DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, Kürtlere yönelik saldırılarda Türkiye’nin tutumunu eleştirerek, ‘Türkiye’de barış nutukları atıp, Suriye’de bunun zıddı bir hat izlemek barışı güçlendirmez, onu içten içe çürütür. İktidarın Suriye’de sürdürdüğü bu politika, yalnızca yanlış değildir; Kürt halkının onurunu zedeleyen, eşitlik ve ortak yaşam duygusunu yaralayan bir çizgidir’ dedi
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, HTŞ’ye bağlı grupların Suriye’deki Kürtlere yönelik saldırıları, bu saldırılara ilişkin Türkiye’nin tutumu ve Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne etkisine ilişkin T24’ten Ceren Bayar’ın sorularını cevapladı.
Suriye’de Dürzilere ve Alevilere yönelik katliamları hatırlatan Bakırhan, “Şimdi aynı refleks Halep’ten başlamak üzere Kürtler üzerinden prova edilmek isteniyor. Bunu önlemenin en etkili ve kalıcı yolu şüphesiz diyalog ile sorunları çözmektir. Fakat bu girişim, 4 Ocak’ta Şam’da masada iken, anlaşmalar çoğunlukla sağlanmışken masanın devrilmesi ile ortadan kalktı. Yani geçici Şam Hükümeti hem bu başlayan savaştan hem de 10 Mart’ın uygulanmamasından sorumlu taraftır. Bunları net bilmek gerekiyor, yoksa eksik ve yanılgılı yorumlara boğuluruz” ifadelerinde bulundu.
‘Bu aleni bir tuzak ve ucunda yüzbinlerce Kürt’ün hayatı var’
İsrail ve HTŞ’nin Paris’te yaptığı anlaşmaya değinerekçeşitli ülkelerin HTŞ’ye yeşil ışık yaktığını söyleyen Bakırhan , “Türkiye bu olan bitenlerin içinde aktif yer aldı. Mazlum Abdi’nin de ifade ettiği üzere açık bir savaşa çekme durumu var. Daha açık ifade edeyim; bir iç savaş tasarlanmak isteniyor. Bu aleni bir tuzak ve ucunda yüzbinlerce Kürt’ün hayatı var. Türkiye’de silahların bırakılmasını konuştuğumuz ve çatışmalara çözüm aradığımız bir dönemde, Suriye’de savaş tırmandırılmak istendi. Bundan ötürü ‘Ankara’da yapıcı, Suriye’de yıkıcı olamazsınız’ dedik. Bu kabul edilir bir durum değil çünkü devam eden sürece de açık bir sabotaj” diye konuştu.
‘Ortada bir ‘Ankara paradoksu’ vardır’
PKK fesih kararını almışken, PKK gerekçesiyle Rojava’ya saldırı yapılmasının kabul edileme olduğunu vurgulayan Bakırhan, ”Bu konuda daha önce de defalarca şunu söyledik: Suriye’yi Türkiye’de devam eden sürecin önüne koşamazsınız. Bu yanlıştır. Ortada bir ‘Ankara paradoksu’ vardır. Oysa ‘Ankara çözümü’ arıyoruz. Buradaki her gelişme oradaki çözümü zaten hızlandırır. Yürütme erki de bunun yanlış olduğunu yer yer kabul etti fakat tercihini bu seçenekten kullanmadı. Güvenlikçi kanat tüm gündemi buraya kaydırdı. Savaşın kısır döngüsüne karşı, siyasetin ve diplomasinin gücünü kullanmak zafiyet değil, stratejik bir gerekliliktir. Rojava yönetiminin bu anlamda aldığı veya alacağı karar önemlidir. Görüşmeler sürüyor. Sayın Abdi bugün Şam’a gideceğini söyledi. Duygusal ve siyasal dengeyi iyi kurmak gerektiğini düşünüyorum. Sonuç olarak Kürt realitesi tanınmalıdır. Bunu yok sayan her girişim sadece Suriye’yi değil, tüm bölgeyi istikrarsızlığa sürükler” dedi.
Kürtler kendi toprağında, kendi kimlikleriyle kalıcı hale geldi
Suriye’deki Kürtlerin mücadelesine değinen Bakırhan sözlerini şöyle sürdürdü:
“Kazanımları sadece muharebelerin sonuçları içinde okumak yanıltıcıdır. Kürtler burada önemli bir yönetim tecrübesi kazandı, halkların bir arada yaşayabileceğini pratikte gösterdi. Kürtlerin kazanımı bir toprak parçasından önce kurulan toplumsal-siyasal irade, ortak yaşam düzeni, kadın özgürlüğü çizgisi, yerel yönetim tecrübesi ve DAİŞ’e karşı kurulmuş meşru savunma gerçeğidir. Şara’nın imzaladığı kanunnamede Kürtlerin dil, kültür ve vatandaşlık haklarının tanınması tesadüf değil, bu mücadelenin sonucudur.
