• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
19 Mart 2026 Perşembe
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Manşet

Bakırhan: Türkiye’nin geleceğine talibiz

19 Mart 2026 Perşembe - 00:00
Kategori: Manşet, Politika, Söyleşi
  • Dünya üzerindeki hiçbir çözüm süreci, baş müzakerecinin statüsü belirsiz bırakılarak ilerlememiştir. Baş müzakereci fiilen muhatapsa, bunun hukuki ve siyasal zemini de resmen kurulmalıdır
  • Bu ülkede yalnızca Kürtlerin değil, tüm yurttaşların hukuka, güvenceye, öngörülebilir bir düzene ihtiyacı var. ‘Kürt meselesini çözelim, Türkiye’ye demokrasiyi erteleyelim’ gibi bir anlayışımız yok
  • Devlete dönüşme çağrısında bulunuyorsak, biz de dönüşmeliyiz. Belki yeni bir isimle, belki köklü bir yeniden yapılanmayla. Üçüncü yol bir kaçış değildir; Türkiye’nin geleceğine talip olmaktır

Nezahat Doğan

Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde 16 ay geride kalırken, mücadelenin ikinci aşamasına, yani somut adımların atılması gereken kritik viraja girmiş bulunuyoruz. Newroz ateşiyle harlanan özgürlük talepleri, artık iktidarın yasal düzenlemeleri Meclis gündemine taşımasını zorunlu kılıyor. Bu yeni dönemde, baş müzakereci ve Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın statüsünün yasal bir zemine kavuşturulması ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi, barışın kalıcı hale gelmesi için atılması gereken en hayati adımların başında geliyor. Elbette bu demokratikleşme sınavında, ana muhalefetin sergileyeceği tutum da sürecin geleceği açısından belirleyici bir role sahip.

Ancak bu umut dolu bekleyişe, büyük bir kaybın gölgesi düştü: Abdullah Öcalan’ın “Sırrı Süreyya’nın ikiz kardeşi” olarak tanımladığı, halkların ortak mücadelesinin sembol isimlerinden Salih Müslim’in kaybı.

Diğer yandan barış ve demokratik toplum mücadelesinde siyasette en ön safta yer alan DEM Parti farklı kesimlerin eleştirilerine hedef oluyor. Bir yanda “Hükümet sadece Anayasa değişikliği için DEM Parti’yi masada tutuyor” algısı yaygınlaşırken, diğer yanda DEM Parti’nin süreci şeffaf yürütmediği, salon siyaseti yaptığı gibi pek çok farklı eleştiri gündeme taşınıyor.

Peki, DEM Parti’nin tüm bu eleştirilere yanıtları neler? Nasıl bir özeleştiri yapıyor? DEM Parti üçüncü yol çizgisinde nasıl bir değişim dönüşüme hazırlanıyor? Bunu, nasıl bir yenilenmeyle sağlayacak?

Tüm bu soruları ve eleştirileri DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan ile konuştuk…

  • Öncelikle Salih Müslim’in vefatı Rojava için büyük bir kayıp oldu. Abdullah Öcalan onu “Sırrı Süreyya’nın ikiz kardeşi” ve “barışın sönmeyen yıldızı” olarak tanımladı. Salih Müslim geride ne bıraktı?

Salih Müslim’in vefatı nedeniyle ailesine, Kürt halkına, Rojava ve Suriye halklarına başsağlığı dileklerimizi iletiyoruz. Sayın Öcalan’ın mesajında vurguladığı gibi büyük bir mücadele yürüttü Bavê Welat. Kobani’ye gitmek her Kürt için duygusal bir yoğunluktur. Salih Müslim gibi bir devrimcinin kaybı üzerine gidiliyorsa bu duygu daha da derinleşir. Bizim için de öyleydi.

  • Kobani’ye gittiniz. Mürşitpınar Sınır Kapısı hâlâ açılmadı. Ne hissettiniz?

En derinden hissettiğimiz şey sınırların anlamsızlığıydı. Ortada bir çizgi var; ama iki yakasında aynı akrabalar, duygular, hatıralar, umutlar var. Hayatın kendisi bu sınırı çoktan aşmış. Yıllardır bu sınırı yalnızca ölümde, cenazede, yasta aştık. Artık sevincimizde de aşmak istiyoruz.

