Önce Kürt kentlerindeki, şimdilerde Türkiye genelinde muhalefetin yönetiminde olan belediyeler neden hedefte? Bu sorunun cevabı “Kürtlere yapıldığında neredeydiniz, bak sizin de başınıza geldi” cümlesindeki acı dersi ve vasat kıyası tekrarlamakla elde edemeyiz. İki olguyu birlikte düşünmemiz gerekiyor.
İlk olgu sömürgeden ana karaya tahakküm transferi… Susan Buck-Morss, Hegel, Haiti ve Evrensel Tarih başlıklı çalışmasında, modern Avrupa düşüncesinin ve kapitalist dünyanın oluşumunu, kölelik ve sömürgecilik tarihinden yalıtarak anlamanın mümkün olmadığını gösterir. Bu çerçevede, Manchester’ın fabrikaları ile sömürgelerdeki pamuk plantasyonları arasındaki ilişki, hammaddenin ve sermayenin dolaşımından ibaret değildir; yönetim tekniklerinin ve tahakküm stratejilerinin de birbirine bağlandığı bir tarihtir. Ana karadaki fabrika, plantasyonun taklit edildiği bir tahakküm mekânı olarak kurgulanır.
Plantasyon ile fabrika birbirini besleyen ve aynı tahakküm mantığı içinde işleyen yönetim biçimleridir. Plantasyonun mekânı olarak sömürge, bu anlamda ana karada henüz bütünüyle olağanlaştırılmamış iktidar tekniklerinin sınandığı, geliştirildiği ve kurumsallaştırıldığı bir siyasal laboratuvardır. Fakat laboratuvarda sınanan teknik, zamanla laboratuvarın duvarlarını aşar. Önce belirli bir coğrafyada istisna olarak uygulanır; ardından tekrarlanarak olağanlaştırılır, farklı kurumlara uyarlanır ve nihayet daha geniş bir toplumsal alanda yönetme aracına dönüşür. Bu kapsamda, 2016’dan itibaren başlayan kayyım uygulamaları, 2019 yerel seçimlerinin ardından devam etti; 2024’te ise Esenyurt ve Ovacık gibi CHP’li belediyelere yapılan atamalarla, kayyım siyaseti Kürt siyasi hareketinin kazandığı belediyelerin ötesine taşındı. Kürt kentlerinde test edilen yönetim tekniği ülke sathına yayıldı. Muktedirin yönetim repertuarına eklendi. Böylece kayyım mantığı sadece belediyelerle de sınırlı kalmadı. Medya kuruluşları, şirketler ve farklı kurumsal alanlara yayıldı.
İkinci olgu yönetim tekniği ve tahakküm stratejilerindeki yayılmanın nasıl anlamlandırıldığı ve siyasal alanı nasıl biçimlendirdiğiyle ilgilidir. Başka bir deyişle, mesele yalnızca tahakkümün nasıl işlediği değil, işleyen tahakkümün hangi düşünsel çerçeveler içinde kavrandığı ve bu çerçevelerin hangi siyasal sonuçları ürettiğidir. Belediyelerin hedef alınmasını otoriterleşmenin ivmesine işaret eden bir gelişme olarak değerlendirmek mümkündür. Ancak bu gelişmeyi yalnızca otoriterleşmenin görünür sonuçları üzerinden betimlemek, sonuçlardan hareketle yeni sonuçlar üreten ve giderek kendi siyasal pozisyonunu bu döngü içinde kuran bir düşünme biçimi olarak yorumlanabilir. Belediyelere kayyım atanmasını otoriterleşmeyle ilişkilendirmek, bu otoriterleşmeyi Erdoğan’ın şahsında çerçevelemek, kendi başına yanlış bir çıkarım değildir. Sorun, tahakkümün bir kişinin şahsında kişiselleştirilmesi, onu mümkün kılan mekanizmaların ve bu mekanizmaların farklı siyasal dönemlerde yeniden üretilebilme koşullarının gözden kaçırılması riskinin ortaya çıkmasıdır. Erdoğan’ı desteklemek ve Erdoğan’a karşı olmak, giderek bütün siyasal meseleleri anlamlandırmanın ve siyasal alanı taksim etmenin başlıca ölçütüne dönüşür. Bu karşıtlık, yerel demokrasi, seçme ve seçilme hakkı, sandığın meşruiyeti gibi Erdoğan-Anti Erdoğan ayrımını aşabilecek ve toplumun çok farklı kesimlerini ortak bir zeminde buluşturabilecek demokratik meşruiyet odaklarının siyasal kamplaşma içinde araçsallaştırılmasına zemin hazırlar. Böylece demokratik hakların savunusu, kendi başına bir ilke ve ortak yaşamın koşulu olarak değil, belirli bir siyasi lidere karşı ya da onun lehine konumlanmanın bir aracına dönüşme riski taşır. Bu da hem tahakküm stratejilerini hem de yönetim tekniklerini eleştirel değerlendirmeye tabi tutmayı anlamsızlaştırır.