Yalnızlık iddialarına gelince; Kürtler bu süreçte kimsenin ‘ileri karakolu’ veya ‘piyonu’ olmayı kabul etmeyerek, bedeli ağır da olsa kendi öz güçlerine dayanan onurlu bir ‘Üçüncü Yol’ siyasetini tercih etti ve kazandı. Bölgede büyük güçlerin oyunları var, bunu görmek gerek. Ama asıl mesele şu: Kürtler kendi toprağında, kendi kimlikleriyle kalıcı hale geldi. Bu kazanımı küçümsemek, yürütülen mücadeleye haksızlık olur. Savaşın gürültüsü, masanın dilini boğmamalıdır. Siyaset kurumu ve mücadele yürütenler ajite olursa reeli göremez. Reeli görmemesi durumunda da yanlış pozisyon alır. Mevcut mutabakat bir ‘bitiş’ değil, fırtınanın ortasında gemiyi batırmadan, demografiyi ve siyasi iradeyi koruyarak süreci yönetme hamlesi olarak görmek daha doğru olur. Reel olan şu, Kürtler doğal sınırlarına döndü. Artık bu sınırlar içinde idari ve siyasi statüsünü koruyacak. Kürtler burada kalıcı bir siyasi özne oldu, yönetim tecrübesi kazandı, halkların bir arada yaşayabileceğini dünyaya gösterdi. Bu, hiçbir güç oyunuyla silinemeyecek bir kazanımdır.
‘ABD’nin onay vermediği bir saldırının gerçekleşmesi imkansızdır’
ABD’nin dahil olmadığı ve onay vermediği bir saldırının gerçekleşmesi imkansızdır. SDG, ABD ile birlikte uzun yıllar IŞİD’e karşı savaşmış, güvenilir bir ortaklık yapmıştır. Fakat SDG başta olmak üzere dünyadaki herhangi bir güç, başka bir güce sırtını yaslayarak veya yüzde yüz güven duyarak bir yere varamayacağını bilir. ABD ve diğer tüm küresel güçler önce kendi çıkarlarını düşünürler. Suriye’de Kürt halkına karşı on gündür süren saldırıların Paris anlaşmasından ve Türkiye’nin teşvikinden bağımsız olmadığı açıktır. Saldırılar belli bir aşamaya geldiğinde ise ABD devreye girip geçici Şam yönetimiyle SDG arasında ateşkes ve 14 maddelik anlaşma imzalanmasına aracı oldu.
Eğer bölgede birbirimize saygılı, eşit, demokratik, özgür bir düzen kurmazsak hep bir gözümüz uluslararası güçlerde olacak, onlar hep son sözü söylemeye devam edecek. Bu, bölge için her aktörü kapsayan büyük bir yanlıştır. Türk-Kürt, Kürt-Arap ilişkilerini ABD’nin rızası veya onayına bırakılmış saldırılarla zehirlememek gerekir.
Öcalan çok uyardı
Sayın Öcalan olası büyük bir savaşın önüne geçmek için çokça uyardı. Elinden geleni yapacağını her seferinde ifade etti ki yapıyor da. Bu konuda büyük çaba sahibidir. Halep’ten önce Sayın Öcalan’ın Rojava ile teması oldu. Önerilerini iletti. Bu öneriler sorunların çözümüne dairdi. Bu bilinmesine rağmen, âdeta bu çabaya cevap günler sonra Halep’te savaşı siviller üzerinden tırmandırma girişimi oldu. Öcalan Suriye sahasını tüm dinamikleriyle en yakından bilen kişilerden biridir. Oradaki dinamiklerin potansiyelini de ifade etti yeri geldiğinde. Bu anlamda 4 Ocak’ta masayı deviren taraflar açık şekilde olası bir çözümden korkanlardır, Sayın Öcalan’ın çabasına açıktan karşı çıkıp komplolara başvuranlardır.
Halep saldırısıyla Suriye rejimi 10 Mart Mutabakatı’nı zaten ihlal etti. Bu mutabakat taraflar için kötü bir deneyim ve hafıza bıraktı. Şam’daki görüşmelerin sonucunu bilmiyoruz ama açık ki, Kürtlerin siyasi, idari, kültürel ve hukuki haklarını güvence altına alacak yeni ve demokratik bir mutabakata ihtiyaç var. Mevcut durumda yeni bir mutabakatın daha hayırlı olacağını düşünüyoruz.
