Londra’daki Barış ve Demokratik Entegrasyon Konferansı’nın ikinci gününde Kürt meselesinin geleceği, silahlı mücadeleden demokratik siyasete geçiş tartışıldı. İlk barış grubunda yer alan Yüksel Genç, ‘Barış yalnızca silahların susmasıyla tamamlanmıyor. Silahların susması sadece bir dönemi başlatıyor’ dedi
İngiltere’nin başkenti Londra’daki Barış ve Demokratik Entegrasyon Konferansı’nın ikinci gününde devam etti. Bu günkü oturumlarda Kürt meselesinin geleceği, mücadele ve çözüm süreçlerini doğrudan deneyimleyen isimler tarafından tartışıldı.
İkinci günün ilk oturumu olan “Post Conflict Kurdish Democratic Politics” (Çatışma Sonrası Kürt Demokratik Siyaseti) başlıklı panelde İmralı Sekretaryası üyeleri Veysi Aktaş, Çetin Arkaş, Kürt Kadın Hareketi’nden Nesrin Akgül ve Birinci Barış Grubu Üyesi Yüksel Genç gibi isimler yer aldı. Gazeteci Tuğçe Tatari’nin moderatörlüğünü yaptığı oturumda, silahlı mücadeleden demokratik siyasete geçiş, geçiş süreçleri deneyimleri, hukuki güvence, İmralı’daki koşullar ve kadınların yeni dönemdeki rolü ele alındı.
İkinci günün açılışında konuşan siyasetçi Serpil Kemalbay ise Kürt siyasi hareketinin yeni ve farklı bir mücadele yolunun önünü açmaya başladığını söyledi. Barışın yalnızca silahların susması olmadığını belirten Serpil Kemalbay, ortak yaşamın siyasi irade ve güçlü hukuki güvenceler üzerine kurulması gerektiğini vurguladı.
İlk barış grubundan Yüksel Genç: Hukuki güvence olmadan süreç kırılgandır
İlk barış grubunda yer alan Yüksel Genç, 1999 yılında silahsızlanma ve siyasal alana geçiş yönünde yapılan çağrıyı hatırlatarak, o dönemde barış ihtimalinin güçlenmesi için Kürt hareketinin adım attığını, kendilerinin silah bıraktıklarını anlattı.
Yüksel Genç, aradan geçen yılların ardından bugün yeniden demokratik siyaset, hukuk ve silahsızlanmanın konuşulduğuna dikkat çekerek, Kürt meselesinin çözümünün güvenlik politikalarının ötesinde ele alınması gerektiğini söyledi.
Yüksel Genç de geçmiş deneyimlerden hareketle silahsızlanma ile demokratik siyasete geçiş arasındaki hukuki boşluklara dikkat çekti. 2009 yılında Türkiye’ye gelen 34 kişilik grubun yaşadıklarını anlatan Yüksel Genç, ilk aşamada 29 kişinin serbest bırakıldığını, 5 kişinin mahkemeye sevk edildiğini ve sonuçta herkesin serbest kaldığını; ancak daha sonra 34 kişiden 30’u hakkında farklı yargılama ve tutuklama kararlarının gündeme geldiğini söyledi. Yüksel Genç, bu deneyimin siyasi irade ile hukuki güvencenin aynı şey olmadığını ortaya koyduğunu belirterek, “Bütün bunlar hukuki güvenceye konulmadığı sürece süreç kırılgandır” dedi.
Silah bırakan insanların ertesi gün neyle karşılaşacaklarının önceden bilinmesi gerektiğini vurgulayan Yüksel Genç; nerede yaşayacakları, nasıl çalışacakları, eğitimlerini nasıl sürdürecekleri, sosyal hayata nasıl dönecekleri ve demokratik siyasete hangi koşullarda katılacakları gibi soruların yanıtsız bırakılamayacağını söyledi.
Silahsızlanmanın her aşamasının açık bir hukuki karşılığı olması gerektiğini belirten Yüksel Genç, barışın yalnızca silahlı mücadelede bulunmuş insanların geleceğiyle sınırlı olmadığını; ifade özgürlüğü, siyasi temsil, yerelde söz hakkı, kültürel haklar ve sivil toplum alanını da kapsaması gerektiğini ifade etti.
Yüksel Genç, geçmiş deneyimlerden çıkardığı sonucu şu sözlerle özetledi: “Barış yalnızca silahların susmasıyla tamamlanmıyor. Silahların susması sadece bir dönemi başlatıyor.”
Veysi Aktaş: Şiddet terk edilmelidir
Panelin soru-cevap bölümünde silahların bırakılması ve öz savunma tartışmasına da değinen İmralı Sekreteryası’ndan Veysi Aktaş, Abdullah Öcalan’ın Kürt meselesinin dört parçada demokratik yöntemlerle çözülmesinden yana olduğunu söyledi.
Aktaş, demokratik siyaset kanallarının açık olmasının belirleyici olduğuna işaret ederek şu ifadeleri kullandı: “Eğer demokratik siyaset yolları açıksa şiddetin yeri yoktur. Kesinlikle şiddet terk edilmelidir. Başkan Abdullah Öcalan’ın görüşü bu.”