  • Bugün dünya ve Ortadoğu’da emperyalist güçlerin, uluslararası hukuk ve kurumları yok sayan saldırıları var. İran’a saldırılarda çocuklar, sivil halk katlediliyor. Nasıl bir dünyadayız?

Evrensel değerler ve uluslararası kurumlar hızla aşınıyor. Artık hukukun değil, gücün belirleyici olduğu bir dünya var. Ülkeler bir meselede müttefik, bir başkasında karşı cephede olabiliyor. Kurallar değil, çıkarlar yönlendiriyor.

  • Kürtler güçlü mü? Ya da İran ve dört parçalı coğrafyada dünyanın bu hali karşısında nasıl bir tutum almalı?

Böyle bir dünyada kimse sahada zayıf kalamaz, masaya güçsüz oturamaz. Kürtler haklı olarak kendi güvenliğini korumak ve haklarını teminat altına almak istiyor. Bu bir tercih değil, zorunluluk. Kürtler arası demokratik birlik güçlendirilmeli. Bu, Türkiye’ye, İran’a, Suriye’ye ya da Irak’a yönelik bir tehdit değil. Mevcut sınırlar korunurken Kürtlerin kendi aralarındaki siyasi, toplumsal ve kültürel bağların güçlenmesi; yaşadıkları ülkelerde yasal, anayasal ve yönetim haklarının güvence altına alınması gerekiyor. Herkesin kazanabileceği bir denklem bu.

  • Tam da bu denklemde İran dünya gündeminde. Savaşlar çatışmalar devam ediyor. DEM Parti olarak uluslararası denklemde nasıl bölgesel riskler görüyorsunuz? Bunun ileriye dönük handikapları neler olur?

DEM Parti olarak İran savaşına bakışımız ikili bir ret üzerine kuruludur. Ne ABD-İsrail saldırganlığının yanında, ne İran rejiminin 47 yıllık sicili yanındayız. Ocak 2026’da binlerce protestocu katleden bir rejimin savunulacak hiçbir tarafı yok. Partimiz, savaşın ilk gününden itibaren dış müdahalenin halkların özgürlük taleplerine hizmet etmeyeceğini açıkça söyledi. Müzakerelerde ilerleme sağlanmışken 28 Şubat’ta baskın şeklinde başlatılan bu savaşta hastaneler, okullar ve sivil alanlar vuruldu; bunlar kabul edilemez.

  • Kürtler hem hedefte hem gündemde neden?

Kürtlerin sürekli gündeme getirildiğini görüyoruz. Kürtler hiçbir gücün paralı askeri, tetikçisi ya da piyonu değildir. Kürtler ve coğrafyaları savaş alanı değil, köprüdür. Devam eden savaşın bir bağlamı da Türkiye’deki barış sürecidir. Savaş güvenlik refleksini büyütmemeli, tam tersine çözümü hızlandırmalı. Kürt meselesi birleşik kaplar gibi işliyor; bir yerdeki çözüm diğerini etkiliyor. İran’da derhal ateşkes, ardından çok taraflı müzakere ve bölgesel barışa dayalı güvenlik mimarisi şart. Dışarıdan dayatılan rejim mühendisliği de İran rejiminin savaşı baskı gerekçesi, katliamlar yapması da çıkış üretmez.

  • Yaklaşık 16 aydır devam eden Barış ve Demokratik Toplum süreci var. Ancak kamuoyunda “Hükümet sadece Anayasa değişikliği için DEM Parti’yi masada tutuyor,” algısı çok güçlü. Öyle mi?

