne olduğunu düşünmeleri gerekiyor, onu anlatmaya çalışıyorum. Söylemek istediğim eleştiriden ziyade, her zaman her kesin çok dikkatli olması gerekliliğidir.
- Abdullah Öcalan’ın ön açıcı düşünceleri ve başlıkları neden bu kadar tepkili ve manipüle edilecek şekilde değerlendiriliyor?
Çünkü diğer taraf işin sorumluluğunu almıyor. Karşı taraf yani iktidar karşı tarafın sorumluluğunu almıyor. Öcalan bunları, ön açıcı düşünceleri söylerken, onlar o düşünceler yolunda devam ederlerse, kendi aleyhlerine olabileceğini zannederek ya da onun hesabını yaparak bunu söylüyorlar, itirazlarında da “bu düşünceler çok kötüdür” de demiyor. Bu sefer bu düşünceler deyim yerindeyse halkın tepkisi şeklinde yeniden karşısına çıkıyor, pozitif negatife dönüştürebiliyor. Bu da asimetrik diplomaside önemli bir noktadır. Asimetrik diplomaside öyle olmaması lazım.
- Önümüzdeki süreçte pratik adımlar gerekiyor. O Pratik adımlar henüz hukuksal olarak sağlanabilmiş ve kurullar oluşabilmiş değil. Bin bir İmzanın yola çıkışı da aslında “talep edilenlerin hepsini destekliyoruz,” üzerinden yola çıktı. Temel konusu da çatışmadan barışın toplumsallaşması, umut hakkının uygulanması eşit müzakere koşullarının sağlanması ve hukuk bildirisi mi?
Evet. Aslında bu 4 maddelik bildirge anayasanın ruhudur. Anayasanın ruhu ancak sokakta benimsenerek sokağa taşar, sokaktan kamuoyuna mal olur, anayasaya gider. Bu çok önemli. Normalde anayasal vatandaşlık, eşit vatandaşlık yetmez. Mesela İsveç’te, İsveç anayasasında beş azınlığı vardır. İsveç anayasasında Anayasal vatandaşlık artı çoğulculuk diye yazar. Bizim üçüncü maddede de çoğulculuk var. Sadece eşitlik değil, çoğulculuk… İki, anadilinde eğitim gibi doğuştan gelen haklar, aynı zamanda demokratik haklar. Bu da demokrasinin geliştirilmesi anlamına geliyor. Bu dört madde anayasanın ruhunu oluşturması gereken şeydir. Bir fikri öne sürüp bunu devam ettirmezseniz, gereğini yapmazsanız, bu deryada ekip biçiyor, boşa kürek sallıyorsunuz demektir. Haliyle bence yeniden bu fikrin gereğinin yapılması lazım. Gereğini de tek başına kimse yapamaz. Aydınlar bunun felsefesini, fikrini, perspektifini, vizyonunu, stratejisini yaparlar. Siyasetçiler de bunun gereğini yaparlar, yapmalılar da.
- Binbir İmza’nın amacı ve hedefi ne ve nasıl yol almalı?
Yol alma değerlendirilecek ama yol alınacak. Muhtemelen iki şey olacak: Birisi düşünce kuruluşu, diğeri think tank kurumu diyelim. Bu daha çok demokrasi mecrası olacak. Diğeri muhtemelen Öcalan’ın kafasından geçen şeydir: Demokratik cumhuriyet hareketi var. Siyasetçiler muhtemelen demokratik cumhuriyet için yol alacak, bizim gibi fikir ve düşünce erbabı da işin demokrasi yoluyla devam edecek. Elbette kalın duvarlar yok aramızda. Çünkü zaten demokrasi için de çalışsam, fikir de üretsem strateji de üretsem bu da bir siyasettir. Birisi günübirlik siyaset, diğeri ise işin fikri yönü olacak.
- Geleceğe anlatacak masal bırakmak ve barışın hikayesini yazmak nasıl mümkün olur? Ya da kime ne sorumluluk düşer burada?
Vallahi bence yaşlısından kadınına, gencine, işçisine, emekçisine kadar herkesin bir sorumluluğu var. Bu kısır döngünün içinden çıkmak lazım, dünyaya açılmak lazım. Kendi etrafımıza bakıp, önce çevremizi düzenleyip yeni bir dönemi ve dünyayı inşa edebilmeliyiz. Kürtler tek başına bunu yapamaz. Kürtler yanındaki dostlarını çoğaltarak, güçlendirerek, ortaklaşarak ve çoğalarak yol alacak.