Mevcut yasal ve siyasal koşullara da dikkat çeken Aktaş, Kürtlerin kimlik ve özgürlüklerinin hukuki güvenceye kavuşturulması ve demokratik siyaset imkanlarının geliştirilmesi gerektiğini belirtti.
Arkaş, İmralı’daki deneyimlerini anlattı
İmralı Sekretarya Üyesi Çetin Arkaş ise cezaevi yaşamı ve İmralı’daki deneyimlerini anlattı. Yaşamının beşte üçünden fazlasını cezaevinde geçirdiğini belirten Arkaş, kendisinin bu konuda istisna olmadığını söyledi. Abdullah Öcalan’ın 1999’da İmralı’ya götürülmesini kendisinin de cezaevindeyken öğrendiğini anlatan Arkaş, 2015 yılında çözüm arayışlarının sürdüğü bir dönemde İmralı’ya gönderilen beş siyasi tutukludan biri olduğunu belirtti. İmralı’ya götürüldüklerinde süreç nedeniyle koşulların değişmiş olabileceğini düşündüklerini ancak adadaki yaşam koşullarında önemli bir değişiklik görmediklerini anlatan Arkaş şöyle konuştu: “16 metrekarelik hücrelerimizde günün 23 saati bir başımızdaydık. Güya bize sekreter yardımcısı deniyordu.”
Abdullah Öcalan’ın günün yalnızca bir saatinde bir araya gelebildiklerini belirten Arkaş, bu görüşmeler sırasında yanlarına kâğıt ve kalem almalarına izin verildiğini söyledi.
Toplam 33,5 yıllık cezaevi yaşamının 9 ay 10 gününü İmralı’da geçirdiğini söyleyen Arkaş, adadaki koşulları şöyle anlattı: “Tek bir gün ailemle telefonla görüşme imkânım olmadı. Tek bir gün avukatlarımla görüşme imkânım olmadı. Tek bir sefer ailemin beni ziyarete gelme koşulları söz konusu olmadı.”
Diğer cezaevlerinde sınırlı da olsa telefon, aile ziyareti, mektuplaşma, avukatla görüşme ve diğer tutsaklarla bir araya gelme imkanlarının bulunduğunu belirten Arkaş, İmralı’da bunların uygulanmadığını söyledi. Yeni bir siyasi süreçten söz edildiği bir dönemde İmralı koşullarının da değiştirilmesi gerektiğini savunan Arkaş, Önder Apo’nun müzakere yürütebilmesi için gerekli iletişim imkanlarına sahip olması gerektiğini ifade etti.
‘Boş havuzda yüzmem isteniyor’
Arkaş, Abdullah Öcalan’ın içinde bulunduğu koşulları kendilerine şu benzetmeyle anlattığını aktardı: “Boş havuzda yüzmem isteniyor. Boş havuzda yüzülemiyoruz. Havuzun suyla dolması lazım.”
Arkaş, “Nasıl doldurulacak bu havuz?” diye sorarak, Abdullah Öcalan’ın istediği kişilerle görüşebilmesi, siyasi hareketiyle temas kurabilmesi ve yüz yüze konuşabilmesi için gerekli koşulların yaratılması gerektiğini söyledi.
Abdullah Öcalan’ın sıradan bir hükümlü olarak ele alınamayacağını savunan Arkaş, Türkiye’nin yanı sıra Suriye, Irak ve İran’daki Kürt siyasal alanı üzerindeki etkisine işaret etti.
Ortadoğu’da büyük değişimlerin yaşandığı bir dönemde Abdullah Öcalan’ın mevcut koşullar altında kapsamlı bir süreç yürütmesinin beklenmesini eleştiren Arkaş, “Bu şartlarda süreci yürütmesini beklemek çok ahlaki de değil, sonuç alıcı da değil” dedi.
Arkaş, İmralı’daki müzakere koşullarının düzeltilmesi ve Abdullah Öcalan’ın gerekli görüşmeleri gerçekleştirebilmesinin önünün açılması gerektiğini söyledi.
Suriye’deki gelişmelere dair soruyu yanıtladı
Arkaş, soru-cevap bölümünde Suriye’deki gelişmeler ve Abdullah Öcalan’ın DSG-Şam görüşmelerindeki rolüne ilişkin soruyu da yanıtladı. Bildiği kadarıyla Abdullah Öcalan’ın çatışmaların daha fazla derinleşmesini önlemeye yönelik girişimlerde bulunduğunu belirten Arkaş, Suriye’nin çok kültürlü, çok kimlikli ve farklı inançlardan toplulukların yaşadığı bir ülke olduğunu söyledi.
Bu gerçekliğin tekçi bir modele zorlanamayacağını belirten Arkaş, durumu şu benzetmeyle anlattı: “42 numara büyüklüğündeki bir ayağa 35 numara bir ayakkabıyı zorla giydirmeye çalışırsanız, önce bu ayak müthiş bir sancı çeker. Sonra bu ayakta başlayan sancı tüm vücuda yayılır.”
