20. yüzyılın başında Osmanlı topraklarında büyük bir soykırım yaşandı. O yıllardan başlamak üzere olan paylaşım savaşının tarafı da olan Osmanlı subayları, yoldaşları olan Alman subaylarının da yardımlarıyla karanlık tarihin en acımasız soykırımını gerçekleştirdiler
Karanlığın garip suskunluğu vardır; ürkütür insanı, korkutur o sessizlik. Cesareti toplatan belki dudaklarımızın arasından çıkardığımız ıslıkta gizlidir. Islık da çalmayacak mıyız geleceğe dair? Yoksa büyük Kürt düşünürü Musa Anter’in hatırlattığı gibi Kürtçe ıslık çalmakta mı yasaktır
Karanlığı yırtması beklenen ‘aydınların’ durumu ise kölesi oldukları pozitivist bilimin gölgesinde iyice entegre oldukları kapitalist modernitenin karanlığına ışık olmaktan çok kendilerince kurnaz zekâlarıyla karanlığın kabalığına akıl vermekten öteye gidemiyor
Önder Çakar
Karanlığın insanlık tarihinde belki de en koyu olduğu yıllardan geçiyoruz. Gazze’de Filistin halkına, Rojava’da Kürtlere uygulanmak istenen soykırım, Venezuela’da bir gece yatağından terlikleri ile kaçırılan devlet başkanı, hâlâ süren Ukrayna-Rusya savaşı ve yeni doğacak onlarca katliam beklentisi, kendi halklarına tüm şiddetiyle saldıran diktatöryal sistemler, çocuk kanıyla gençleşmeye çalışan kartel patronları ve her saniye bir kez daha yaş sınırı bile tanımadan cinsel objeye dönüştürülen kadınlar… Daha uzatılabilir karanlığın tonları. Fakat durum herkesçe, en çok da bu gazetenin okurlarının malumu. Karanlığı yırtması beklenen ‘aydınların’ durumu ise kölesi oldukları pozitivist bilimin gölgesinde iyice entegre oldukları kapitalist modernitenin karanlığına ışık olmaktan çok kendilerince kurnaz zekâlarıyla karanlığın kabalığına akıl vermekten öteye gidemiyor. Bu kahredici durum ise bir elin parmaklarının sayısını geçmeyen direniş örgütlerinin, özgürlük arayışçılarının ya da hâlâ karanlıktan kendini sakınmaya çalışan bir avuç entelektüelin insana dair büyük umutlar beslemelerini iyice zaafa uğratıyor. Zaten istenen de buydu elbette. Bu kendiliğinden olmadı. Binlerce yıllık direniş tarihinden sadece iyiler değil elbette kötüler de dersler çıkartıyor.

20. yüzyılın başında Osmanlı topraklarında büyük bir soykırım yaşandı. O yıllardan başlamak üzere olan paylaşım savaşının tarafı da olan Osmanlı subayları, yoldaşları olan Alman subaylarının da yardımlarıyla karanlık tarihin en acımasız soykırımını gerçekleştirdiler. 13 milyon nüfusu olan Osmanlı İmparatorluğu’nda kimi araştırmacılara göre 1,5 milyon Ermeni, Talat Paşa -dönemin İçişleri Bakanı- gibi defter tutan katillere göre ise 900 bin Ermeni, dört ay gibi bir sürede yok edildi. Kalabilenler ya kaçtı kanlı topraklardan ya da sessiz kalmak zorunda kaldı. Bu katliamın failleri bugün bile yargılanmadı, soykırım tüm boyutlarıyla açığa çıkartılmadı. Önce Osmanlı ardından yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti aydınları ise üç maymunu oynadılar; duymadılar, görmediler ve elbette hiçbir şey söylemediler. Ermeni soykırımının karanlığı tüm toplumun üstüne karabasan olarak çöktü. Günümüzün trajikomik adlarıyla ünlenen çeteler, kafa kesen askerler ve o askerlerin kafasını 15 Temmuz post-darbesinde kesen zihniyet, o dönemlerde tohumlanmış oldu.