Sürecin yalnızca anayasa değişikliği için yürütüldüğünü söylemek bölgesel ve küresel gelişmeleri görmezden gelen bir yaklaşım. DEM Parti’nin bu nedenle masada tutulduğunu düşünenler partimizi ve halkımızı tanımıyor. Bu süreç, Ortadoğu’daki büyük dönüşüme ve içerideki çoklu krizlerin sürdürülemezliğine karşı iktidar ve devletin aldığı aksiyonla başladı. Bu aksiyona Sayın Öcalan, Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı ile gerçek anlamıyla tarihi bir yanıt verdi. Silahların yakılması töreni, Meclis komisyonunun kurulması ve Sayın Öcalan’la görüşme yapılması başta olmak üzere 16 ayda çok sayıda gelişme yaşandı. Süreçteki gelişmelerle ilgili haksızlık etmemek lazım. Ama önümüzde daha çok yol var ve bu yolu gidebilmek için iktidarın hızlı ve güçlü adımlar atması gerekiyor.

  • Meclis aritmetiği yeni Anayasa veya Anayasa değişikliği için sizin oylarınızı kilit noktaya taşıdı. Yarın bir gün “Kayyımların son bulması” ve bu ölçekteki adımlar karşılığında, içeriğine tam ikna olmadığınız bir Anayasa’ya “evet” derseniz, bu toplumsal barış için bir kazanım mı olur, yoksa siyasi bir pragmatizm mi?

Kayyımlar zaten başlı başına bir haksızlık, bir hukuksuzluk. Demokratikleşme yönünde atılması gereken adımlar için kimse bizden bedel talep edemez; bu adımlar bir pazarlık konusu olamaz, bu ülkenin insanlarına ait olan hakkın zaten tereddütsüzce iade edilmesi gerekiyor. Anayasa meselesine yaklaşımımız ilkeseldir ve bu ilkeden taviz vermeyiz. Barış için her türlü fedakârlığı yapmaya hazırız. Müzakere masasından kaçmayız, zorlu uzlaşılardan yılmayız. Ama tabanımızın ve toplumun ikna olmadığı bir anayasaya “evet” demek, kalıcı bir çözüme hizmet etmez. Toplumun evet diyeceği bir taslağa da parti olarak hayır demeyiz. İkna olmadığımız bir anayasa da öyledir: Yarın koşullar değiştiğinde, kayyımlar yeniden gelir; hukuksuzluklar yeniden hayatımıza girer. Bu ülkede yalnızca Kürtlerin değil, tüm yurttaşların hukuka, güvenceye, öngörülebilir bir düzene ihtiyacı var. “Kürt meselesini çözelim, Türkiye’ye demokrasiyi erteleyelim” gibi bir anlayışımız yok.

  • Şimdi Meclis Komisyonu raporunu yayımladı. Ancak toplum rapor değil, cezaevi tahliyeleri ve yasal güvence adımlarını bekliyor. Bu Newroz’da hala sadece “beklenti” konuşuluyor olması tabanınızda bir “oyalanma” hissi yaratmıyor mu?

Geldiğimiz aşama itibariyle en kritik mesele, yürütme erkinin görünür, elle tutulur adımlar atmasıdır. Bu, sürecin ciddiyetine duyulan güveni besleyecek ve pekiştirecektir. Bunu başından beri ifade ediyoruz. Bu anlamda toplumun şüphe duyması, yer yer geri durması doğru okunmalıdır. Türkiye, siyasi tarihinin belki de en belirleyici eşiğinde duruyor. Dünya üzerindeki çatışma-çözüm süreçleri bize “tarihe iz bırakmak ile tarih sahnesinden silinmek arasındaki mesafenin bir adım” olduğu gerçeğini defalarca gösterdi. Şimdi tam da o tarihi yazacak anlardayız. Bu fırsatı heba etmemek gerekir.

  • Artık daha çok siyasetin konuşması, güçlü söz kurması gerekmiyor mu?

Sayın Öcalan, “Entegrasyonun ihtiyaç duyduğu yasal altyapı bir an önce inşa edilmelidir” diyerek siyasetin susmaması, konuşması gerektiğini söylüyor. Burada konuşmaktan kastedilen, çözüme yönelik somut öneri üretmek, sürece fiilen katkı sunmaktır. Bunun tersi, tıkanma, yıpranma ve oyalanmayı getirir.

  • Silahsızlanmayla demokratik siyaset zemini nasıl ortak yürütülmeli? Devlet ve iktidarın atması gereken adımlar nasıl işlemeli ve olmalı? Pozitif inşanın ilk adımı nasıl oluşmalı?