Türkiye saldırıların destekçisi
Türkiye’nin hem askeri yardımlar hem diplomatik hem de moral olarak bu saldırıların destekçisi olduğu biliniyor. Sosyal medyada veya resmi açıklamalarda bu gerçeği apaçık şekilde görüyoruz. Türkiye bu saldırıları desteklemiş ve teşvik etmiştir. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Kürt-Türk stratejik ilişkilerini esas aldığını söylemişti. Fakat Suriye’de başka bir gerçekle karşılaştık. İktidar Kürt karşıtı bir yerde durarak HTŞ ile stratejik ilişki geliştirdi. Bu durum açık şekilde ortadadır ve Kürt halkını negatif anlamda muazzam şekilde etkilemiştir. Bu zihniyetin tek derdi Kürt karşıtlığını besleyecek yakıtlar bulmaktır. Bu yakıt, bugün Halep’in Kürt mahallelerine dönük saldırılardır.
Siyaseten olması gerekenlere değil, olanlara bakarak yol almalıyız. Sayın Bahçeli, Türkiye’de bir çözüm aklının gelişmesine dair yol alınmasından yana olduğunu ifade ediyor. Bunu her fırsatta ifade etti. Biz de olmalı diyoruz. Fakat bunun yolu Suriye’yi öne koşmakla olmayacağı da açık. Şimdi Suriye’de bir uzlaşı zemini olacağa benziyor. Bu saatten sonra süreci ve kalıcı barışı en güçlü şekilde nasıl sağlarız? Barış parça parça inşa edilemez; bütünlüklü cesaret ister. Ankara’da uzatılan elin Suriye’de yumruğa dönüşmesi süreci zehirler.
İktidarın elindeki tüm bahaneler artık tükendi. Yıllardır Suriye’deki durumu bahane ederek bu süreci erteledi, oyaladı. Şimdi orada entegrasyon görüşmeleri masaya oturmuş durumda. Artık Türkiye’nin de cesaretle ve kararlılıkla adımlarını atması gerekiyor. Bundan sonraki her geciktirme, her muğlak açıklama, her ‘ama’ ve ‘fakat’ barış ve demokrasi sürecine karşı bir tutumdur. Zamana oynama lüksü kalmadı. Bu konudaki uyarımızı net yapıyoruz. Çok hızlı bir biçimde siyasi ve hukuki zemini güçlendirecek demokratik adımlar atılmalıdır.
İki süreç elbette tam olarak birbirinden bağımsız değil, birbirini besleyen ve güçlendiren süreçlerdir. Suriye’de Kürtlerin anayasal haklarına kavuştuğu demokratik bir sistem, Türkiye’deki Demokratik Cumhuriyet vizyonuna da zemin hazırlar. Biz Türkiye’de Demokratik Cumhuriyet’in sadece talepkârı değil, inşa edici gücü olmaya hazırız. Tüm kapasitemiz ve irademizle bunu yapma iddiasındayız. İki ülkede de Kürtler eşit bileşen olduğunda, Türkiye’nin ‘güvenlik’ adı altında sürdürdüğü politikalar da anlamsızlaşacak.
Hakikatin bu kadar ters yüz edilmesi vicdana sığmaz
İktidar sözcüsü Ömer Çelik, SDG’nin sürece darbe yapmak istediğine yönelik bir açıklama yaptı. Hakikatin büküldüğü çokça örnekle karşılaşıyoruz. Ama hakikatin bu kadar ters yüz edilmesi vicdana sığmaz. Sürece yönelik darbe topraklarını savunan, haklarını koruyan Kürtlerden veya SDG’den değil, Halep’te Kürt mahallelerine Selefiler saldırdığında alkış tutan ve teşvik edenlerden geliyor. Kendisi sosyolojiyle değil, algılarla siyaset yapıyorsa bilemeyiz. Ama Kürt mahallelerine saldıranlara destek olanlar, dünya itidal çağrısı yaparken Kürt mahallelerine saldırıları destekleyenler ve teşvik edenler sürece dönük darbe mekaniğini canlı tutuyor.
Bir yandan Ankara’da barış masası kurulurken, diğer yandan Suriye’de Kürtlere yönelik operasyonlara destek verilmesi samimiyeti sorgulatıyor. İşte bu çelişkili tutum halkımızda ciddi bir güven sorunu yaratıyor. Biz bu sürece inancımızı korumak istiyoruz ama bu tür çelişkili adımlar süreci sabote ediyor. Asıl sorun, barış söylemiyle savaş pratiğini bir arada yürütmeye çalışmaktır. Eğer bu süreç ciddiyse, Ankara ve Suriye politikalarının uyumlu olması gerekir. Aksi takdirde ortaya çıkan tablo ne barışa ne de demokrasiye hizmet eder.