Kürt soykırımı hep sürdü
Oysa o karanlığı ilk yırtması beklenen ‘sosyalist’ aydınlar da bu yalın gerçekliği görmedi, duymadı ve söylemedi. Anayurt sayılan Sovyetler Birliği’nin Kemalizm ile kurduğu karanlık ittifak, ona (Sovyetler Birliği) sempati duyan aydınları da kendi karanlığına çekti. Orhan Kemaller, Nazım Hikmetler daha niceleri ülkelerinden bir anda buharlaşan bu kadim halk için tek bir cümle kurmadılar. Kemal Tahir ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı gibi nadir örneklerin ise sesi duyulmadı. Bu suç ortaklığı Hrant Dink’in katledilmesine kadar değişik tonlarda sürüp gitti. Elbette ki suç ortaklığı dalga dalga yayıldı. Ermeni halkından sonra Türk devletini yaratmaya çalışan devlet öncülerinin Kürt katliamına girişmesi de ülkenin modernizasyonu adına kutsandı. Şeyh Saitler İngiliz ajanı ilan edilirken, İngilizlerle Lozan’da anlaşma imzalayanlar kendileri değilmişçesine. Dersim dağlarında Seyid Rızaların yoldaşlarını aslen Ermeni olup devlet tarafından asimile edilen bir kadın pilotla kimyasal bombardımanla “imha” edilmelerini Mustafa Kemal büyük bir övünçle izlerken, yine bu moda deyimle ‘sözde’ ‘sosyalist’ aydınlar feodalizmin tasfiyesi teorisi ile alkış tuttular. Karanlığın koyulaşması onları korkutmadı bile, ne de olsa Komintern kararlarına uygun davranmışlardı. Birkaç yüz bin Kürdün öldürülmesi unutulur giderdi. Ve unutulması için de yapılacak suskunluğun en ön militanı o karanlık aydınlar olmuştu.
Yıllar sonra Hitler girişeceği Yahudi soykırımını planlarken dememiş miydi arkadaşlarına; “Bugün Ermenileri kim hatırlıyor” diye. Zaten Hitler’in Yahudi soykırımındaki planlayıcılarının içinde Osmanlı İmparatorluğu’nda görev yapan 800 kara subayının hayatta kalanlarının tümü görev yapmış ve karanlık tecrübelerini aktarmamış mıydılar? Deşifre olmuş Auschwitz’e bakıp Adorno “artık şiir yazmak barbarcadır” diyerek tarif etmeye çalıştığı karanlık tarih aktıkça koyulaştı. Bugünlerde ortaya çıkan 200 Yunanlı partizanın Nazilere karşı dik duruşlarının fotoğrafları bile ticari metaya dönüşüp açık aktırmaya çıktığı andayız.
Yaşadığımız topraklarda ise Kürt soykırımı hep sürdü. Kimi zaman toplu kıyımlarla, kimi zaman kültürel asimilasyonla, kimi zaman beyaz Toroslarla sürüp gitti ve halen de sürüyor. Bu karanlığa karşı çıkan çok nadir duruşlar da olmadı değil. 60’lı yıllardaki İsmail Beşikçi’nin akademisyen çıkışı, Deniz-Yusuf-Hüseyin’in idam sehpalarındaki sloganları, Mahir Çayan’ın manifestosu, İbrahim Kaypakkaya’nın yazınsal ve pratik çalışmaları, belki de Türkiye karanlığının pırlanta aydınlıkları olarak yerini aldı zamanın tünelinde. Kürt’ün varoluş mücadelesinin başladığı 80’lerde ise Kürt varlığı üniversite kantinlerinden Kürt dağlarına taşınmıştı artık. Bu gerçekliği ilk yüksek sesle dile getiren Yılmaz Güney’in yalanı yırtarcasına o yıllarda “dost da düşman da bilsin ki; kazanacağız, mutlaka kazanacağız” haykırışı, Cannes Film festivalindeki smokinli ama sol yumruğu havada, o nazik gülümsemesi hepimize umut olmuştu elbette. Ama onu kim dinlerdi ki; çünkü o da bir Kürt’tü. Hem de Ahmet Kaya gibi, Mehmet Uzun gibi, Yaşar Kemal gibi her karşı çıkan ne hikmetse hep Kürt oldu. Kürt konuştukça, Kürt konuşmak için öldükçe hep susan, görmeyen ve belki de o yüzden uzun yaşayan, kendine Türk diyen karanlık aydınlar oldu. İlerlemiş yaşına rağmen Apo’ya selam veren Vedat Türkali’yi saymazsak geriye ne kalır bilmiyorum.
