• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
31 Ocak 2026 Cumartesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Forum

Beka Vadisi’nden Zehle’ye Öcalan ile yüz yüze

31 Ocak 2026 Cumartesi - 00:00
Kategori: Forum, Manşet

Abdullah Öcalan ile 2 yıl arayla yapılan bu iki röportaj, güvenlikten siyasete uzanan arayışın kaydı

  • O sabah, sobalı küçük bir odada Abdullah Öcalan, Güneri Cıvaoğlu ve ben karşılıklı oturduğumuzda, masada sadece bir teyp ve birkaç soru yoktu. Masada, çöken bir ayaklanmanın muhasebesi, bölgenin kaderi ve henüz adı konmamış bir gelecek vardı
  • 1993 yılına gelindiğinde, bu kez farklı bir atmosferde, ancak yine Lübnan’da Abdullah Öcalan ile ikinci kez yüz yüze görüşme imkânı doğdu. İlk görüşmede dile getirilen kuşkuların ve uyarıların, iki yıl sonra nasıl bir siyasal tutuma dönüştüğünü görmek açısından bu ikinci görüşme, doğal bir devam niteliği taşıyordu

Ramazan Öztürk

Bazı günler vardır; yaşandığı anda yalnızca bir haber gibi görünür, fakat yıllar geçtikçe insan anlar ki aslında bir dönüm noktasına tanıklık etmiştir. 1991 baharında, Lübnan’ın Beka Vadisi’nde geçirdiğimiz o soğuk günlerden biri de benim için tam olarak böyleydi.

Birinci Körfez Savaşı yeni bitmişti. Irak, fiilen bir iç savaşın içindeydi. Saddam’a karşı başlatılan ayaklanmanın hüsranla sonuçlanmasının üzerinden henüz iki hafta geçmişti.

Sınırlara yığılan yüz binlerce Kürt insanı perişan durumdaydı. Dağlar, çadırlardan çok çaresizlikle doluydu. O günlerde Ortadoğu’da insan hayatı, büyük güçlerin masa başı hesaplarının gölgesinde hızla değersizleşiyordu.

Türkiye’de ise ilk kez, devletin en tepesinden Kürt meselesine dair alışılmışın dışında cümleler duyuluyordu. BM’nin dillendirdiği “güvenlik kuşağı” fikri ise yalnızca Irak’ın kuzeyini değil, Türkiye’nin geleceğini de yakından ilgilendiriyordu ama kimse, silahların gölgesinde şekillenen bu coğrafyada asıl aktörlerin ne düşündüğünü sormuyordu.

İşte tam da bu nedenle, PKK’nin bu süreci nasıl değerlendirdiğini öğrenmek için Abdullah Öcalan ile röportaj yapmaya karar verdik.

Dönemin Sabah Gazetesi’nde çalışıyordum. Başyazarımız Güneri Civaoğlu ile Beyrut’tan Beka Vadisi’ne uzanan yolculuğa çıktığımızda, aslında yalnızca bir röportaja değil, tarihin henüz yazılmamış bir sayfasına doğru ilerliyorduk.

Nisan ayı olmasına rağmen sulu kar yağıyordu. Kampta geceyi, camları kırık bir binada geçirdik. Sabah, şafakla birlikte duyulan marş sesleriyle uyandık. Eğitim alanında kadınlı erkekli yüzlerce gerilla vardı. Fotoğraf makinemin vizöründen baktığımda, yalnızca silahlı insanlar değil, geleceği belirsiz bir sürecin aklıma getirdiği sorularla boğuşuyordum.

O sabah, sobalı küçük bir odada Abdullah Öcalan, Güneri Cıvaoğlu ve ben karşılıklı oturduğumuzda, masada sadece bir teyp ve birkaç soru yoktu. Masada, çöken bir ayaklanmanın muhasebesi, bölgenin kaderi ve henüz adı konmamış bir gelecek vardı.

Öcalan konuşurken, sözleri bir siyasi muhasebe gibiydi. Güvenlik kuşağı fikrine temkinle yaklaşıyordu.