Sürecin başından beri, karşılıklı ve eş zamanlı adımlar atmanın süreci güçlendireceğini, sürecin enfekte olmasının önüne geçeceğini ve halkın güvenini arttıracağını ifade ediyoruz. Ama bugüne kadar büyük oranda süreç Sayın Öcalan’ın güçlü liderliği, Kürt Siyasi Hareketi’nin adımlarıyla ilerledi. Negatif barış aşamasının gerekleri yerine getirildi. Bundan sonra pozitif barış aşaması var. Yani silahsızlanma ile demokratik siyaset zemininin açılmasının eş zamanlı ilerlemesi gerekiyor. Bunun için çerçeve yasanın hızla çıkarılmasıyla işe başlayabiliriz. Hemen akabinde demokratik entegrasyon ve özgürlük yasalarının çıkarılmasıyla devam edebilir; buna Türkiye’nin demokratikleşmesini sağlayacak yasal düzenlemeleri ekleyebiliriz.

  • 2026 Newroz deklarasyonunda “statü” vurgusu öne çıktı. Bu kavram hala çok muğlak. Sizce 2026 Türkiye’sinde statü; idari bir özerklik mi, yoksa sadece anayasal bir tanınma mı?

Statü, Kürt halkının bu ülkenin kurucu bir unsuru olarak siyasi, hukuki ve toplumsal varlığının güvence altına alınmasıdır. Özetle statü, bir tanınma talebidir. Yıllarca inkâr edilen bir halkın, artık bu ülkenin eşit yurttaşı olarak hukukta da karşılık bulması talebidir. Ne olursa statü sağlanmış olur? Anayasayla güvence altına alınmış eşit yurttaşlık; dil, kültür ve örgütlenme özgürlüğü ve Türkiye’nin dört bir yanında, yalnızca Kürt illerinde değil her yerde işleyecek gerçek bir yerel demokrasi. Bunun için de elimizde makul, test edilmiş, Avrupa’nın onlarca ülkesinde hayata geçirilmiş bir çerçeve var: AB Yerel Yönetimler Özerklik Şartı.

  • Abdullah Öcalan’ın statüsü ile ilgili iktidar, bakanlık ve meclis tarafından atılmış bir adım yok ama üst perdeden sözler var. Baş müzakereci konumundaki Öcalan’ın statüsü resmen ortaya konmadan süreç nasıl ilerleyebilir?

Bu sorunun kendisi cevabını içeriyor aslında. Sayın Öcalan’ın bu süreçteki rolü fiili olarak ortadadır. Kendisi İmralı’dan topluma çağrı yapıyor, siyasi irade beyan ediyor, müzakere çerçevesi öneriyor. Heyetler gidiyor, görüşmeler yapılıyor, mesajları kamuoyuyla paylaşılıyor. Yani pratikte bir muhataplık zaten işliyor. Sorun şu ki, bu fiili durumun hukuki ve siyasi bir karşılığı hâlâ yok. Bu boşluk hali doğru değildir. Sayın Bahçeli’nin de bu konuda çağrı yapması değerlidir. Çünkü teorik olarak bir barış sürecini yürütürken masanın bir tarafını tanımayıp diğer tarafından sonuç beklemek mümkün değildir.

  • Dünyadaki çatışma çözümleri ve barış süreçleri de bize bunu göstermiyor mu?

Dünya üzerindeki hiçbir çözüm süreci, baş müzakerecinin statüsü belirsiz bırakılarak ilerlememiştir. Kolombiya’da, Güney Afrika’da, İrlanda’da muhatap önce tanınmış, sonra süreç kurumsal zemine oturmuştur. Türkiye bu konuda istisna olamaz. Dolayısıyla burada söylenmesi gereken şey şudur: Baş müzakereci fiilen muhatapsa, bunun hukuki ve siyasal zemini de resmen kurulmalıdır. Aksi halde sadece süreç zarar görmez; devlet ciddiyeti, müzakere ciddiyeti ve toplumsal güven de aynı anda zedelenir. Statüsü tanımlanmamış bir muhataplık, yarım bırakılmış bir sürece benzer.