Kürtçe ıslık çalmakta mı yasak?
Şimdilerde karanlığın iyice koyulaştığı günümüzde yüzde 13 oy almış bir partinin belediye meclis üyelerinden eş başkanlarına kadar on yılı bulan sürelerdir zindanda tutulduğu, 30 yıldan fazla zindanda kalan özgürlük savaşçılarını cezaevi savcısının keyfi kararlarıyla bırakılmadığı, bir halkın irademizdir diye savunduğu başkanlarının 27 yıldır kendi deyimiyle ‘ölüm çukuru’nda tutulduğu bilinen gerçekler. Karanlığın koyuluğunu tekrarlamayalım ama soralım; Ölen devrimci gençlerin kemiklerinin babalarına çuvalla teslim edildiği, dağlarda kimyasal bombalarla öldürülen gerillaların olduğu bu karanlık ülkede sadece Kürtler mi direnmeli, bu ülkenin aydınlanmasında bizim de payımız olmamalı mı? Bu ülkenin yüzyıllık karanlığını artık kim durduracak, mağdurlar mı? Yoksa şairler kalmadı mı? Kimse resim boyamıyor mu? Yılmaz Güney’e tekrar atıfla film de mi çekilmiyor? Her şey yandaş medyaya dizi çekmek için mi? Yoksa kırmızı halılarda yürüyüp “benim yalnız güzel ülkem” güzellemeleriyle karanlığa isyan yerine razı olmak mı tercihimiz?
Karanlığın garip suskunluğu vardır; ürkütür insanı, korkutur o sessizlik. Cesareti toplatan belki dudaklarımızın arasından çıkardığımız ıslıkta gizlidir. Islık da çalmayacak mıyız geleceğe dair? Yoksa büyük Kürt düşünürü Musa Anter’in hatırlattığı gibi Kürtçe ıslık çalmakta mı yasaktır?
Berlinale ve sinemacıların durumu
Bu yazının yazıldığı zaman diliminde Berlinale diye bilinen ve dünyanın en prestijli film festivali yapılmakta. Ve dünya altüst olurken, İran’da sokağa dökülen halklardan daha geçen ay 12 bin insan katledilmişken, Rojava’da çağın vebası İslam teröristlerinin Kürt ve halkların kardeşliğine büyük saldırısı başlamışken, Gazze’de katliam hâlâ sürerken ve dünya kapıda bekleyen en büyük savaşa gebeyken, bir film festivali daha hiçbir şey yokmuşçasına başlayıverdi. Tarihin en büyük soykırımlarını gerçekleştiren Alman modernitesinin başkentinde şansölye Wim Wenders buyurmuş ki; “sinema politik olmak zorunda değil” diye. Oysa aynı festival Sudanlı sinemacılar Muhammed Alomda, Amjad Abu Alala ve Paula Thabet’e “göç riski” gerekçesiyle vize vermemiş. Bu nedenle mi politik sinemayı savunmamalıydık acaba?
