Maoist Halk Savaşı’nın önemli isimlerinden biri olan Hisila Yami, Nepal’de yürütülen halk mücadelesini, Kurucu Meclis’te yer alışını ve müzakere süreci ve sonrasındaki deneyimlerini anlattı
Hisila Yami, yeraltında aranan bir gerillayken barış sürecinin ardından parlamentoya girdi, bakanlık yaptı ve monarşiyi sona erdiren Kurucu Meclis’te yer aldı. Hisila Yami, Nepal deneyiminden Türkiye’de yürütülen sürece bakarak şunları söyledi:
“Siyasi ve toplumsal kazanımlar elde edildikten sonra silah bırakmak teknik bir mesele haline gelir.”
Hisila Yami, Maoist Halk Savaşı’na katılmadan önce mimar ve akademisyendi. 1996’da üniversitedeki görevini ve yerleşik yaşamını bırakarak Nepal’de monarşiye karşı başlayan silahlı mücadeleye katıldı. Yeraltında yaşadı, hakkında yakalama kararları çıkarıldı ve on yıl süren mücadelenin önemli kadın kadrolarından biri oldu. 2006’da Maoistler ile devlet arasında başlayan barış süreciyle birlikte Nepal’de yeni bir dönem başladı. Süreç yalnızca silahların bırakıldığı bir anlaşmayla sonuçlanmadı. Monarşi kaldırıldı, Nepal federal demokratik cumhuriyete dönüştü.
Hisila Yami, “Nepal’de Maoistler monarşiye karşı mücadele etti. Ve nihayetinde Kurucu Meclis aracılığıyla hazırlanan anayasa yoluyla demokratik, cumhuriyetçi, federal ve laik bir devlete ulaştık. İlk vurgumuz şudur: Bunu güç dengesi yoluyla başardık. Barış müzakerelerine, eski ana akıma katılmak amacıyla değil, yeni bir ana akım oluşturmak amacıyla girdik” diyerek JinNews’in sorularını yanıtladı:
- Siz bir mimar ve akademisyendiniz; 1996’da üniversitedeki görevinizi ve yerleşik yaşamınızı bırakarak Maoist Halk Savaşı’na katıldınız. Geriye baktığınızda sizi bu karara götüren temel siyasal ve toplumsal neden neydi?
Okul ve üniversite yıllarım Hindistan’da geçti. Hindistan’ı bir cumhuriyet olarak gördüm; burada bir kadının en yüksek siyasi makamda yer aldığını gördüm. Düzenli seçimlerin yapıldığına ve seçimleri kazanan, halkın içinden gelen liderlerin yürütme görevlerine geldiğine tanık oldum. Siyasi bilince ulaşmadan önce toplumsal cinsiyet konusunda bilinç sahibiydim. İktidarın biyoloji, soy ve akrabalık yoluyla devredildiği, biyolojik temelli bir liderlik anlayışı beni rahatsız ediyordu. Nepal’de kadınların ebeveynlerinden kalan miras üzerinde eşit haklara sahip olmadıklarının farkındaydım. Hayatımın ilerleyen dönemlerinde, anne ve babamın 20. yüzyılın başlarında Rana oligarşik yönetimine karşı siyasi aktivistler olduklarını öğrendim. Tüm bunlar beni monarşiye karşı mücadele etmeye ve Maoist Halk Savaşı’na katılmaya yöneltti.
- Nepal’deki silahlı mücadeleye çok sayıda kadın katıldı. Kadınlar açısından bu katılım yalnızca siyasal bir mücadele miydi, yoksa aynı zamanda ataerkil aile ve toplumsal düzene karşı bir kopuş anlamına mı geliyordu?