“Güvenlik kuşağı meselesi kamuoyuna Özal’ın bir önerisi olarak sunuldu. Bu, son günlerde beni çok düşündüren bir konu. İzlediğim kadarıyla Özal’ın bir yöntemi var: Bir söz ortaya atar ve bu, birçok kişiyi düşündürür. Bu da onun bir taktiği gibi görünüyor. Şimdi de böyle bir söz ortaya attı ve Demirel yeniden konuşmaya başladı. Hatırlarsanız, Özal Kürt meselesini ilk gündeme getirdiğinde, ‘Çankaya hıyanet içindedir’ denilmişti. Bu güvenlik kuşağı konusunda da bazıları olumlu, bazıları olumsuz görüşler dile getiriyor. Ben ise biraz daha derinlemesine düşünüyorum. Ancak bazı geri adımların da atıldığını görüyoruz.”

Kimlerin geri adım attığını sorduğumda şu yanıtı verdi: “İngiltere eskisi kadar ısrarcı değil. ABD ise biraz daha düşünmek istiyor. Mart ayının başından itibaren Kürtlerin rejimden kopuşu, beklenmedik bir ayaklanma girişimi ve ardından gelen dağlara kaçış süreci yaşandı. Bana göre bu, son yılların en dikkat çekici gelişmesidir. Bu durum sadece Irak ve Türkiye’yi değil, tüm Orta Doğu politikasını da hareketlendirecektir. Özal ise bu gelişmelere güvenlik kuşağı düşüncesiyle yanıt vermek istiyor.”

Özal’ın bu yaklaşımının neye işaret ettiğini sorduk: “Ben de bunu anlamaya çalışıyorum. ‘Güvenlik duvarı’ söylemi önemli bir adımdır. Daha önceki düşünceleriyle de paralellik gösteriyor. Sanki özerk bir yönetim ya da federasyon modeline açık olduğunu hissettirmek istiyor.”

Ancak bu sözlere temkinli yaklaştığını özellikle vurguladı:

“Eğer Kürtlerin bir kesimiyle dirsek teması kurarken, diğer kesimini karşısına alan bir tutum geliştirilirse, bu da geleneksel Kürt işbirlikçilerine dayalı yeni bir oyun olur. Kürt’ü Kürt’e kırdırmanın farklı bir biçimi ortaya çıkar.”

Bu değerlendirmesini, KDP ile KYB arasında geçmişte yaşanan çatışmaları hatırlatarak temellendiriyor, benzer iç çatışmaların yeniden yaşanabileceği uyarısında bulunuyordu.

Kürt ayaklanmasının neden başarısız olduğunu da anlattı Öcalan. En ağır eleştiriyi dış güçlere değil, Kürt siyasal önderliklerinin plansızlığına yöneltiyordu. “Hesapsız cesaretin bedelini halk öder” derken, aslında yaşanan göçün, yıkımın ve dağılmışlığın fotoğrafını çekiyordu.

Aradan iki yıl geçti;

1991’de Beka Vadisi’nde yaptığımız ilk görüşmede Abdullah Öcalan, Körfez Savaşı sonrası ortaya çıkan “güvenlik kuşağı” tartışmalarına temkinle yaklaşmış, askeri ve güvenlik merkezli çözümlerin Kürt meselesini çözmek yerine ertelediğini vurgulamıştı. O gün söylenenlerin bir kısmı hayata geçti, bir kısmı ertelendi, bir kısmı ise hâlâ çözülmeyi bekliyor. Ancak şu gerçek değişmedi: Kürt meselesi, geçici düzenlemelerle, yarım çözümlerle ve zamana yayılmış oyalamalarla ortadan kalkmadı. Bölgede dengeler hızla değişti; çatışmalar derinleşti, siyasal arayışlar ise yeni bir aşamaya girdi.

