Barış ve demokrasi meselesinin acil görevleri birleşik bir mücadeleyi dayatırken, farklılıkları derinleştiren ve bir arada durmayı zorlaştıran bir söylem ve tartışmanın hem taraflara hem de ülke halklarına faydasının olmadığı da görülmelidir
Musa Piroğlu
Abdullah Öcalan tarafından 27 Şubat’ta yapılan ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin yeni bir yönelime girdiğini beyan eden açıklama ile sonrasında başlayan görüşme trafiği bütün yıla damgasını vurdu. Abdullah Öcalan sadece yeni bir mücadele hattı değil yeni bir toplumsal formasyon önerisini de gündeme getirdi. Marksizm’e ve reel sosyalizme yönelik eleştiriler üzerinde yeni bir sosyalizm tarif eden görüşler, sol kamuoyunda giderek sertleşen bir tartışmayı tetikledi. Marksizm’i savunmak adına tartışmaya katılanlar tarafından sosyalizm dışı gösterilmeye çalışılsa da Abdullah Öcalan’ın dile getirdiği görüşler sosyalizme dairdir. Tarih boyunca değişik sosyalizm anlayışları ve bunlar arasında ideolojik mücadeleler hep var olmuştur, olmaya da devam edecektir. Bu bağlamda tartışma sosyalizm içi bir tartışmadır ve elbette ideolojik tartışma değerli ve önemlidir. Ancak yürütülen tartışma sosyalizm içi bir tartışma olmaktan çıkarak, sosyalistlerle Kürt Özgürlük Hareketi arasında bir tartışma görünümüne bürünmeye başlamıştır.
Bir tarafta söz konusu görüşlerin sosyalizmle alakası olmadığını anlatan ve Marksizm’i savunduğunu iddia eden görüşler yayınlanırken, öte tarafta reel sosyalizm deneyimleri üzerinden, Marksizm ve Sosyalizme dair sert eleştirileri, hatta yok saymaları kapsayan yazılar kaleme alınmaya başlandı. Eleştiriler dostane kalma sınırlarını aşarak, bir arada durmayı zorlaştıran bir boyuta evrilmeye başladı. Tehlikeli olan budur!
Yüzyıla damgasını vuran Kürt sorununda, demokratik çözüm imkanlarını ortaya koyması ve savaşa son vermesi beklenen barış görüşmeleri, kamuoyunda temkinli bir iyimserlik, sessiz ve kaygılı bir bekleyiş içerisinde izleniyor. Günü, geçmişin deneyimleri üzerinden okuyarak anlamlandırmaya büyük çoğunluk barış sürecini geçmiş deneyimlerden yola çıkarak yorumlamaktadır. Bu yorum doğal olarak 7 Haziran sonrası başlayan kanlı saldırı dönemini akıllara getirmekte, korkuları büyütmekte, hatta sürece karşı negatif yaklaşımları beslemektedir. Saray’ın karşısında durmayı ana hareket noktası olarak okuyanlar açısından barış görüşmelerinde masanın diğer tarafında devletin bulunması kafa karıştırıcı bir duruma yol açmıştır. Barış meselesini kendi meselesi olarak görmesi gerekenler, neredeyse barış karşıtı bir yere savrulmakta, barış meselesine dışsal bir olgu olarak yaklaşmaktadır. 2015 haziran seçimleri sonrası oluşan Cumhur İttifakı’nın birleştirici unsurunun Kürt halkına karşı düşmanlık ve savaş siyaseti olduğu unutulmaktadır. Kürt sorununda demokratik ve adil bir barış yönünde atılacak her adımın bu ittifakın temellerinin sarsılması sarayın Azerbaycan tarzı yönetim hayallerinin sona ermesi anlamına geleceği görülmelidir. Barış meselesi ülkede demokratikleşmenin ön koşuludur. Aynı şekilde güçlü bir demokrasi mücadelesi olmadan adil ve demokratik bir barışın imkanı da yoktur. Çeşitli bahanelerin arkasına sığınarak süreci Abdullah Öcalan’la devlet arasındaki görüşmelere terk etmek aslında bu görüşmelerde iktidarın elini güçlendirmeye hizmet edecektir. İki ayrı mevziye çekilip birbirleri ile ideolojik çatışmaya girenler bu gerçekliği unutmamalıdır. Barışın inşası ve ülkenin sürüklendiği karanlık süreci durdurmanın yegane yolu, birleşik bir mücadelenin örülmesi ile mümkün olacaktır.