Feodal bir toplumda, üstelik uzun bir yürütme yetkisine sahip monarşi geçmişi olan bir toplumda, kadınlar yaşamın üçlü yükü altında bulunuyordu. Bunlardan biri yeniden üretim yüküydü. Bir diğeri ise hiçbir değer atfedilmeyen üretim yüküydü. Üçüncüsü de ülkenin az gelişmişliğiyle bağlantılıydı; bu durum çoğu zaman “yoksulluğun kadınlaşması” olarak adlandırılır. Bütün bunlar kadınları, kadınlara ebeveynlerinden kalan mülk üzerinde eşit hak, boşanma hakkı ve temel haklar vaat eden Halk Savaşı’na yöneltti. Nepal çok dilli, çok etnikli ve çok dinli bir ülkedir. Ancak Hindu ve feodal yapının egemen olduğu bir ülkedir. Aryan-Khas topluluğunda kadınlar, kendilerini “saf” ve “korunmuş” tutmaları için sıkı bir şekilde denetlenir. Biliyorsunuz, bir kadın doğduğu günden itibaren evlenmeye hazırlanır ve evlendikten sonra da çok genç yaşta büyükanne olmaya hazırlanır. Aynı zamanda etnik gruplardan oluşan büyük bir nüfusa da sahibiz. Bu topluluklarda kadınların konumu görece daha iyidir. Kültürel açıdan daha özgürlükçüdür. Ancak kadınların bu özgürlüğü ve aktifliği olumlu bir şeye yönlendirilmek yerine, kadınlar genelevlere satılıyordu. Kadınların ebeveynlerinden kalan mülk üzerinde hakları yoktu, boşanma hakları yoktu ve kendilerine ait bağımsız bir kimlikleri yoktu. Yalnızca kendi kimliklerine dayanarak vatandaşlık talep edemiyorlardı. Dolayısıyla bütün bu ayrımcılıklar, Halk Savaşı’nda kadınlar için bir alan açtı.
- Kadınların gerillaya katılmasının Maoist hareketin kendisini değiştirdiğini düşünüyor musunuz? Kadınlar yalnızca mücadeleye mi katıldı, yoksa mücadelenin amaçlarını ve örgütsel kültürünü de dönüştürdüler mi?
Kadınların gerilla hareketine katılımının Maoist harekete büyük bir görünürlük kazandırdığını söyleyebilirim. Bu katılım temel bir dönüşüm yarattı çünkü bütün aile yapısını harekete geçirdi, toplumsal cinsiyet ilişkilerinde devrimci bir değişim yarattı ve kadınların beden dilini değiştirdi. Böylece yaşama alternatif bir anlam kazandırdı: yeniden üretim yaşamından üretken yaşama, geri kalmış bir yaşamdan ileri bir yaşama, aşağı konumdan üstün konuma ve eski yaşam biçiminden yeni bir yaşam biçimine doğru bir geçiş yarattı. Maoist Parti bile kadınların gücünün kudreti karşısında şaşkınlığa uğradı. Kadınlar güçlüydüler, çok daha istikrarlıydılar ve çok daha dirençliydiler. Onların katılımı büyük ölçüde Dalitlerin, etnik grupların ve bölgesel toplulukların güçlenmesini de teşvik etti. Kadınlarının savaştığını görenler, “Neden biz de savaşmayalım?” diye düşündüler. Dolayısıyla kadınların katılımı birçok açıdan partinin tabanını genişletti. Yerel, ulusal ve uluslararası düzeyde bakıldığında Halk Savaşı, silah taşıyan kadınlarla özdeşleşti.
Bu durum, eski devletin de dört güvenlik kurumunun tamamında kadınları istihdam etmeye başlamasıyla sonuçlandı: sivil polis, silahlı polis, ordu ve istihbarat güçleri. Bununla da sınırlı kalmadı; bu durum sivil toplum kuruluşları (STK) üzerinde de dönüştürücü etkiler yarattı. Daha önce yalnızca eğitimlerle ve uygulamaya dönük olmayan faaliyetlerle sınırlı kalan bu kuruluşlardan birinin, hatırladığım kadarıyla, “beyaz kıyafet karşıtı” başarılı bir hareket başlattığını hatırlıyorum. Bu hareket kapsamında dul kadınlardan, eşlerinin ölümünün ardından bir yıl boyunca yasın simgesi olarak beyaz kıyafet giyme geleneğine karşı çıkmaları ve bunun yerine evli kadınların kıyafetinin rengi olan kırmızıyı giymeye cesaret etmeleri istendi.
- On yıl boyunca silahlı mücadele yürütmüş bir hareket açısından “artık siyasal çözüm zamanı” denilen eşik nasıl oluştu? Silahlı mücadeleden müzakereye geçmenin mümkün olduğuna sizi ne ikna etti?