1993 yılına gelindiğinde, bu kez farklı bir atmosferde, ancak yine Lübnan’da Abdullah Öcalan ile ikinci kez yüz yüze görüşme imkânı doğdu. İlk görüşmede dile getirilen kuşkuların ve uyarıların, iki yıl sonra nasıl bir siyasal tutuma dönüştüğünü görmek açısından bu ikinci görüşme, doğal bir devam niteliği taşıyordu.

Bar Elias / Zahle: Öcalan ile görüşme ve tek taraflı ateşkes ilanı

PKK, bir ay önce tek taraflı ilan ettiği ateşkesin akıbeti konusunda bir basın toplantısı düzenleyeceğini duyurduğunda, Türkiye ve Avrupa’dan gazeteciler bu tarihî olaya tanıklık etmek üzere davet edildi. Bir tesadüf müdür bilinmez, bu röportaj da yine nisan ayında yapıldı; hatta günler bile birbirine çok yakındı.

Beka Vadisi’ndeki görüşmemizin gazetede yayımlandığı tarih 16 Nisan 1991’di; ancak Abdullah Öcalan ile yüz yüze görüşmemiz 10 Nisan günü gerçekleşmişti. İkinci görüşmemiz de yine 14 Nisan 1993’e denk geliyordu.

Toplantının 16 Nisan günü yapılmasına karar verilmişti. Sabah gazetesi adına bu önemli toplantıyı izlemek üzere davet edilen gazetecilerden biriydim. Daha sonra gazetenin yazarlarından Hasan Cemal da katıldı. Yurt içinden ve yurt dışından gelen gazeteciler, Lübnan’ın Bar Elias kasabasındaki örgütün siyasi bürosunda toplanacaktı.

Sabah ekibi olarak 15 Nisan’da Bar Elias’taki toplantı merkezine vardık. Toplantıya bir gün vardı ve bu zamanı değerlendirmek istiyordum. Abdullah Öcalan’dan özel bir görüşme talep ettim, kabul edildi.

Abdullah Öcalan’ın Lübnan’ın Suriye sınırındaki Zahle kentinde kaldığı eve götürüldük.

Evin küçük salonuna geçtik. Kısa bir “hoş geldiniz” sohbetinin ardından, o dönemde devam eden gelişmeleri ve bir ay önce tek taraflı ilan edilen ateşkesin uzatılıp uzatılmayacağını konuşmaya başladık.

Daha çok siyasetçilerin atacağı adımların ne olacağını merak ediyordu.

Askerî yetkililerden “özel savaş” uygulamalarının durdurulmasını istiyordu. Ateşkesin ne kadar süreyle uzatılacağını sorduğumuzda şu yanıtı verdi: “Eğer devlet üzerimize gelmezse, operasyonlar durdurulursa, toplu tutuklamalardan vazgeçilirse, faili meçhul cinayetler son bulur ve köy boşaltmaları olmazsa biz de şiddeti tırmandıracak bir politika izlemeyiz. Bu, ateşkesin devam ettiği anlamına gelir. Şimdiden kesin bir şey söylemek doğru olmaz. Çünkü kendimizi bağladığımızda ya kötüye kullanılıyor ya da karşı taraf bunu zayıflık olarak değerlendiriyor.”

Öcalan, barış ve çözüm vurgusunu her cümlesinde dile getiriyordu.

Söz, örgüt ile asker arasındaki çatışmalara geldiğinde şöyle dedi: “Anadolu askerini vurmaya niyetimiz yok. Bizim, baskınlar düzenleyip Anadolu askerlerini vuralım gibi bir yaklaşımımız olmayacaktır. Yeter ki üzerimize gelinmesin. İmha politikamız yoktur; savunma politikamız vardır.”

Neden kesin bir askerî zafer sağlayamamış olmaktan üzülmediğini belirtirken şu dikkat çekici değerlendirmeyi yaptı: “Belki Türkiye’de bazı çevreler üzülüyordur, ‘örgütü niye bitiremedik’ diye. Bence silahla sonuç alınamadığı için tarafların üzülmemesi gerekir. Silahla tam bir sonuç almak bizim için zor olduğu kadar, karşı taraf için de zordur. Silahlı mücadele belli bir noktaya ulaştığında, siyasal çözüm yolları mümkün hâle gelir. Türkiye’de bir tarafın diğer tarafa tam askerî üstünlük sağlayacağına inanmıyorum. Bu bizim için de geçerlidir.”

