CHP iktidarın yasak ettiği “sokaktan” çekildi, muhalefetini, kurulduğu günden beri yaptığı ve iktidarın burnunu sokmadığı, dağıtmaya kalkmadığı, hatta “güvenliğini” aldığı “miting alanlarına” sıkıştırdı. Böylece “sokakla” arasına mesafe koydu. Eğer sokak ıssızlaşır, gençlik de sokaktan çekilirse, muhalefet ilk beş günlük direnişten, bir kere daha devletin koyduğu sınırlara hapsedilmiş olacak.
Bu durumda “erken seçim” kampanyası, sıradan bir CHP kampanyasına dönüşecek. Bu da “erken seçim” talebinin “devrimci demokratik” içerik kazanma perspektifini ciddi biçimde karartacak. Çünkü “sokak” olmadan miting yaparak erken seçim iktidara dayatılamaz. CHP Maltepe mitingine 2.2 milyon insanın katıldığını söyler, AKP ise polis saptamasıyla mitingin 150 bin insandan ibaret olduğunu açıklayarak ciddiye almaz. İnsan sayısıyla Erdoğan’ı geriletmek mümkün olsaydı, yerel seçimlerdeki seçmen sayısından ve kamuoyu yoklamalarının sonuçlarından korkardı.
Oysa yasaklanan “sokakta” 150 binlik kitle izin verilen “alandaki” 2.2 milyonluk “toplanıp dağılacak” olan kitleden kıyaslanmaz biçimde “yaptırım” gücüne sahiptir. Bu kitle eğer polis şiddetine rağmen direnmeye devam ederse, bunun sonunun nereye varacağını devlet çok iyi bilir. Kürdistan deneyinden ders almıştır çünkü. Devletin bildiğini CHP de bilir. Devlet bu bilinenden ne kadar korkarsa, CHP de o kadar korkar. Sonuçta bu devletin kurucu partisidir.
O nedenle “mitinglere katılan insan sayısıyla” iktidarı “korkutma” yolunda, bir de “Erdoğan’ın aldığından bir fazla imza” toplayarak İmamoğlu’nu hapisten kurtarmak ve “erken seçim yapmak” suretiyle kolları sıvadı. De ki bu sayıda imza topladı. Erdoğan “bu imzaların bir kopyasını bana ver, sayayım, doğruysa erken seçim yapayım” dese bu sayma işlemi, Erdoğan’ın uygun bulacağı seçim tarihine kadar sürüp gider. Hatta listede ismi bulunan üç-beş kişiye “siz de mi imza verdiniz vatan hainleri” dese, o üç beş kişi “haşa, imzalamamışız, CHP bizi yazmış” dediği gün, toplanan oy, Erdoğan’ın başkan seçildiği seçimde aldığı oyun altına iniverir, CHP listesine göre Erdoğan erken seçimi yüzde 51’le kazanmış gibi görünür.
Mitinge katılan insan sayısıyla, kağıda atılan imza sayısıyla filan Erdoğan’ı erken seçime zorlamak aklın alacağı iş değildir.
Gelelim “tüketimden gelen güce”… Yani “boykota”. Eğer gerçekten de halkın yüzde kırkı, hatta otuzu CHP’nin listesini verdiği TV ve gazeteleri, onlara reklam veren şirketleri sonuna kadar boykot etse, bunun bir yaptırım gücü olabilirdi. Ama CHP’ye oy verecek olanların yüzde belki de doksan dokuzu asgari ücret alan emekçiler, emekliler, beş parasız üniversite öğrencileri ve işsizlerdir. Bu kitle Havuz medyasına reklam veren şirketlerin kesinlikle hedef kitlesi değildir. Açlık sınırında yaşayan on milyonlarca “tüketicinin” “tüketimden gelen gücü” mahalle bakkalını bile dize getiremez. Çünkü insanlar ekmek peynir, tuz, şeker almadan yaşayamaz.
“Sokak direnişinden” “miting alanına” gerileyen CHP, “tüketimden gelen gücü” değil de, “üretimden gelen gücü” genel greve çağırmayı aklının ucundan bile geçirmemekte. Oysa yalnızca “beşli çetenin” şirketlerinde örgütlenecek grevler bile Saray’ın sınıf temelini öyle bir sarsar ki, sonunda genel grev ve sokak direnişi ile yıkılmaktansa erken seçimi “bir yolunu bulup” kazanmayı bile düşünmeye başlar.
Saraçhane’den Maltepe’ye ricat eden CHP, bu yöntemlerle ve mücadele anlayışı ile sadece “erken seçim trenini” sallar. Tren ancak ve ancak Erdoğan hareket emrini verdiği saatte kıpırdar. Eğer “hareket emrini verirse…” Ya vermezse? Ya “artık seçim yok” derse?