Bu çok önemli. Monarşinin merkezi, bizim açımızdan “beyaz alan” ve uluslararası ilişkilerin merkezi olan Katmandu Vadisi’ni başarılı bir şekilde kuşattığımız bir dönem vardı. Ancak bunun uzun vadeli jeopolitik etkilerini göz önünde bulundurarak bir tür müzakere arayışı içindeydik. Öte yandan, monarşiyi destekleyen siyasi partiler, monarkın onların sınırlı yetkilerini de ele geçirmesi nedeniyle giderek daha fazla baskı altında kalıyordu. Devletin güvenlik güçleri de giderek artan bir baskı hissediyordu çünkü Maoist hareket artık ülkenin tamamına yayılıyordu. Bütün bunlar barış sürecinin başlamasına elverişli bir ortam yarattı. Nepal, dünyanın en yüksek nüfuslarına sahip iki dev ülke olan Çin ve Hindistan’ın arasında yer alıyor ve daha da önemlisi bu iki ülke birbirine karşıt iki ideolojiyi temsil ediyordu. Bu nedenle Nepal, uluslararası aktörler için uygun bir oyun alanı haline gelebilirdi. BM, UNMIN aracılığıyla; Hindistan ve bir ölçüde de Çin dolaylı olarak bir anlaşmaya varmamıza yardımcı oldu. Anlaşma şuydu: Maoistler çok partili sistemi benimseyecek, siyasi partiler ise cumhuriyet gündemini benimseyecekti. Barış süreci işte böyle başladı.
- Bir hareket barış görüşmelerine başladığında kendi tabanına ve gerillalara bunu nasıl anlatmalı? “Müzakere etmek mücadeleden vazgeçmek değildir” düşüncesi Nepal’de nasıl kuruldu?
Bu soru gerçekten çok ama çok önemli. Bakın, barış sürecine girdiğimizde Maoist hareketin merkezindeki liderler arasında barış sürecine ilişkin üç farklı çizgi vardı. Dr. Baburam Bhattarai’nin öncülük ettiği birinci çizgi, temel siyasi kazanımları koruyarak barış sürecinin başarıya ulaşmasından yanaydı. Kiran’ın öncülük ettiği diğer çizgi ise barış sürecine karşıydı ve bunu komünist hedef açısından bir geri adım olarak görüyordu. Üçüncü çizgide ise partinin başkanı Pushpa Kamal Dahal vardı. Parti içindeki çoğunluğu korumaya çalışarak Baburam’ın çizgisi ile Kiran’ın çizgisi arasında gidip geliyor ve orta bir pozisyonda duruyordu. Hatta bir keresinde, entegrasyon amacıyla kantonlarda tutulan Halk Kurtuluş Ordusu (PLA) üyelerine konuşma yaparken kameraya yakalandı. Onlara barış sürecinin hükümeti kandırmak için kullanılan bir aldatmaca olduğunu ve aslında komünizme ulaşmak için yeni bir devrime hazırlık yapıldığını söylüyordu. Bu video barış sürecini neredeyse tehlikeye attı. Bu kafa karışıklığı nedeniyle çok fazla zemin kaybettik. Dolayısıyla hareketin liderleri arasında farklı çizgilerin olacağının farkında olmalısınız. Benim önerim şu: Temel siyasi duruşunuz konusunda çok net olun ve ona bağlı kalın. Siyasi duruşunuzu bir kez ortaya koyduğunuzda ona sadık kalın. Bir çizgiden diğerine savrulmayın ve benimsediğiniz çizgiye bağlı olun. Eski ana akıma değil, yeni bir ana akıma dahil olduğunuzdan emin olun. Geri kalan her şey taktiktir.
- Tecrübelerden dolayı gerillalar ve destekçi halk açısından devlete güvenmek başlı başına ciddi bir sorun ve endişe alanı. Nepal’de müzakere sürecinde karşılıklı güven nasıl oluşturuldu?
Güven önemlidir ama güç dengesi de aynı derecede önemlidir. Bu nedenle barış sürecine girdiğimizde faaliyetlerimizi durdurmadık. Ancak faaliyetlerimizin niteliği değişti. Artık kamusal-açık alandaydık. Bu nedenle kitleleri kazanmak, onları dönüştürmek ve hedeflerimizi anlatmak için birçok yasal faaliyet yürüttük. Aynı zamanda monarşinin mağduru olan siyasi partilerle ilişkilerimizi de artırdık. Onlarla müzakereler yürüttük. Ancak şunu unutmayın: Nihayetinde sürecin ilerlemesini sağlayan temel siyasi çizgimiz, örgütsel gücümüz ve kitleleri harekete geçirme kapasitemizdi.
- Barış görüşmelerinin başarısında örgütünüz ile devlet dışındaki toplumsal ve siyasal aktörlerin rolü neydi?
