‘Faşizm demokrasinin karşıtı değil, onun kriz zamanındaki evrimidir.’
Bertolt Brecht
‘Kapitalizme dair eleştirel bir yaklaşıma sahip olmayanların faşizm konusunda susmaları gerekir.’
Slovaj Zizek
Faşizm 1920’li ve 30’lu yılların, XX’nci yüzyılın bir ‘sapkınlığı’ değil, kapitalizme içkin bir eğilimdir. ‘Şeyler’, sosyal olaylar ve süreçler zamanla değişiyor. Onları tanımlamak, anlamak, adlandırmak, bilince çıkarmak için kullandığımız kelimeler ve kavramlar zamanla eskiyor, hatta ölüyor; zira onların da bir ömrü, bir tarihi var. Zamanla kullandığımız kelimeler ve kavramlarla maddi-sosyal gerçeklik arasında bir uyumsuzluk ortaya çıkıyor. Ölü bilgilerle dışımızdaki gerçekliği düşündüğümüzü, anladığımızı sanıyoruz… Güneşli bir havada güneş gözlüğü takmak daha iyi bir görüş sağlar ama güneş battıktan sonra da gözlük takmaya devam edilirse, gözlük sadece işe yaramaz hale gelmez, görüşü daha da zorlaştırır…
Faşizm, verili yasal ve kurumsal çerçeve, liberal burjuva demokrasisi dahilinde kapitalizmin çelişkileri sürdürülemez hale geldiğinde, yapısal kriz derinleştiğinde imdada yetişiyor… ABD’de Trump faşizmi; ekonomik-finansal, ekolojik krizi, hegemonya krizini etkisizleştirmek üzere gündeme geldi… Sadece Trump aşırılığının/sapkınlığının sonucu değil… Elbette XXI’inci yüzyıl faşizmlerinde, klasik faşizmin görüntüleri yok ama işlevi aynı: Krizi aşmak, kapitalizmin ömrünü uzatmak… Lâkin bu sefer durum farklı… Zira söz konusu olan kapitalizmin nihai krizi… Artık şimdilerde uluslarüstü (transnational) bir kapitalist sınıf oluşmuş durumda… Üstelik, sosyal krize iklim krizi ve ekolojik yıkım da eklenmiş bulunuyor… Sosyal muhalefeti ezmek için devlet terör rejimi dayatılıyor… Onun da yolu bazı toplum kesimlerini (muhalifler, sosyalistler, mülteciler, ne demekse ‘kaçak işçiler’, entelektüeller, vb.), düşmanlaştırmak, toplumu kutuplaştırmak, işçi sınıfının ve bir bütün olarak emekçi halk sınıflarının mücadele yeteneğinin aşındırılması, bulundukları zeminin gerisine püskürtülmesi amaçlanıyor…
Bütün bunlar da verili kurumsal devlet yapısını yeniden dizayn etmekle mümkün… Bu amacın hasıl olması için verili kurumsal yapılar tasfiye ediliyor veya işlevsizleştiriliyor… Mutlaka bazı kurumların tasfiye edilmesi de gerekmiyor… Bir parlamento (Meclis) var, elbette bir hukuk sistemi, medya var olmaya devam ediyor ama içleri boşaltılmış, varlık nedenlerine yabancılaşmış olmak kaydıyla… Bizde parlamento (TBMM) Saray’ın sekretaryası işlevi görüyor… İçi boş kabuk… Hukuk da tamamıyla araçlaştırılmış, misyonuna ve varlık nedenine külliyen yabancılaşmış durumda… Medya da artık faşizmin hizmetinde tam bir yalan, tahrifat ve komplo aracı… Muhalif medya (doğrusu gerçek medya) devede kulak bile değil ama o kadarı bile dinci-faşist rejimi telaşlandırıyor… Gerçek gazeteciler, asıl işini yapanlar sürekli saldırıya maruz kalıyorlar, yargılanıyorlar, hapse atılıyorlar… Sınırlı sayıdaki televizyon da kapatılıyor, yöneticileri hapse atılıyor… Artık, devlet kurumları, hukuk sistemi ve medya, münhasıran devlet terör rejiminin, dinci faşizmin araçları haline gelmiş durumda…