Aynı festivalde iki genç sinema yönetmenimiz de filmleriyle yer alıyorlar. Türkiye’nin aydınlık yüzünü göstermeye aday bu genç arkadaşlarımızla acaba bu kirli platformda sadece yer aldıkları için mi onurlanmalı ya da iki kelam söz söyleme fırsatlarında gerçekliğimizi haykıracaklar diye boşuna mı beklemeliydik? Yıllar önce “Bakûr” filmine İstanbul Film Festivali’nde uygulanan polis baskısına direnmek için ulusal sinema bölümündeki (bir film hariç) tümü festivalden çekilmiş ve o yıl polisin gölgesinde festivalin ulusal sinema bölümünün yapılmasına engel olmayı becermiş bir ilkeden geliyorduk. Politik olmayı festivalin resmi söyleminin aksine Gazze soykırımına dikkat çeken kelimeler dışında öylece bakakaldık ve filmlerinin anlattıklarının tersine “bununla idare edin” misali alkış beklediler bizlerden. Oysa söyledikleri kelimelerin özünün doğruluğunun yanında Türkiye’deki resmi merkez söylemine cuk oturması, acep yeni çekilecek filmlerinin Kültür Bakanlığından çıkacak fonların garantisi mi olmuş oluyordu. Öyle ya Ayşe Barım bile 12,5 yıl gibi uzun yıllara tekabül eden hapis cezasına teşekkür etmemiş miydi daha dört gün önce? Çiğdem Mater gibi çekmediği filmden 18 yıla mahkûm bir sinemacımız tutulmuyor mu hapislerde? Unutulmuş muydu yüzlerce mermiyle katledilen kız kardeşim Deniz’in her bir zerresi kutsal naaşı balkondan atıldığı ve ölü kızlardan kesilen saç örgülerinin fotoğraflandığında insanlığın tükendiği? Tesadüf bu ya unutulmuş olmalıydı. Ya da Gazze’deki insanlık dramını kendi ülkesinin karanlığını gizleme mahcubiyetini acılarla büyümüş halklarımızın anlamayacağını mı düşünmüşlerdi?
Zavallı dünyanın karanlık tanrıları
Yıllar önce IŞİD, benim diyen sinemacıları kıskandıracak bir reji ile kısa bir film çekti. Okuyucuya hatırlatmak isterim: İki Ürdünlü pilot esiri turuncu tulumlar (Guantanamo’da tutulan Afgan esirlere gönderme) giydirilmiş bir vaziyette yüzlerce IŞİD savaşçı figüranın (tam anlamıyla figüran) arasından geçirilip demir bir kafese konuluyor ve canlı canlı yakılarak öldürülüyorlardı. Filmin finalinde ise Ürdünlü pilotların bombardımanlarını hatırlatması için ölülerinin üstüne bir dozerle bina molozu dökülüyordu. Çekimlerde birçok kameranın da kullanıldığı gibi Crew de vardı ve en ufak çekim hatası olmadan gerçekleştirilmişti film. Montajı da renk temizliği, ses ve efektleri yerli yerindeydi. Ben o iğrenç cinayet filmini seyrettiğim gün kendi kendime mırıldanmıştım; “bu seyrettiklerimle sadece insanlar değil sinema da öldü”. Hâlâ da öyle düşünmekteyim. Cannes Film Festivali’nin açılışında Zelenski konuşturulduğunda festivallerin yaldızla kaplanmış kaplanlar olduğu da açığa çıkmıştı. Şimdi de Berlinale ve ona katılan zavallı dünyanın karanlık tanrılarına hizmette yarışan karanlık sanatçıkları. Gördükçe insan hüzünleniyor, dudaklarını kanatırcasına ısırıyor. Rojava’daki savaşta bin bir hakaretle değersizleştirilmeye çalışılan Yılmaz Güney’i büyük bir özlemle anımsıyor, “Kazanacağız Yılmaz abi, mutlak kazanacağız” diyor genç Kürt sinemacılar. Şimdi burada, Rojava’daki sanat üniversitesinin sinema öğrencileri bana soruyorlar; “gerçekten sinema sanatı öldü mü” diye, hadi karanlığa inat Adorno’dan kendimize çevirip cevaplayalım, “balkondan atılan şehit Deniz’den sonra saf sinema yapmak barbarlıktır ve barbarlığın ne olduğunu söylemeyi kemirir; öyle ki, bugün onunla ilgili film çekmenin neden olanaksız olabiliyorunun varlığını, gerçeğini anlamak içindi. Çünkü kültürün kimliği ve kritiği kültür diyalektiğinin en son basamağında barbarlığın karşısında durmaktır.’’ Barbarlar ve karanlık ruhlar sinema aracını vahşi amaçları için profesyonelce kullanırken, bizlerin daha aydınlık yarınların yaratılabilmesi için bu aracı onlardan çok daha güçlü kullanmamız en doğrusu olur.









