Aslına bakılırsa geçen haftaki yazımızda değindiğimiz konuyu, Alman işçileri arasındaki faşistleşme sürecini diğer Avrupa ülkelerindeki örnekleriyle irdelemeye devam etmek gerekiyordu. Bunu daha sonraki yazılara bırakalım, çünkü dünya gündemi öylesine hızlı değişiyor ki, yetişebilmek namümkün. Örneğin bu yazı kaleme alındığında ABD ve İran, İsrail’i devre dışı bırakarak iki haftalık ateşkeste anlaştılar. Sonucunu şimdiden kestirebilmek zor, çünkü Trump yönetiminin dengesizliği biliniyor. O nedenle bu sefer Avrupa’daki bazı gelişmeleri masaya yatırmak istiyoruz.
Avrupa Birliği, dolayısıyla Avrupalı emperyalist güçler büyüme modellerinde derin bir krizle karşı karşıyalar. Avrupa ekonomilerinin temelini oluşturan sürekli büyüme, sınırlarına ulaşmış durumda. Özellikle Almanya sanayisizleşme ve enerji krizi nedeniyle belirleyici güç olma rolünü yitirmek üzere. Sosyal ve mali gerilimler tüm Avrupa’da artış trendinde.
Buna ek olarak demografik sorunlar büyüyor. Avrupa nüfusu – Japonya hariç – dünyanın diğer bölgelerinden daha hızlı yaşlanıyor. Bu gelişme ise, bütçelerin silahlanmaya yöneltilmesi sonucunda emeklilik sistemlerinin finansmanını zorlaştırıyor. Borçlar artarken, verimlilik düşüyor. Sanayisizleşme enerji krizi ile birleşerek, Avrupa’daki üretimin kar marjlarını düşürüyor. Tekeller giderek daha hızlı biçimde üretimlerini Avrupa dışına taşıdıklarından, Avrupa’nın sanayi temeli eriyor.
Euro bölgesinde yeni bir mali krizin oluşmasından korkuluyor. Örneğin İtalya’nın kamu borçları GSYİH’nin yüzde 140’ını aşarken, Yunanistan yüzde 170’lik bir yük altına giriyor. Avrupa Merkez Bankası bu durumu sürekli tahvil alımlarıyla dengede tutmaya çalışıyor, ama bunun sürdürülebilir olmadığını da ilan ediyor. Dolayısıyla düşen reel ücretler, enflasyon, ödenemez duruma gelen enerji, konut ve gıda fiyatları, kötüleşen çalışma ve yaşam koşulları toplumsal rıza üretme mekanizmalarını zora sokuyor. Egemen siyasete olan güvensizlik, bizzat egemen siyasetin sorunların gerçek nedenlerinden dikkati çekmek amacıyla körüklediği göçmen ve mülteci düşmanlığı nedeniyle daha da derinleşiyor, ırkçı-faşist hareketlerin güçlenmesine neden oluyor. Güvensizlik ve perspektifsizlik ile siyasi istikrar sarsılıyor.
Avrupalı emperyalistler tarihte bu tür krizleri genellikle savaşlarla çözme eğilimini gösterdiler. 1914-1918 eski imparatorlukların yıkılmalarına yol açarken, 1939-1945 yeni bir düzeni mümkün kılmıştı. 1990 sonrası ise bu “yeni” düzeni eskileştirdi. Tarihsel bir paralellik kuracak olursak: 1945’ten sonra Avrupa yıkılmış, ama aynı zamanda borçlarından kurtulmuş, yenilenmiş ve oluşan düzene entegre olmuştu. Soğuk savaş ise Avrupalı emperyalist güçlerin “Avrupa çatısı” altında birleşmelerini zorunlu kılmıştı.
Buradaki paralelliğin halihazırda Avrupa’daki egemen siyasetin yapısal sorunlara ve krize karşı aşırı silahlanmayı ve savaşı çözüm olarak sunması olduğunu söyleyebiliriz. Tekelci burjuvaziler açısından açık faşist diktatörlüğün de henüz rafa kaldırılmamış olduğunu belirtmeliyiz. Zaten parlamenter diktatörlüklere dönüşmüş olan Avrupa burjuva “demokrasileri” giderek daha otoriter ve militarist yapılanmalar haline gelmektedirler. Enflasyon oranlarının yüzde ikilerden yüzde onlara çıkmasının, örneğin Almanya’da nasıl bir gelişmenin kıvılcımını çakacağını düşünmek dahi endişe vericidir.
Almanya’nın Saksonya-Anhalt eyaletinde eylül ayında yapılacak Eyalet Parlamentosu seçimleri için yapılan anketlerin, ırkçı-faşist AfD partisinin yüzde 38 ile birinci parti olacağını ve hükümeti kurma fırsatı yakalayacağını öngördüğünü düşünürsek, çoğunluk toplumlarındaki faşistleşme sürecinin yakın geleceği nasıl şekillendirebileceğini tahmin etmek pek zor değil. Avrupa toplumsal ve siyasi solunun bu gidişata nasıl karşı çıkabileceğini zaman gösterecek, ama bugün aldıkları pozisyon itibariyle bunda başarılı olabileceklerini düşünmek için pek fazla neden yok. Marx bir kez daha haklı çıkacak gibi görünüyor: “Tarih tekerrürden ibarettir, ama birincisinde trajedi ikincisinde komedi olur”.