Bu bağlamıyla yaşananları anlamlandırabilmek için yalnızca sonuçlara değil, bu sonuçları ortaya çıkaran nedenlere dönmek gerekir. Sömürgeden ana karaya transfer edilen tahakküm stratejilerinin hangi koşullarda devreye koyulduğunu, hangi toplumsal ve siyasal gelişmeleri kesintiye uğratmayı amaçladığını tartışmak gerekir. 2016 yılında ilk kayyımlar atandığında, kimi AKP’liler bu uygulamaları devletin alışageldik zor politikalarından biri olarak değil, devletin siyasal duruma ilişkin muhasebesinin ve kısa vadeli çözümlere yönelmesinin göstergesi olarak değerlendiriyordu. Bu değerlendirmeye göre Kürt siyasi hareketi, 1999’dan itibaren belediye sayısını ve yerel yönetim faaliyetlerini artırdıkça genel siyasetteki oylarını ve nüfuz alanını da genişletmişti. Buradaki mesele, Kürt siyasetinin yerel yönetimleri toplumsal destek üretmenin, siyasal ilişkiler kurmanın ve kendi siyasetini toplum içinde kökleştirmenin düzlemlerine dönüştürmesiydi. Yerel yönetimler, bu anlamda, yalnızca kamu hizmetlerinin sunulduğu idari birimler değil, siyasal rızanın üretildiği alanlardı. Bu durum, Gramsciyen anlamda hegemonya kavramıyla açıklanabilir: Bir siyasal hareketin gücü, yalnızca oy oranıyla değil, toplumsal desteği örgütleme ve kendi siyasal yönelimini toplum içinde kabul edilebilir kılma kapasitesiyle de ölçülür. Dolayısıyla iktidar açısından sorun, yalnızca belirli belediyelerin muhalif bir siyasi hareket tarafından yönetilmesi değildi; bu belediyelerin iktidara alternatif bir toplumsal rıza zemini oluşturabilmesiydi. Kayyım uygulaması bu açıdan değerlendirildiğinde, yalnızca bir zor politikası değil, alternatif bir siyasal meşruiyetin gelişmesini engellemeye yönelik sistematik bir müdahale olarak da okunabilir. Seçilmiş yöneticilerin görevden alınması ve yerel iradenin işlevsizleştirilmesi, yalnızca mevcut yönetimi değiştirmiyor; o yönetimin toplumla kurduğu ilişkileri ve gelecekteki siyasal gelişme imkânlarını da kesintiye uğratıyordu. Zor, böylece yalnızca itaat sağlamanın değil, iktidara alternatif olabilecek siyasal ilişkileri zayıflatmanın da aracına dönüşür. Türkiye genelindeki belediyelerin hedefe alınmasında görüldüğü gibi…
Muhalefetin yerel yönetimlerine dönük müdahale onların toplumsal desteği genişletmesini engellemeyi ve siyasal meşruiyet oluşturma imkânlarının sınırlandırılmasını amaçlamaktadır. Buna karşı -belediyelerin olmadığı durumun handikapları olsa da- iktidarı zor aygıtlarına başvurmak zorunda kalan, muhalefeti ise her koşulda rıza üreten bir dinamik olarak söylemsel inşaya tabi tutmak gerekir. Bu yönüyle muhalefetin görevi toplumsal ilişkileri ve rıza üretme kapasitesini her şartta yeniden geliştirebilmektir.