Hareketimiz demokratik ve dönüştürücü olduğu, kaynakları ele geçirmeye dayanmadığı için yerel, ulusal ve uluslararası düzeyde birçok sivil hak aktivisti barış sürecine yardımcı olmak üzere yanımıza geldi. Halk Kurtuluş Ordusu (PLA) ile Nepal Ordusu’nun entegrasyon sürecini kolaylaştırdılar. Ancak Nepal Ordusu içindeki radikal yanlıları entegrasyonu engellemeye çalıştı. Hatta bir futbol etkinliğinde onlarla futbol maçı yapmayı teklif ettik. Ancak son anda Nepal Ordusu, PLA ile maç yapmaktan vazgeçti. Bu tarz faaliyetlerle bile yakınlaşmaya çalıştık.
- Hareketinizin gerillaları içerisinde kadınların oranının yaklaşık yüzde 30-40’a ulaştığı belirtiliyor. Buna rağmen 2006 barış görüşmelerindeki resmî müzakereciler ve anlaşmanın imzacıları arasında kadın yoktu. Kadınlar mücadelenin büyük bir parçasıyken barış masasından neden dışlandılar?
Evet, barış sürecinde kadınların yüzleri yoktu. Başlangıçta süreçte hiç kadın yer almıyordu. Ancak sivil toplumdan ve kadın örgütlerinden kadınların sürece dahil edilmesi yönünde talepler gelince, çok daha sonra Maoist Parti’nin o dönem Politbüro üyesi olan Pampha Bhusal sürece dahil edildi. Fakat onun katılımı neredeyse hiç fark edilmedi ve etkili de olmadı. Daha sonra Barış ve Yeniden Yapılanma Bakanı oldu. İlginç olan şu ki, BM’de kadınların barış ve çatışma süreçlerindeki deneyimlerinin dikkate alınması amacıyla Kadın, Barış ve Güvenlik (WPS) konusunda 1325 sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kararı (UNSCR 1325) 2000 yılında kabul edilmişti.
- Kadınların müzakere masasında bulunmaması, nihai barış anlaşmasının içeriğinde hangi eksikliklere yol açtı?
Maoist Parti’nin bile kadınları barış masasına göndermek konusunda o kadar ciddi ve kararlı olmadığını söyleyebilirim. Bu soruyu, partinin temel bir eksikliği üzerinden yanıtlamak isterim. Parti, ideolojik tartışmaların, siyasi tutumların ve formülasyonların belirleyici olduğu bir yerde kota sistemi olamayacağı gerekçesiyle Merkez Komite’de kadın kotası öngörmedi. Sanki kadınlar yalnızca savaşmak, kitleleri harekete geçirmek ve yönetimi yürütmek için önemliymiş, ideolojik gelişim söz konusu olduğunda ise daha az önemliymiş gibi davranıldı. Sanki siyasi iktidar hiyerarşisinde yer almaları gerekmiyormuş gibi.
- Süreçle birlikte gerillanın siyasete katılımı hem resmi olarak hem toplumsal alanda sizce barışın kalıcılaşmasına nasıl katkı sağlamış oldu?
Savaşçıların ve liderlerin parlamentoya, yerel yönetimlere, kamu kurumlarına veya güvenlik yapılarına katılımının barışın sağlamlaşmasına katkıda bulunduğunu söyleyebilirim. Örneğin, bana Fiziki Planlama ve Bayındırlık Bakanlığı görevi verildiğinde PLA kantonlarındaki altyapının geliştirilmesi ve gerekli hizmetlerin sağlanmasıyla ilgilenmek zorundaydım. Bu nedenle PLA kamplarında bütün altyapının ve tüm hizmetlerin onlara ulaşmasını sağladım. Ancak kabine içinde bunun için çok mücadele etmek zorunda kaldım. Çünkü kabinemizin başında Nepal Kongresi vardı ve onların bazı üyeleri bu barış sürecinden pek memnun değildi. Bu nedenle çok fazla oyalama, tereddüt ve itirazla da karşılaştım. Gerekli kaynakları alabilmek için bunlara karşı sürekli mücadele etmek zorunda kaldım. Bugün de eski savaşçıların ve birçok liderin yönetimin üç kademesinde, yani federal, eyalet ve yerel düzeyde çalıştığını ve görevlerini yerine getirdiğini görebilirsiniz.