Biz barışın kime yaramayacağını iyi biliyoruz
‘Kürtler ve DEM Parti, AKP’nin oyununa geldi’ bakışı apolitik bir bakış açısıdır. Biz barışın kime yaramayacağını iyi biliyoruz. Barış olursa demokrasi gelir. Hukuk güçlenir. Özgürlükler büyür. Bundan en çok baskıcı rejimler, otoriter karakterler, tekçi anlayışlar, ulusalcı-milliyetçi çevreler zarar görür. Dolayısıyla barış AKP’nin işine yaramaz. 86 milyona fayda sağlar. Biz hayal kırıklığı yaşamıyoruz. Sürecin başladığı gün itibariyle AKP’nin veya MHP’nin köklü bir zihniyet değişimi yaşamadığını da biliyoruz. Eşyanın tabiatına aykırı… Biz barış ve demokrasi masasını kim kurarsa o masada yer alır; barış ve demokrasiyi büyütmeye çalışır ve siyasetimizi de yaparız.
Bu vesileyle geniş muhalif camiaya seslenmek istiyorum. Suriye’de yaşananlar sadece Suriye sınırlarını etkilemeyecek. Ortadoğu’nun genelinde siyasal trendleri ve ideolojik çerçeveleri etkileyecek. Bugün Suriye’de eşitlik, hukuk, adem-i merkeziyetçilik, laiklik değerleri etrafında bir rejim oluşması için aktif mücadele etmeliler. Bugün Suriye’ye sessiz kalanlar, yarın Türkiye’ye etkilerini görünce itiraz etmek için geç kalacaklar.
Türkiye’de atılan sevinç naraları…
Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin başlarında Meclis Başkanı Sayın Numan Kurtulmuş süreci tarif ederken ‘Kürtlerin onuru, Türklerin gururunun korunduğu bir süreç yaşanıyor’ demişti. Maalesef son on gündür Suriye’de Kürtlere dönük yapılan saldırılar ve bu saldırılara dair Türkiye’den atılan zafer naraları, HTŞ’den bile önce yapılan kutlamalar, sevinç çığlıkları Kürtleri tarihte olmadığı kadar duygusal olarak olumsuz etkiledi. Her Kürt mahallesinde, her Kürt’ün evinde yaşananlara dair büyük bir öfke ve duygu kırılması var. Kaç gündür Kars’tayım. Burayı bilenler, bilir. Farklı halklar, inançlar, kültürler yüzlerce yıldır bir arada yaşıyor. Bu kentte bile Kürt’ün öfkesi ve duygu kırılması hissediliyor. Ne yazık ki, bu kırılmanın etkilerini ileride yaşama ihtimalimiz var.
Bugün HTŞ namına Kürt’e karşı zafer coşkusu yaşayanlar Türkiye toplumunun geleceğine verdikleri zararın farkındalar mı emin değilim. Söyledikleri, gerçeklere ve duygulara yetmiyor. Barış arayışında olduğunu iddia eden akıl, halklar arasına düşmanlık tohumu ekemez. Asgari düzeyde buna dikkat gösterir. İktidar sözcüleri Türk-Kürt ilişkilerinde büyük yaralara neden olacak bir tutum içerisindedir.
Gerçek, Kürdün ne hissettiğidir
Ne kadar ‘Kürtlere karşı değiliz’ deseler de gerçeği onlar belirlemiyor. Gerçeği belirleyen Kürt halkının yaşananları nasıl yorumladığı, tanımladığı ve hissettiğidir. Sınırın bu tarafı veya o tarafı fark etmez. Kürt Kürt’tür. Burada barış orada ‘düşman’ diyerek ancak kendilerini kandırıyorlar. Barışmak isteniyorsa, uygulamada bütünlüklü olmak gerekiyor. Suriye’deki Kürt politikasıyla Türkiye’deki Kürt politikası birbirinden ayrılamaz. Her ikisi de bütünlüklü hak ve eşitliği gözeten barışçıl bir politika olmalıdır. Barış, haritaya bakılarak değiştirilen bir tavır değildir; tutarlılık isteyen ahlaki ve siyasal bir tercihtir. Türkiye’de barış nutukları atıp, Suriye’de bunun zıddı bir hat izlemek barışı güçlendirmez, onu içten içe çürütür. İktidarın Suriye’de sürdürdüğü bu politika, yalnızca yanlış değildir; Kürt halkının onurunu zedeleyen, eşitlik ve ortak yaşam duygusunu yaralayan bir çizgidir.
HABER MERKEZİ