Kitlelerin kaygıyla izlediği süreç, siyasal öznelerin bir çeşit kayıtsızlığı altında devlet ile Abdullah Öcalan’ın görüşmelerine terk edilmiş, toplumsal muhalefet barış sürecinin dışına çekilip, izleyici konumuna geçmiştir. Barışın toplumsallaştırılması, mücadelenin yükseltilerek görüşmelerin demokratik bir olgunluğa doğru ilerlemesi için harcanması gereken emek ve çaba, yan yana durmak zorunda olan güçler arasındaki ayrım noktalarını belirginleştirmek için harcanmaktadır.
Sosyalistler Kürt meselesine ezilen ulus sorunundaki ilkesel bakışları ve tezleri ekseninde yaklaşırlar. Kürt sorununa, Filistin, İrlanda ya da Bask meselesi gibi yaklaşılamaz. Dünyanın başka yerlerinde ezilen halkların kurtuluş mücadelelerine verilen destek Kürt sorununda eksik ve yetersiz kalır. Çünkü Kürt sorunu içsel bir meseledir. Kürt sorunu sadece Kürt halkının özgürlük talebini içermez, ülkenin bir bütün olarak devrim ve demokrasi mücadelesini de kapsar. Mesele bir dışsal olgu olmaktan ziyade devrim ve demokrasi mücadelesinin temel meselesidir. Bu nedenle barış meselesi bu ülkede emek ve demokrasi mücadelesinin gündemidir. Sadece Kürt halkı istediği için değil, devrimin, sosyalizmin ve demokrasinin inşa edilebilmesi için Kürt halkıyla yan yana durmak, ortak bir mücadeleyi yürütmek sosyalistlerin görevidir. Barış talebi bu nedenle sadece Kürt halkının değil ülke halkları ve işçi sınıfının ortak talebidir.
Ülke halkları ve işçi sınıfı tarihin en travmatik yoksullaşmasını, en ağır sosyal çürümesini yaşamaktadır. Muhalif belediyeler, sendika, oda ve barolar kayyum tehdidi ile sindirilmekte, gazeteciler, üniversite öğrencileri, sendika yöneticileri tutuklanmakta, toplum mahkeme ve polis terörü ile susturulmaya çalışılmaktadır. Saray kendi yönetimini kalıcılaştıracak otokrat bir rejime geçiş sürecini adım adım devreye koymaktadır. Sosyalist muhalefet iktidarın otokratlaşma çabasına karşı direnişi büyük oranda CHP’ye, yoksulluk ve işçi sınıfının yaşadığı ağır saldırılara karşı mücadeleyi varlığı flulaşmış sendikalara devretmiş bir görüntü vermektedir. Tribünlere çekilip seyirci kalma hali burada da devam etmektedir.
Barış ve demokrasi meselesinin acil görevleri birleşik bir mücadeleyi dayatırken, farklılıkları derinleştiren ve bir arada durmayı zorlaştıran bir söylem ve tartışmanın hem taraflara hem de ülke halklarına faydasının olmadığı da görülmelidir. Ülkenin barış ve demokrasi beklentilerinin tamamen rafa kaldırılacağı tehlikeli bir mecraya sürüklendiği, toplumun reel ağır sorunlarla bunaldığı konjonktürde tartışılması gerekenin bu gidişi durdurmak adına yan yana gelişin koşullarını ve araçlarının nasıl şekilleneceği olmalıdır. Ayrılığı değil barışı konuşmak gerekiyor.