- Siz bunun kişisel olarak da çok güçlü bir örneğisiniz: Yeraltında aranan bir Maoist yöneticiyken 2007’de bakan oldunuz. İlk kez resmi faaliyete başladığınızda ne hissetmiştiniz?
İlk kez bakan olduğumda iki açıdan da kendimi büyük bir baskı altında hissettim. Bir yandan devrim sırasında vaat ettiklerimizi hayata geçirme sorumluluğu vardı. Diğer yandan ise son derece yaygın olan yolsuzlukla mücadele etmek zorundaydım. Kendi yöntemimle üç düzeyde mücadele ettim. Siyasi düzeyde, eski ana akıma değil, yeni bir ana akıma dahil olmak için geldiğimizi savunuyordum. Politika düzeyinde ise kendi bakanlığım olan Fiziki Planlama ve Bayındırlık Bakanlığı’nda, yabancıların oluşturduğu Seven Trend Su Yönetimi Komitesi’nin lağvedilmesi için mücadele ettim ve onun yerine Katmandu Vadisi’nde kamu-özel ortaklığı (PPP) modeli altında su temini ve dağıtımını sağlamak üzere yerel bir kuruluş olan Kathmandu Upatyaka KhanePani Limited’in (KUKL) kurulmasını başarıyla sağladım. Uygulama düzeyinde ise sayısız mücadele verdim. Örneğin, Katmandu’daki su kıtlığının giderilmesi için kendi bakanlığımızın kaynaklarını kullanabilmek amacıyla Maliye Bakanı’yla mücadele etmek zorunda kaldım. Benim açılışını yapmam gereken yolların açılışını başka bakanlıklardan bakanlar yapmak üzereydi. Bu nedenle kendi yetki alanımı savunmak zorunda kaldım ve bu tür müdahaleler devam ederse projeleri tamamen durdurmakla tehdit ettim. Sadece hükümet düzeyinde değil, kendi parti merkezime karşı da mücadele etmek zorunda kaldım. Dalit kastına mensup bir erkek lider, benim kadın olduğum için Kadın, Çocuk ve Sosyal Refah Bakanlığı’nı üstlenmem gerektiğini söyleyerek Fiziki Planlama ve Bayındırlık Bakanlığı’nı kendisinin alması konusunda ısrar etti. Ben de ona, “Ezilen bir kasttan geldiğin için sosyal refah meselesini sen üstlenmelisin” diye karşılık verdim. Bu mücadeleyi kazandım.
- Savaş ve entegrasyon sürecini yaşamış biri olarak sizce ulus devlete katılmak ile onu demokratikleştirmek arasında nasıl bir fark var?
Devlete katılmak ile devleti demokratikleştirmek arasında büyük bir fark vardır. Devleti demokratikleştirmeden de devlete katılabilirsiniz. Dünyada bunun pek çok örneği var. Devletin demokratikleştirilmesi, birçok iniş ve çıkışın yaşandığı, devam eden bir süreçtir. Oysa devlete katılmak tek başına büyük bir mesele değildir. Bu katılım dönüştürücü bir siyaset için de muhafazakâr bir siyaset için de şirket çıkarlarına dayalı bir siyaset için de olabilir.
- Nepal barış süreci yalnızca silahların bırakılmasıyla sonuçlanmadı; monarşi kaldırıldı ve ülke federal demokratik cumhuriyete dönüştü. Çatışmanın ortaya çıkmasına neden olan siyasal ve toplumsal sorunlar çözülmeden yalnızca silahların bırakılması sizce “barış” olarak adlandırılabilir mi?
Kesinlikle hayır. Asıl mesele nasıl bir barışa ulaşmak istediğinizdir. Ölümden başka hiçbir şeyin olmadığı, yalnızca sessizliğin hâkim olduğu bir “mezarlık barışı” mı istiyorsunuz? Yoksa devrimden sonra, uğruna kanınızla ve canınızla mücadele ettiğiniz siyasi hedefleri ve politikaları hayata geçirebilmenizin koşullarını yaratan bir barış mı? Benim sözünü ettiğim barış, mücadeleyle elde edilen kazanımların hayata geçirilebilmesi için gerekli istikrarın yaratıldığı ve uğruna mücadele ettiğiniz siyaseti uygulamayı düşleyebildiğiniz bir barıştır.
- Bugün Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın çağrısı ile Türkiye’de Kürt meselesinin barışçıl ve demokratik çözümüne ilişkin yeni bir süreç yürütülüyor. Nepal deneyiminden hareketle, Türkiye’de yürütülecek bir süreçte kadınların müzakere mekanizmalarında doğrudan temsil edilmesi neden önemli olur?