Öcalan, Kürt halkının örgütlü siyasal faaliyet özgürlüğü anayasal ve yasal güvence altına alınmadıkça silah bırakmayacaklarını vurguladı ve şunları söyledi: “Bize politika alanı açılsın, bana inandırıcı güvenceler verilsin; ben yalın ayak sınırlardan tel örgüleri aşarak gelirim.”

Dönemin siyasi liderlerinden Süleyman Demirel ve Mesut Yılmaz’ı değişime mesafeli, mevcut güç dengelerinin sürmesini isteyen statükocu siyasetçiler olarak nitelendiriyordu. Demirel’in daha çok demagoji yaptığını ve gereğinden fazla temkinli davrandığını söyledi. Ancak Turgut Özal’ı diğer liderlerden ayrı değerlendirdi: “Özal bazı gerçekleri görüyor ama gücünün yetmediğini düşünüyorum. İkinci Cumhuriyet tartışması oldukça önemlidir. Bu, hainlik falan değildir; çünkü ortadaki gerçekler bunu zorluyor.”

Bu noktada “Pilot Necati” meselesini açtım. Çünkü Uğur Mumcu bu konu hakkında birçok yazı kaleme almış ve Abdullah Öcalan’ı MİT’le ilişkilendirmeye çalışmıştı. Benim de uzun süredir zihnimi meşgul eden bu konuya açıklık getirmek istiyordum.

Derin bir nefes aldı ve anlatmaya başladı: “Siyasal Bilgiler’de okurken Uğur Mumcu’nun yazılarını sürekli takip ederdim. Ancak Pilot Necati olayıyla ilgili yazdıklarını okuduğumda şaşırdım. Ya olayı aktaranlar yanlış anlatmıştı ya da Mumcu farklı bir açıdan bakıyordu.

Evet, Pilot Necati diye biri vardı. Ağrı doğumluydu. Eski eşim Kesire’nin akrabasıydı; çünkü Kesire’nin ailesi de Ağrılıydı. Ankara’nın Tuzluçayır semtinde oturdukları eve sık sık gelip giderdi. Bu geliş gidişler sırasında tanıştık ve dostluk kurduk. Sürekli benimle ilgilenmesi, ne yaptığımı, Ankara’daki gelişmeleri ve öğrenci hareketlerini sorması dikkatimi çekmişti. Onun MİT ajanı olabileceğini düşünerek temkinli davrandım.

Zamanla sohbetler koyulaştıkça ben de ordu ve güvenlik birimleri hakkında sorular sorarak bilgi almaya başladım. İkimiz de kaçak güreşiyorduk. O beni izlerken, ben de onun üzerinden MİT’te, orduda neler olup bittiğini öğreniyordum.

Bir süre sonra öğrenci eylemleri içinde yer almak istediğini söyledi. PKK’nin henüz çok yeni kurulduğu yıllardı. Bir gün yine eve gelerek, ‘Abi sen emret, adamları ayarladım; Ziraat Bankası şubesini soyacağız. Örgüt için para lazım, yeter ki sen işaret ver’ dedi.

O günlerde Ankara’da ortam çok gergindi. Çemberin daraldığını hissediyordum. Anladım ki banka soygunu organize edilecek, yakalananlar teşvikçi olarak beni gösterecek ve ben tutuklanacaktım. Bu nedenle Necati’ye, ‘Şimdi olmaz, ortalık çok karışık. Biraz bekleyelim’ dedim. Kazandığım o birkaç gün içinde Kesire ve ailesini uyardım, ardından Ankara’dan kaçıp izimi kaybettirdim. Pilot Necati ile benim hikâyem budur.”