Fakat, Türkiye’de faşizmin kurumsallaşmasından söz ederken, nüansa dikkat edilmesi gereken bir şey var: 24 yıldır iktidar olan ve bu ülkede her şeyi sömürü, yağma ve talana sonuna kadar açan, yağmalanmamış, talan edilmemiş hiçbir şey bırakmayan dinci AKP iktidarı, önceki dönemlerin iktidarlarından farklı… Bir “İslam Devleti” kurma amacı ve perspektifi de var… Eğer başarırlarsa, ilelebet iktidar olmayı, iktidarda kalmayı umuyorlar, amaçlıyorlar… Devlet kurumlarının çökertilmesi sadece faşizmi dayatmayı değil, başka şey yapmayı, İslam Devleti’ni kurumlaştırmayı da amaçlıyor… Laikliğe savaş açılması bunun bir gereği… Esasen geride kalan dönemde Türkiye’de hiçbir zaman gerçek anlamda laiklik söz konusu değildi… Zira laiklik, dinin siyaset alanının dışına çıkarılmasını varsayar… Laik bir rejimde, dinin siyasete, siyasetin dine asla bulaşmaması, karışmaması gerekir… Oysa bizde Diyanet İşleri Başkanlığı diye devasa bir kurum devletin göbeğinde yer alıyor… Adı başkanlık olsa da aslında “bakanlık”… Örgütleniş tarzı diğer bakanlıklar gibi… Bütçeden aldığı paya bak anlarsın… Başlarda benim nüfus cüzdanımda “dini İslam, mezhebi Hanefi” yazılıydı… Laik bir rejimde insanların diniyle, inancıyla uğraşılmaz… AKP laikliğin kırıntısına bile düşman…
Türkiye’de bağnaz resmî tarih ve resmî ideoloji, şeylerin gerçeğine nüfuz etmeyi zorlaştırıyor… Rejimin niteliği hiçbir zaman gerektiği gibi tartışma konusu yapılamıyor… Maalesef entelektüel zaaf ve atalet rahatsız edici düzeylerde…
O halde neden bu kadar kolay aldatabiliyorlar, oyalayabiliyorlar, yönetebiliyorlar? Maalesef bizde derin bir ‘yurttaş bilinci’ zaafı var… Sanki ortalama bilinç, misafir, mülteci, sığıntı bilincinin ortalaması… Verdiği verginin hesabını soramayana yurttaş denir mi? Ülkenin varı-yoğu bir avuç soyguncu çetesi tarafından utanmazca yağmalanır, talan edilirken, neden etkili bir karşı hareket, sonuç alıcı muhalefet ve mücadele yok? Bilinç ve örgütlenme zaafı yüzünden değil mi… Var olan örgütlerin de ekseri içi boş… Taşı yerinden oynatmaları mümkün değil… Bu ülkede zenginliğin, her şeyin yaratıcısı, toplumu sırtında taşıyan işçi sınıfının sadece %14’ü bir sendikanın üyesi… O sendikaların çoğu da işçi sınıfının değil, sendika bürokratlarının, sermayenin ve devletin hizmetinde… Varlık nedenlerine külliyen yabancılaşmış durumdalar…
Hiçbir asgari etik, ahlâkî değere, kurala, yasaya itibar etmeyen bu din soslu faşizmden bir şeyler beklemek beyhudedir, abestir ve bir şeyi olmadığı yerde aramaktır… Zira, faşizmle pazarlık yapılmaz mücadele edilir… Boşuna ne ile cebelleştiğini bilmek önemlidir denmemiştir… Tabii eller ilelebet armut toplamak zorunda değil… Bunun için de ‘sayın seyircilikten’ istifa edip, mücadele alanına inmek yeterli… İrade sahibi insanlar değil miyiz? Neyimiz eksik?








