Türkiye’de kültürün, sanatın ve siyasetin egemenler tarafından güdümlendirildiği, buna karşı duran muhalif unsurların sindirilmeye çalışıldığı bilinen bir gerçektir. Adına popüler kültür ya da kitle kültürü denen benzeştirici ve yozlaştırıcı kültür artık uyuşturma sanayisinin bir kolu haline gelmiş durumda. Buradaki ideolojik işlev, gerçek yaşamdan kopmuş, kendine ve dünyasına yabancılaşmış yığınlar oluşturmak ve onları istediği biçimde yönlendirmek ve yönetmek olmuştur hep.
Şunu en başta söylemekte yarar var: Benzeştirme bazen entegrasyon adı altında baskın bir kültürün veya düşünce kalıbının daha zayıf konumda olan değerleri kendi potasında eritmesidir. Bu da asimilasyonun farklı bir versiyonudur. Bu süreç her zaman kaba bir zorlamayla gerçekleşmez; günümüzde modern dünyanın sunduğu cazip ambalajlar ve medya vasıtasıyla ‘gönüllü bir uyum’ adı altında da karşımıza çıkar.
Eğer benzeştirme dışarıdan gelen bir baskı ya da çekim ise, yozlaştırma bir yapının kendi içinden çürümesidir. Yozlaştırma; bir kültürün, dilin, geleneğin ya da kurumun temel niteliklerini, anlamını ve kalitesini kaybetmesi durumudur.
Benzeştirme ve yozlaştırma, bizi biz yapan değerleri sessizce elimizden alan iki büyük tehdittir. Kendi dilimize, sanatımıza, tarihimize ve insani değerlerimize sahip çıkmak, sadece geçmişe duyulan bir özlem değil; geleceğe bırakabileceğimiz en kıymetli mirastır.
***
Teknolojik gelişme uygarlığın göstergesi, insanlığın başarısıdır. Teknolojik gelişmelere karşı durulmaz. Hedef, gelişmelere sırt çevirmek değil, bu gelişmeleri toplumun yararına kullanma olmalıdır. Sorun, insan ile bu ürettiği araç-gereçler arasındaki ilişkidedir. İnsan yarattığı görsel-işitsel araçlara köle mi olacaktır, yoksa onları kendi emrine alıp daha iyi, daha güzel bir toplum için mi kullanacaktır? Türkiye’deki durum, bu soruya iyimser yanıtlar vermemizi önlüyor.
Kendine sunulanı olduğu gibi kabul etme, eleştirisiz ve tartışmasız bir ortamın düşünmeyen, yargılamayan özneleri haline dönüştürülen insanlarda; dergilerde, reklamlardaki dizilerdeki ünlüler gibi giyinme, onlar gibi bir yaşam sürme sevdasına kapılma hisleri oluşturmaktadır.
Özetle; görsel medya aracılığı ile yaygınlaştırılan bu kültür kullan-at psikolojisini kışkırtmakta, ayrıca kendi gerçeklerinden uzaklaştıran ve uyuşturan bir afyon görevi ve işlevi görmektedir.
Bu salgın hemen tüm toplumlarda bütün sınıf ve katmanlar için geçerli hale gelmiştir. İnsanın anlamını ve işlevini kavrayamadığı bir ortamda yaşıyor olması, onu her gün biraz daha ezip silmekle kalmıyor, toplumsal ilişkileri güç anlaşılır bir duruma da büründürüyor. Yabancılaşma olgusunun üstüne egemenlerin tek tip insan yaratma girişimlerini de eklediğimizde; çağımız insanı düşünmeyen, duymayan, sevmeyen bir robota dönüşüyor.
***
Ciddi değer kayıplarının yaşandığı etik kavramının anlamını yitirdiği bu sistemde tüketim kültürleri kendine geniş bir yaşam alanı buluyor ne yazık ki… Günümüzdeki hakim anlayış, kendi kokuşmuşluğunu sürdürmek için ya değerleri tümden yok ediyor ya da değerlerin taşıdığı anlamın içini boşaltıyor… İnsani duyarlığa yakışan ve aslolan, bize yitirilmeye çalışılan değerlerimize, yüreğimiz, beynimiz ve duruşumuzla sahip çıkmak olacak.
İnsanın kendisine sunulan hazır kalıplardan öteye giderek düşünülebilmesi, görünenin ötesi ve geçebilmesi; önyargılardan, şablonlardan kurtulabilmesine bağlıdır. Böyle bir duruşta, çıkar ve korkulara göre olan-biteni çarpıtmama yeteneğini geliştirmek vazgeçilmez koşuldur. Bu tür bir duyarlılık hem birey olarak kendimizin hem de toplumun yararını gözeten bir yaklaşımdır.
Unuttuğumuz ya da bilmediğimiz bir gerçek var ki, o da her şeyin bize sunanlardan ibaret olmadığı gerçeğidir. Bize sunulanlarla yetinmeyip gerçeği aramak için bir yolculuk başlatsak, görünenin ya da bize sunulanın ne kadar aldatıcı olduğunu hemen anlayacak ve oynanan bu oyunun birer figüranı olmak yerine; soran, sorgulayan ve eyleyen bir özne olacağız. Bu oyunları bozmanın başkaca bir yolu yoktur.