  • Bir diğer önemli konu: Abdullah Öcalan’ın şartlar ve koşullar oluşmadan İmralı’da yapılan yeni yere geçmeyeceği… İmralı’daki durum tam olarak nedir? Tutsak değil, baş müzakereci, muhatap ve yürütücü rolü nasıl tanınıp, koşulları sağlanacak?

Sayın Öcalan’ın yeni yere geçmeme iradesi sembolik değil, stratejik bir duruştur. Mesajı açık: Yasası olmayan hiçbir şeyin garantisi yoktur. 2013-2015 sürecinde de aynı uyarıyı yaptı. “Bu sürecin yasası olmazsa hepiniz yargılanırsınız” dedi. Dediği gibi oldu. Bugün de aynı ilkeyi savunuyor: Koşulları fiilî değil yasal, konjonktürel değil kalıcı olmalı. Bir baş müzakerecinin statüsü iktidarın insafına bırakılamaz; hukuka bağlanmalıdır. Şimdilik şu kritik sorular yanıtsız: Yeni konuta hangi statüyle geçecek? Ev hapsi mi? Serbest mi? Tutuklu mu, hükümlü mü? Bu belirsizlik giderilmediği için yeni konuta geçmek istemediğini düşünüyorum. Bir yılda, kısıtlı koşullarda süreci bu kadar ileriye taşıyan Sayın Öcalan; özgür iletişim ve çalışma koşullarında Türkiye’yi barışa çok daha hızlı götürecektir.

  • DEM parti üzerinde toplum nezdinde ve kamuoyunda ciddi eleştiriler yükseldi. Özellikle İmralı sürecini iyi yönetemediği, şeffaf olamadığı konusunda eleştiriler çok fazla. DEM Parti yeterince cesur davranamıyor mu?

Şunu samimiyetle belirtmek isterim. Geride bıraktığımız yaklaşık 1,5 yıl hepimiz için öğretici oldu. Çok iyi biliyoruz ki, barış diplomasisi düz bir süreç değildir; krizlerle sınanarak yolunu bulan, esneklik gerektiren dinamik bir mücadeledir. Bu nedenle meseleye “doğru-yanlış” ikiliğinden değil, hangi riskleri gördük ve önümüzdeki krizleri nasıl aşarız sorusundan bakmak gerekir.

  • Süreçte krizleri nasıl aştınız? Ya da aşamadınız? Neden şeffaf olunmadı?

1 Ekim 2024’ten bu yana bu süreç, kamuoyunun bildiği ve bilmediği çok ciddi badireler atlatılarak bugünlere geldi. Bu büyük bir şanstır, ülke için en büyük kazançtır. Şeffaflık eleştirilerini savunmacı bir refleksle karşılamıyoruz, aksine, bu eleştirileri toplumun barışa sahip çıkma iradesinin son derece haklı ve kıymetli bir yansıması olarak görüyoruz. Ancak dünya deneyimleri bize şunu söylüyor: barış, her bilginin aynı anda kamuya açıldığı bir süreç değil, zamanlaması, mahremiyeti ve muhatabı doğru ayarlanması gereken hassas bir süreçtir. Mesela Kolombiya’daki altın kural “her şey üzerinde uzlaşılmadan, hiçbir şey üzerinde uzlaşılmış sayılmaz” idi. Biz ilkelerde şeffaf olduk, görüşme mahremiyeti ile şeffaflık arasındaki dengeyi gözettik ve her görüşme sonrası ana mesajı kamuoyuyla paylaştık, paylaşmaya devam edeceğiz.