Nepal örneğinde, kadınların barış masasına dahil edilmemesinin sonuçlarını bugün de görüyoruz. Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu (TRC) ile Zorla Kaybedilen Kişileri Araştırma Komisyonu (CIEDP) ile ilgili meselelerin hâlâ çözüme kavuşturulamamış olmasının nedenlerinden biri, kadınların barış sürecine dahil edilmemesidir.
- Nepal’deki gerillalar parlamentoya, hükümete ve farklı kamusal yapılara katıldı. Türkiye’de bugün en önemli tartışmalardan biri de silah bırakan PKK gerillalarının geleceği. Döneceklerin siyasal ve toplumsal hayata katılması nasıl bir katkı sağlar?
İster bir proje, ister kurumsal bir yapı, isterse yönetim süreci olsun, hiçbirinde yol kolay ve pürüzsüz değildir. Her zaman zorluklar ve fırsatlarla karşı karşıya kalırsınız. Hele ki devrimden evrim-dönüşüm sürecine geçiyorsanız, mücadelenizi hem stratejik hem de taktiksel bir biçimde yürütmek zorundasınız. PKK’nin daha fazla savaşçısı ve lideri yeni ana akım siyasi sürece dahil edilirse, Türkiye’de istikrarın, kapsayıcılığın ve ilerlemenin sağlanma ihtimali daha yüksek olacaktır. Türkiye’nin stratejik ve jeopolitik konumunu göz önünde bulundurduğumuzda, anlamlı ve istikrarlı yeni bir açılımın ve yeni bir diyaloğun Türkiye’nin dünyadaki imajını güçlendireceğini umuyoruz.
- Peki, bugünden geriye baktığınızda, “Bunu 2006’da bilseydik farklı yapardık” dediğiniz en önemli şey nedir?
Eğer 2006 yılında barış sürecinin gerçekten bir sonuca ulaşacağını ve bizi yeni bir siyasal döneme taşıyacağını yeterince bilseydik, öncelikle partimizdeki temel siyasi liderlerin barış sürecinin önemi konusunda ortak bir görüşe sahip olmalarını sağlardık. Cumhuriyetçi, demokratik, federal ve laik bir ülke hedefi konusunda parti içinde ortak ve net bir siyasi çizgi oluştururduk. Seçimler yoluyla yönetime geldikten sonra ise yalnızca siyasi sürece katılmakla yetinmez, elde ettiğimiz siyasi ve kapsayıcı toplumsal kazanımları kalıcı hale getirebilmek için ekonomik bir devrime yönelirdik. Yani barış sonrasında nasıl bir ülke inşa edeceğimize ve elde ettiğimiz kazanımları nasıl sürdüreceğimize daha hazırlıklı olurduk. Aynı şekilde, barış masasında yer almaya hazır kıdemli kadın liderlerimizin olmasını sağlardık. Kadınların mücadelede üstlendikleri güçlü role rağmen barış masasındaki eksikliklerini giderecek şekilde onları bu yeni döneme hazırlardık. Liderlerimizi de barış sonrasındaki dönemin gerektirdiği yeni bilgi ve becerilerle donatırdık. Böylece Nepal’i, komşularımız Hindistan ve Çin ile karşılaştırılabilecek düzeyde, gelişen demokratik cumhuriyete, federal ve laik modern bir devlet haline getirebilmek için daha hazırlıklı olurduk.
- Sizce barış süreçleri hangi noktadan sonra geri döndürülemez hale gelir? Silahların bırakılması mı, anayasal değişiklikler mi, yoksa toplumun sürece sahip çıkması mı belirleyicidir?
Barış sürecinin geri döndürülemez hale gelmesinde belirleyici unsur, devrimin kazanımlarıyla birlikte tamamlanmış olması durumunda Meclis aracılığıyla yeni bir anayasanın yapılmasıdır. Eğer devrim yarım kalmışsa, köklü anayasal değişiklikler yapılmalıdır. Eğer söz konusu olan bir devrim değil de kitlesel bir halk ayaklanmasıysa, yasal reformların gerçekleştirilmesi gerekir. Siyasi ve toplumsal kazanımlar elde edildikten sonra silah bırakma meselesi artık teknik bir mesele haline gelir.
Melek Avcı / JINNEWS