Böyle bir ihtimal var. Trump İran’ı bombalarım dedi. İlk bomba atıldığı gün, bilin ki, Erdoğan seferberlik ve savaş hali ilan eder. Bırakalım erken seçimi, o saatten sonra “sokak direnişi ve üretimden gelen güç” bile imkansız olur. Açın seferberlik ve savaş ilanı ile ilgili Anayasa hükümlerini ve yasaları internetten okuyun.
Şimdi de önümüzde duran bir başka “imkana” bakalım. Bu imkan “barış ve demokratik toplum” sürecinin başarıya ulaşma ihtimalidir. Benim tahminime göre, bu sürecin nasıl bir sonuç vereceği, en fazla birkaç ay içinde aydınlanacaktır. Eğer olumlu bir sonuç doğarsa, Türkiye’de “demokratikleşme süreci” başlayacak ve yarım yüzyıldır süren “silahlı mücadele” sona erecektir. Böyle olduğu zaman “sokak” özgürleşecek ve işçi sınıfının “üretimden gelen gücünün” önündeki engeller kalkacak, erken ya da zamanında yapılacak seçimde halk iradesinin hiçe sayılması da imkansız olacaktır.
Sözünü ettiğim imkan, ilk bakışta İmralı ile devlet arasındaki “fiili müzakereye” bağlı bir imkan gibi görünebilir. Ve iktidarın “oyalama” taktiğine bakılırsa, gerçekleşmesi de birçoğuna göre hiç de gerçekçi gibi görünmeyebilir.
Ben ise bu imkanın CHP’nin anlayışıyla yapılması düşünülen erken seçimle demokrasiyi kazanmaya göre çok daha gerçekçi olduğuna inanıyorum. İktidar erken seçimi CHP’nin istediği bir tarihte yapmadığı durumda Türkiye’de hiçbir şey değişmez. Ama “barış ve demokratik toplum sürecini” tıkadığı gün her şey değişir. Newrozlara bakılırsa, Newroz alanlarındaki kitlenin serhıldanları hatırlanırsa, “Pençe kilit” operasyonunun amacına ulaşamadığı düşünülürse, Ortadoğu’daki dengeler dikkate alınırsa, Akdeniz’den İran’a kadar Türkiye sınırlarında “iki federal Kürt bölgesinin” yer almasıyla Bakur’da olup bitecek olanlar hesaba katılırsa, küresel güçler tarafından yaratılan “ulus devletlerin” teker teke göçüp gittikleri de akla getirilirse, Barış ve Demokratik Toplum sürecinin alternatifi bir süreliğine “kaostur.” Ve kaosun sonunda “her şey güzel olacak” mı, olmayacak mı bilemesek bile “çok şey olacağı” kesindir.
Hatta fiili müzakere tıkandığı ve böyle bir kaosun ilk belirtileri ortaya çıktığı gün, yani ülke harabeye dönmeden önce, eğer muhalefetin tümü “Erdoğan istifa, derhal erken seçim ve geçici hükümet, bunun kabul edilmemesi durumunda TBMM’den çekilme ve mücadeleyi ‘sokağa’ ve ‘üretimden gelen güce’ bırakma” sloganıyla harekete geçerse kaos önlenebilir ve ülkede “barış ve demokratik toplum” gerçekleşebilir.
CHP, rejimle “yumuşamaya” göre “ileriye doğru bir adım atmış”, ama “Saraçhane sokağından iki adım geriye gitmiştir.” Şimdi bir yandan klasik parlamenter ve legalist yolda kampanyasını sürdürürken, diğer yandan asgari olarak “barış ve demokratik toplum sürecinin” TBMM’de şeffaf bir şekilde tartışılıp, sonuca ulaştırılabilmesi için bir “komisyon” kurulması ve şimdi süregiden fiili müzakerenin hukuki bir zemine kavuşturulması için çaba harcarsa memleketin demokratikleşmesine hizmet etmiş olacaktır.
Bitirirken uyarayım: CHP medyasındaki kimi aşırı “ulusalcılar” “Öcalan’a özgürlük verecek olan AKP-MHP İmamoğlu’nu hapse attı” diyerek “barış ve demokratik toplum sürecini” baltalamaya kalkıyor. Çok tuhaf! Abdullah Öcalan özgür olduğu gün İmamoğlu da içinde zindandaki tüm politik tutsaklar da özgür olacaktır. Ama Öcalan’ın özgürlüğü gerçekleşmediği gün… İşte o gün kaosun kapısı ardına kadar açılacak, zindanların kapıları tüm Türkiye’nin üstüne kapatılacaktır.
İyi düşünün.