  • Son mesaj daha geniş paylaşıldı. Öte taraftan DEM Parti kurulları siyasetin sokakla temasını sağlamada geriye mi düştü? Bu sadece toplantı veya konferanslarla mı sınırlı kaldı? Toplumun birçok kesiminden “DEM’de salon siyaseti yapıyor” eleştirileri var…

Bu eleştirileri cevaplamak için uzun bir sohbet gerekli. Ama kısaca şöyle ifade edeyim: DEM Parti salon siyasetine mahkûm bir parti değildir, olamaz da. Bu hareketin kökleri zindanlarda, meydanlarda, cenaze yürüyüşlerinde, barış nöbetlerinde, Newroz ateşlerinin etrafında atıldı. Salonlarda değil sokaklarda büyüdük. DEM Parti barış sürecini toplumsallaştırmak için on binlerce insana ulaştı. Dünya barış deneyimlerinde görülmemiş bir yayılmadır. Bu yönüyle salonda kaldığımız eleştirisi için bir kez daha çalışmalara bakmak lazım. Elbette ne kadar sokakta olsak az. Dolayısıyla bir kriter koyduğumuzda geleneğimiz gereği hep kendimizi yeterli çalışmıyor noktasında görürüz. Fakat gerçeği görmek adına yapılan çalışmalara da bakmakta fayda var.

  • Hatta “çoğu vekilini bile bilmiyoruz” diye yükselen sesler de var. Yeterince halkın içinde değiller deniyor. Öyle mi gerçekten?

Çoğu vekilin bilinmemesinin bir öznel bir de nesnel sebebi var. Nesnel olarak Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle birlikte Türkiye’de siyasetin merkezinin TBMM’den Saray’a kayması önemli bir nedendir. Deyim yerindeyse objektifler Saray’a dönünce milletvekillerinin görünürlüğü doğalında azalıyor. Bunun yanı sıra medyadaki iktidar yanlısı tekelleşme ve ana akım muhalif medyanın DEM Parti milletvekilleriyle kurduğu sınırlı ilişki de bir başka nesnel nedendir.

  • Bu nesnel nedenleri bir tarafa bırakırsak, vekil demek özünde halkın temsilcisi demek değil mi?

Bu nesnel nedenleri aşacak pratiklerle vekiller olarak kendimizi halka tanıtmak, halkın içinde olmak gibi sorumluluklarımız var. Öznel olarak eksikliğimizdir. Büyük ölçekli olmasa da orta ve küçük ölçekli kentlerde bir vekilimiz her mahalleye, köye girmemişse; evlerde halkla buluşmamışsa büyük bir özeleştiri nedenidir.

  • Şu aşamada “Üçüncü Yol” inşa edebildiğinize gerçekten inanıyor musunuz? Kendi kurullarınızda nasıl bir eleştiri özeleştiri mekanizması işletiliyor?

Üçüncü yol hattı siyasetimizin özüdür. Ama bunu istediğimiz düzeyde hayata geçirdiğimizi söyleyemem. Eksikliklerimiz var, yetmezliklerimiz var. Üçüncü yolu zaman zaman taktik bir manevra düzeyine indirgeyen yaklaşımlar ortaya koyduk. Oysa üçüncü yol; hâkim iki tarihsel bloğun dilini, mantığını ve siyaset yapma biçimini paylaşmaz. Halkı bu iki kutuptan birine bağlayan değil; halkı her iki kutuptan da bağımsız kılan bir çizgidir. Bunu gerçek anlamda hayata geçirebilseydik, zaten potansiyelimizin çok üstüne çıkmış olurduk.

  • DEM Parti nasıl bir dönüşecek? Yeni dönem nasıl bir strateji ve yeni dille inşa edilecek?

Evet, DEM Parti dönüşecek. Savaş döneminin bütün kurumları da kendini yeni döneme göre hazırlamalı. Devlete dönüşme çağrısında bulunuyorsak, biz de değişip dönüşmeliyiz. Belki yeni bir isimle, belki köklü bir yeniden yapılanmayla. Kurullarımızda henüz detaylı bir tartışma yürütmedik; ama önümüzdeki süreçte bu, en temel gündem maddelerimizden biri olacak.   Savunma dilinden inşa diline geçme zamanı geldi. Mağduriyet anlatısı güçlü bir siyasi dil üretir; ama yalnız ona yaslanmak, insanı giderek daralan bir alana hapseder. Yaptıklarımızı değil, ne kuracağımızı da daha güçlü anlatmalıyız.

Bu nedenle yeni yapı, geçmişin birikimini taşıyan ama onunla yetinmeyen, mirası sahiplenen ama onunla sınırlanmayan bir kuruluş ve inşa iradesiyle şekillenmelidir. Ve bu irade sadece muhalefet etmek için değil, yönetime ortak olmak iddiasıyla hareket etmelidir. Üçüncü yol bir kaçış değildir; Türkiye’nin geleceğine talip olmaktır.

  • Newroz sonrası kayyımlar, yasal adımlar vb. konusunda adımlar atılacağı dile getirilse de toplumda halen güvensizlik var…

Haklı bir güvensizlik var; çünkü toplum artık niyet değil, somut adım görmek istiyor. Takvim geçtiyse, söz verildiyse ve buna rağmen kayyımlar, yasal güvenceler, tahliyeler gibi başlıklarda ilerleme sağlanmadıysa, bunun sorumluluğu yalnızca topluma sabır telkin edenlerin değil, adım atma yetkisini elinde tutan iktidarın da omuzlarındadır.

  • Eğer bu adımlar atılmazsa B planınız nedir?

Biz masadan kaçan değil, toplumsal iradeyi büyüten tarafta oluruz. Halkın talebini, demokratik siyasetin gücünü ve ortak mücadele zeminlerini daha etkili biçimde devreye sokarız. Ama asıl cevap üretmesi gereken iktidardır. Bu soru da en çok yürütme erkini ilgilendiriyor. Artık soru “toplum ne kadar daha bekler” değil; “iktidar bu sorumluluğu daha ne kadar taşıyamaz halde bırakır” sorusudur.

  • Sorumlu olan iktidarken, demokratikleşme derken tutuklamalar da hız kesmiyor. İBB ve Ekrem İmamoğlu davası sürerken CHP’li belediye Başkanlarına yönelik tutuklamalar devam ediyor. İBB davasını nasıl görüyorsunuz? Siyasi davaların demokrasi ve barışa zararı nedir?

Küresel belirsizliklerin, bölgesel risklerin, ülke içi çoklu krizlerin üst üste bindiği bir dönemde iç barışı adalet, özgürlükler ve demokrasi ekseninde sağlayabiliriz. Böylesi bir dönemde iç siyasi rekabetin ortaya çıkardığı negatif tablolara ve gerilimi arttıran olaylara son vermek tarihsel bir sorumluluktur.

Türkiye’nin geleceğini Silivri’deki duruşma salonlarında kurmak doğru değildir.  Türkiye, geleceğini ararken Silivri’deki yargılamaların geriliminin gündemi domine etmesinin kimseye faydası yok. Türkiye’nin geleceği sandıkta, mecliste, sokakta demokratik müzakere yöntemiyle kurulmalıdır. Siyasi davalar ve çekişmeler mahkemelerde değil siyaset arenasında olmalı. Sayın İmamoğlu ve bütün seçilmişler de tutuksuz yargılanmalı.

  • Newroz’da Abdullah Öcalan’dan sesli ya da görüntülü bir mesaj gelecek mi?

Yazılı bir mesaj bekliyoruz. Ancak artık Sayın Öcalan’ın doğrudan halka, basına ve kamuoyuna seslenebilecek koşullara kavuşması gerekiyor.

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

Katar’a füze saldırısı: Geniş hasar meydana geldi

Sonraki Haber

Suriye geçici hükümeti 300 tutsağı serbest bırakacak

Sonraki Haber

Suriye geçici hükümeti 300 tutsağı serbest bırakacak

SON HABERLER

Gün ola bayram ola

Yazar: Yeni Yaşam
19 Mart 2026

Tombi’nin dönüştürdüğü gazetecilik: Patidio

Yazar: Yeni Yaşam
19 Mart 2026

Keko artık Kürtçe konuşuyor

Yazar: Yeni Yaşam
19 Mart 2026

‘Kemal Kurkut, Kürtlerin masumiyetiydi’

Yazar: Yeni Yaşam
19 Mart 2026

Suriye geçici hükümeti 300 tutsağı serbest bırakacak

Yazar: Yeni Yaşam
19 Mart 2026

Bakırhan: Türkiye’nin geleceğine talibiz

Yazar: Yeni Yaşam
19 Mart 2026

Katar’a füze saldırısı: Geniş hasar meydana geldi

Yazar: Yeni Yaşam
18 Mart 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır