Bölgede ve ülkede toplumsal hayat çok yönlü. Mevzuu çok. Ancak sürece bakmak faydalı olacaktır. İki yıla yaklaşan bir süredir, “barış ve demokratik toplum” süreci tartışılmaktadır. Bu sürecin yaşanıyor olması ve bazı adımların atılmış bulunması, elbette değerlidir.
Fakat devletin sürece çözümleyici bir tarzda yaklaşmadığı da bir o kadar somut bir gerçekliktir. Doğal olarak bu durum, bütün toplumun ilgisini çekmekte ve her boyutlarıyla tartışılmaktadır. Konuyla ilgili olarak akla takılan dört noktaya değinmek gerekli görünmektedir.
Bu anlamda, devletin topluma söylediği iki yalana değinmek gerekiyor. Bu yalanlar, başka bazı sözde argümanlarla birlikte, toplumsal yaşamı zehirlemekte ve sürecin ilerlemesini engellemektedir.
Yalanların birincisi, “toplumun hassasiyetleri” diye anlatılmaktadır. “Süreç neden hızlandırılmıyor, atılması gereken adımlar neden atılmıyor” diye her sorulduğunda, devlet yetkilileri, devletin borazanlığını yapan basın ve sözde yazar çizer takımı, hep bir ağızda, “yoo öyle olmaz, toplumun hassasiyeti var” diye ciyak ciyak bağırmaktadırlar.
Asıl konuya geçmeden bir parantez açalım. Evet, devletin soykırımcı politikalarından dolayı acılar yaşamak zorunda bırakılan halkların hassasiyetleri vardır ve anlamlıdır. Ancak ölümsüzleşen on binlerce Kürt gencinin ailelerinin ve mahpuslarda tutulan özgür tutsakların, sürgünlerin ve her türlü acıyı yaşamaya mecbur edilmiş milyonlarca Kürt halkının hiç mi hassasiyeti yoktur? Üstelik bu hassasiyetlerden dolayı bir fatura ödenecekse bunu ödemesi gereken Kürt halkı değil, devlettir.
Parantezi kapatarak devam edebiliriz. “Toplumun hassasiyeti argümanı” sürece doğru yaklaşmamak için devlet tarafında istismar edilmektedir. Toplumun Türk, Kürt, Ermeni, Çerkes, Laz, Sünni ve Alevi vs. çok dilli ve çok dinli olduğu bilinmektedir. Ancak devlet toplumları birbirlerine karşı kışkırtmadığı sürece, belirtilen etnik ve dinsel farklılıklardan dolayı bu toplumlar, birbirlerine soykırım, katliam yapmamışlar, birbirlerini boğazlamamışlardır. Belirtilen toplumsal kesimler, farklılıklarına rağmen, her alanda birlikte yaşamışlar, birlikte üzülmüşler, birlikte sevinmişlerdir.
Buna rağmen devlet, halklar arası bu farklılıkları kullanarak toplumsal düşmanlıklar yaratmış ve bekası için bu düşmanlıktan yararlanmıştır. Yakın tarih bu şekilde yapılmış soykırım örnekleriyle doludur.
Öte yanda devletin ve kadrolu mensuplarının, mevcut süreç başlamadan önce, bu gerçeği, çok sık kullandıkları bilinmektedir. Devletin ve borazanlarının, “Kürt- Türk halkının kardeş olduğu, birlikte yaşadıkları, kız alıp verdikleri” argümanını, özgürlük hareketini ve demokrasi mücadelesini bastırmak için çok kullandığı bilinmektedir.
Yani sözün özü şu ki, halklar arası farklılıklar, toplumsal çatışmaların nedeni olmadıkları gibi barışın da önünde engel değildirler. Toplumların hiçbir kesimi, Kürtlere ve Alevilere karşı düşmanlığın devam etmesinden yana değildir. Dolayısıyla “Toplumsal hassasiyet” diye barışın önüne engel olarak çıkartılan durum, devletin ürettiği büyük ve zararlı bir yalandır. Öncelikle bu durumun çok iyi anlaşılması, bilince çıkartılması ve toplumla paylaşılması gerekmektedir.
İkinci olarak devlet, süreçte önce yaptığı gibi kamuoyunun ve Kürt halkının bütün demokratik hak taleplerine ve eylemlerine, hukuksuz bir biçimde saldırmaktadır. Bu duruma tepki gösterildiğinde ise, suçu, “devlet içinde bulunan süreç karşıtlarına” yüklemektedir. Elbette devletin içinde barışa karşı çıkan, bunu engellemek isteyenler olabilir. Ama bu sürecin devlet politikası olduğunu ilan eden, devleti defalarca hallaç pamuğu gibi dağıtan ve devletin tek yetkilisi olan Erdoğan, neden bunları engelleyemiyor ve neden bunların devletin politikasına uygun davranmalarını sağlamıyor? Gerçekten durumun böyle olduğuna inanmak fazla safdillik olmaz mı? Bu durumda devletin içinde süreci provake edenlere göz yumulduğunu düşünmek çok mu yanlış olur?
Bir başka noktaya da dikkat çekmek gerekiyor. Yıllar yılı TV ekranlarında ve gazete manşetlerinden “PKK silah bıraksın, Kürt sorununu konuşarak çözelim” diyenler vardı. Bugün tam da o gündür. Söylendiği ve istendiği gibi PKK silah bıraktı ve kendisini feshetti. Peki nerede bu silah bırakılsın, bu çözelim diyenler? Devlet yetkilileri ve devleti savunanlar, çözüm aşamasına gelince, nerden çıkartıyorlarsa “toplumun hassasiyeti” diye bir sözde argümanla süreci çıkmaza sürüklemektedirler.
Dördüncü olarak yapılmak istenen toplumsal düzenlemenin bir başka özelliğine bakılması gerekiyor. Kolay anlaşılmak için özetlenerek anlatılırsa, birbirlerine düşman olan iki güç arasındaki ilişkinin yeniden düzenlenmesi amaçlanmaktadır. Yani iki düşman arasında barış yapılmak istenmektedir. Bu iyi ve doğrudur. Ancak barış, eski pozisyonlarını ve politikalarını değiştirmiş olan düşmanla yapılır. Düşmanlardan hiçbir değişiklik olmadan, düşmanlığın gerekleri ortadan kalkmadan barışın zemini oluşmaz. Barış ve demokrasi de bunun için zor olmaktadır.