Arkaş, farklı kimlikleri tek bir potada eritmeye çalışmanın geçmişten ders çıkarmamak anlamına geldiğini söyledi.
Entegrasyonun kimliklerden vazgeçmek olmadığını vurgulayan Arkaş şöyle devam etti: “Entegrasyondan kastedilen bu değil. Entegrasyon demokratik devlet modeli. Demokratik yapı.”
Arkaş ardından, “Kendini inkâr ederek, kendi varlığını yok sayarak neden bir yapıya evriliyoruz?” diye sordu. Kadın özgürlüğünü de Abdullah Öcalan’ın temel yaklaşımının bir parçası olduğunu ifade eden Arkaş, kadınları yaşamın dışına iten ya da kültürleri, inançları ve kimlikleri yok sayan tekçi bir modelin çözüm oluşturamayacağını savundu.
Nesrin Akgül: Kürt kadını kendi ideolojik ve politik hattını geliştirdi
Kürt Kadın Hareketi adına konuşan Nesrin Akgül ise Kürt kadın hareketinin tarihsel ve siyasal deneyimini anlattı. Kürt kadın hareketinin güçlü bir tarihsel ve toplumsal hafızaya sahip olduğunu belirten Nesrin Akgül, hareketin Kürt özgürlük mücadelesi içerisinde kendi ideolojik ve politik hattını geliştirdiğini söyledi. Hareketin zaman içerisinde yalnızca Kürt coğrafyasıyla sınırlı kalmayan evrensel bir karakter kazandığını ifade eden Nesrin Akgül, kendilerini aynı zamanda “Özgür Kadın Hareketi” olarak tanımladıklarını belirtti.
Kadın sorununu yalnızca devletle ilişkili bir mesele olarak ele almadıklarını söyleyen Nesrin Akgül, erkek egemen sisteme karşı mücadeleyi, özgür ve eşit yaşam arayışını ve kadınların kendi özerk örgütlenmelerini temel mücadele alanları arasında sıraladı.
Kadınların siyasal alandaki örgütlenmesine ve eşbaşkanlık sistemine de değinen Nesrin Akgül, kadınların kendi kimlikleri ve örgütlülükleriyle siyasal mücadelede yer almalarının önemini vurguladı.
Nesrin Akgül, gelinen aşamada kadın hareketinin barış yaklaşımını şu sözlerle dile getirdi: “Artık barışa ihtiyacımız var diyoruz. Savaşın en fazla bedelini ödeyen olarak çözüm arıyoruz.”
Nesrin Akgül, barış ve müzakere süreçlerinde kadınların kendi kimlikleri, bakış açıları ve ihtiyaçlarıyla özne olarak yer almaları gerektiğini söyledi.
Amed Dicle: Devlet karar vermeli
Gazeteci Amed Dicle ise, Kürtlerden silahların devre dışı bırakılmasının istenmesi ile demokratik siyaset alanındaki sınırlamalar arasındaki çelişkiye dikkat çekti. Kürtlerin siyaset yapmasının istendiğini ancak siyasal olarak güçlenmelerinin de sınırlandırıldığını belirten Dicle, “Devlet aklı şu anda gerçekten Kürtlerin silahlı mücadele yürütmesini mi istiyor, yoksa siyasi mücadele etmesini mi istiyor?” diye sordu.
Bu konuda verilecek kararın sürecin seyrini de belirleyeceğini ifade eden Dicle, silahın tümden devre dışı kalmasının demokratik siyaset alanında atılacak adımlarla bağlantılı olduğunu söyledi.
Doç. Dr. Serhun Al: Süreç yeni başlıyor
Doç. Dr. Serhun Al ise mevcut süreci bölgesel ve küresel gelişmeler çerçevesinde değerlendirdi. Dünyanın birçok bölgesinde savaşların sürdüğü bir dönemde Türkiye’de barışın konuşulmasını önemli bulan Al, eleştiri ve eksikliklerine rağmen mevcut süreci “değerli, önemli ve tarihsel” olarak nitelendirdi.
2013-2015 döneminde Akil İnsanlar Heyeti aracılığıyla toplumun farklı kesimlerinin sürece dahil edildiğini hatırlatan Al, mevcut sürecin ise şimdiye kadar daha çok devlet yetkilileri ile Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan arasında üst düzey bir zeminde ilerlediğine dikkat çekti.
“Neden şimdi?” sorusunun önemli olduğunu belirten Al, jeopolitik dengelerin yanı sıra ekonomik ve iç siyasi faktörlerin de sürecin ortaya çıkışında değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.
Mevcut aşamanın bir sonuç değil başlangıç olduğunu vurgulayan Al, bundan sonraki dönemde Kürt demokratik siyasetinde diplomasi ve müzakerenin daha fazla önem kazanacağını ifade etti.
Al, “Bu başlangıç. Bu sürecin sonucu değil. Kesinlikle başlangıç. Asıl mesele, asıl mücadele şimdi başlıyor” diye konuştu.
Kaynak: MA