Öcalan ile sohbetimiz yaklaşık beş saat sürdü. Saat hayli ilerlemişti. Bar Elias’taki misafirhaneye dönmenin yol ve çevre güvenliği açısından riskli olabileceğini söyleyerek geceyi burada geçirmemizi önerdi. Bu öneriyi kabul ettik.

Evde iki oda vardı. Birinde Öcalan, diğerinde Hasan Cemal ve ben kaldık. Çift kişilik yatakta sabahladık. Ertesi sabah erken kalktık ve sohbeti sürdürdük. Öğleden sonra yapılacak basın toplantısına katılmak üzere evden ayrıldık.

Planımıza göre basın toplantısını ben izleyecek, Hasan Cemal ise araçtan hiç inmeden Beyrut’a gidip röportajı gazeteye geçecekti.

Basın toplantısı, bir gün ertelemeyle başladı.

Önemli isimler katılmıştı. Celal Talabani, Ahmet Türk, Sırrı Sakık, Sedat Yurttaş, Kemal Burkay ve diğer siyasi aktörler salondaydı. Süleyman Demirel’in mesajı da gazeteci İsmet İmset aracılığıyla iletilmişti. Öcalan, o gün boynunda sarı, kırmızı ve yeşil çizgileri olan bir kravatla basının karşısına çıktı. Bu kravat, sembolik bir anlam taşıyordu.

Toplantıda şu talepler sıralandı:

– İmha amaçlı operasyonların durdurulması

– İşkence ve faili meçhul cinayetlerin sona erdirilmesi

– Genel af

– Kültürel hakların tanınması

– Kürt diline serbestlik

– Köylerine dönüş

– Olağanüstü Hâl’in kaldırılması

– Zararların tazmini

– Köy koruculuğunun kaldırılması

– Kürt örgütlerine yasal statü

– Serbest örgütlenme ve siyasal faaliyet hakkı

Beyrut’a döndüğümde, Türkiye’den aldığım haber her şeyi gölgede bıraktı: Cumhurbaşkanı Turgut Özal hayatını kaybetmişti. Bu ani ölüm, PKK’nin ateşkes ilanını ve Bar Elias’taki basın toplantısını kamuoyunun gündeminden düşürdü. Ancak Abdullah Öcalan ile yaptığımız özel röportaj, o gün Sabah gazetesinde yayımlandı.

Sonra ne oldu? Güvenlik kuşakları kuruldu, uçuşa yasak bölgeler ilan edildi, özerk yönetimler doğdu, çöktü, yeniden şekillendi. Türkiye’de “inkâr” dili yerini zaman zaman “açılım” söylemine bıraktı; ardından yeniden güvenlikçi politikalara dönüldü. Ama Kürt meselesi, bütün bu dalgalanmalara rağmen Ortadoğu’nun en sert fay hatlarından biri olarak varlığını sürdürdü.

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

Efrîn’de 3 kadın katledildi

Sonraki Haber

Aile boyu yolsuzluk: KDV bahane, milyonlar şahane

Sonraki Haber

Aile boyu yolsuzluk: KDV bahane, milyonlar şahane

SON HABERLER

Mesud Barzani ve Tom Barrack QSD-Şam anlaşmasını görüştü

Yazar: Yeni Yaşam
31 Ocak 2026

Cenevre’den Baden’e binlerce kişi Rojava için sokaklarda

Yazar: Yeni Yaşam
31 Ocak 2026

Danimarka’nın Horsens kentinde Rojava’ya destek yürüyüşü

Yazar: Yeni Yaşam
31 Ocak 2026

ABD: Şam–DSG anlaşmasının uygulanmasını destekliyoruz

Yazar: Yeni Yaşam
31 Ocak 2026

Kürtler ve statüsüzlük

Yazar: Yeni Yaşam
31 Ocak 2026

Yaşamın gaspı        

Yazar: Yeni Yaşam
31 Ocak 2026

Özel’in açıklamaları ve CHP’nin siyaseti üzerine

Yazar: Yeni Yaşam
31 Ocak 2026

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır