Halepçe’nin ilk fotoğraflarını çekerek tarih belleğine kaydeden Ramazan Öztürk sorularımızı yanıtladı
Halepçe’de yalnızca yaklaşık altı bin Kürt ölmedi; orada vicdan öldü, insanlık öldü. Meslek hayatım boyunca savaş cepheleri, bombardımanlar, yıkımlar gördüm. Daha sonra birçok savaş ülkesine gittim. Ama Halepçe’de gördüğüm ölçekte bir soykırım sahnesiyle bir daha karşılaşmadım
Mehmet Ali Çelebi
Halepçe, tarihin zehir kanayan yarası. Mezopotamya’yı Kürtsüzleştirmeye güdülenmiş paslı ırkçılığın cellatlığı. Elma kokusuyla kesilen nefesler. Kürtlerin hafızalarında yalnız bırakılmaları ve Saddam Hüseyin diktatörlüğünün önünün açılması sonucu yaşatılan etnik temizliğin belgesi. 16 Mart 1988’de Halepçe Soykırımı Kürtlerin hafızasında nehir ağıtı… Halepçe’ye ulaşarak trajediyi, soykırımın sonuçlarını fotoğraflayan ve kırılma noktasına taşıyan gazeteci Ramazan Öztürk’e sorduk. Zehirli ölümün sembolü SESSİZ TANIK’ları objektifine taşıyan Öztürk, Halepçe’de yaşananları, çıkar ilişkilerine yaslanan kimyasal tedarikçilerini ve insan yerine iktidarların ağzına bakmaktan vazgeçmeyen yozlaşmış medyayı anlattı.

- Kimyasal silahlarla insanların boğulduğu sekizinci Enfal saldırılarının doruk noktası olan 16 Mart 1988 Halepçe Katliamı’nın üzerinden 38 yıl geçti. Halepçe’ye nasıl ulaştınız, neler gördünüz?
Halepçe katliamının üzerinden 38 yıl geçti ama benim için hâlâ dün yaşanmış gibi taze. Yıllardır bana Halepçe’de ne gördüğüm, nasıl bir manzarayla karşılaştığım ve o an ne hissettiğim sorulur. Açıkçası Halepçe’ye ilk ayak bastığımda ben de kendime aynı soruları sordum: İnsan insana bunu nasıl yapabilir? Böylesine büyük bir vahşet hangi vicdana, hangi kitaba sığar?
Katliamı öğrendiğimde İran’a gittim. Oradan bir helikopterle Halepçe’ye doğru yola çıktık. Yanımızdaki İranlı sıhhiye ekibindeki askerler hızlı hareket etmemiz gerektiğini söylüyordu. Irak uçaklarının bombardımana ara vermeden devam ettiğini, her an yeniden hedef olabileceğimizi hatırlatıyorlardı.
İndiğimiz yer yüksek bir noktaydı. Oradan Halepçe’nin büyük bölümünü kuşbakışı görebiliyordum. Normalde böyle bir yerden şehre baktığınızda insan sesleri, hayatın uğultusu duyulur. Ama burada hayat durmuştu. Şehir, ölümün sessizliğine gömülmüştü.
Etrafımızda yere saçılmış bomba kapsülleri vardı. Zehirli gazdan etkilenerek ölen hayvanların cansız bedenleri etrafa yayılmıştı. Hayatta kalmış bazı hayvanlar ise bombaların açtığı çukurlarda yatıyor, ayağa kalkamıyordu. Gökyüzü koyu gri bulutlarla kaplıydı. Uçakları göremiyor ama seslerini duyuyorduk. Gaz maskelerimizi çıkarmamamız konusunda son kez uyarıldık.
Toprak yoldan yürüyerek şehre yaklaştıkça ağır, boğucu bir koku burnumuza doldu. İlk sokağa adım attığımda dehşete düştüm. O an herkes kendi kâbusunun içindeydi; en azından ben öyleydim. Gözümün önündeki vahşete kilitlenmiş, başka hiçbir şey düşünemiyordum.
Şehrin iç kesimlerine ilerledikçe ceset sayısı artıyordu. Yaşlılar, kadınlar, çocuklar… Ellerinde silah olmayan, savunmasız insanlar sokaklara yığılmıştı. Kuşların bile sesi duyulmuyordu; çünkü onlar da ölmüştü. Bazı sokaklarda şişmiş hayvan leşleri vardı. Sanki gökten ölüm yağmış, bütün canlılar aynı anda yok olmuştu.
Bir sokakta ilerlerken bir evin dış avlusunun kapısı önünde, beton merdivenlere yığılmış bir adam gördüm. Yerel kıyafetli, ellili yaşlarda biriydi. Kucağında bir bebek tutuyordu. Son nefesini verirken bile bebeğe ağırlık yapmamak için sol dirseğini merdivene dayamıştı. Bu manzara beni derinden sarstı. Bebeğin yüzüne baktım. Uzaktan bakıldığında uyuyan bir bebeğe benziyordu. Ama morarmış dudakları ölümün soğuk yüzünü anlatıyordu. Yüzüne yapışan zehirli tozlar, sanki kül renginde donmuş bir sıvı gibiydi. O bebek sanki bana, “Benim ne günahım vardı?” diye soruyordu.
İşte o an şunu anladım: Halepçe’de yalnızca yaklaşık altı bin Kürt ölmedi; orada vicdan öldü, insanlık öldü. Meslek hayatım boyunca savaş cepheleri, bombardımanlar, yıkımlar gördüm. Daha sonra birçok savaş ülkesine gittim. Ama Halepçe’de gördüğüm ölçekte bir soykırım sahnesiyle bir daha karşılaşmadım. 16 Mart 1988, Kürt halkının hafızasında olduğu kadar insanlık tarihine de utanç günü olarak kazındı.

- Hangi kimyasal silahlar kullanılmıştı? Bu silahların menşei neydi?
Halepçe’de hardal gazı, tabun, siyanür, sarin ve VX olmak üzere beş çeşit zehirli gaz kullanıldı. Bunların her biri tek başına bile yıkıcı sonuçlar doğurabilecek maddelerdir. Bir arada kullanıldıklarında ise etkileri daha ölümcül hale gelir.
Birleşmiş Milletler denetiminde yapılan araştırmalar, Irak’ın füze, kimyasal ve nükleer silah programına ilişkin teçhizat ve teknolojinin önemli bölümünü Batı’dan temin ettiğini ortaya koydu. “Wisconsin Projesi” adlı bilimsel çalışma, Irak’ın olağanüstü büyüklükteki nükleer, kimyasal ve biyolojik silah cephaneliğinin inşasında Batı ülkelerinin, özellikle de Almanya’daki firmaların büyük rol oynadığını gösteriyordu. Aynı raporlarda İsviçre, Fransa, İtalya ve ABD’deki bazı şirketlerin de Irak’a temel maddeler ve teknik bilgi sattığı belirtiliyordu.
Öne çıkan ülkeler arasında Almanya, İsviçre, İtalya, Fransa ve Brezilya vardı. Kimileri füze sistemleri, kimileri nükleer altyapı, kimileri savaş başlığı geliştirme ya da laboratuvar kapasitesi açısından katkı sundu. Fakat bütün bu bilgiler ortaya çıkmasına rağmen söz konusu ülkeler ya da şirketler hakkında insanlık vicdanını tatmin edecek ölçüde ciddi bir yaptırım uygulanmadı. Bu da uluslararası sistemin, çıkar ilişkileri devreye girdiğinde nasıl körleşebildiğini gösterdi.

- Kimyasal silahların insanlarda ve diğer canlılarda etkileri nasıldı?
Hardal gazı buhar halinde yayıldığı için ciltte yanıklara ve su toplamalarına yol açar; solunum yollarını, gözleri, akciğerleri ve kan yapıcı organları tahrip eder. Ayrıca kanserojen etkisi vardır. Tabun ise sinir sistemi üzerinde yıkıcı bir gazdır; görme bozukluğu, solunum güçlüğü, kasılma, aşırı terleme, kusma, ishal, koma ve nefessiz kalmaya kadar uzanan sonuçlar doğurur. Sarin de benzer biçimde sinir sistemini hedef alır. Siyanür, vücudun oksijen kullanımını engellediği için çok kısa sürede öldürücü hale gelir. VX ise bilinen en zehirli maddelerden biridir; kokusuzdur, kalıcıdır ve kısa sürede öldürür.
Halepçe’de gördüğüm manzara, bu gazların etkisini açık biçimde gösteriyordu. Bazı insanların derileri kavrulmuştu. Boğularak ölenlerin ağızlarından köpükler ve sarımsı sıvılar akıyordu. Sokaklarda kaçmaya çalışırken yere yığılan insanlar vardı. Merdiven başlarında ölen çocuklar, avlularda son nefesini veren yaşlılar, yavrularını korumak istercesine onlara sarılmış halde ölen anneler gördüm. Bazı evlerde ailelerin sofra başında topluca öldüğüne tanık oldum. Her gaz bedenlerde farklı bir yıkım bırakmıştı ama sonuç aynıydı: Ölüm.
Hayvanlar da aynı şekilde etkilenmişti. Kuşlar, koyunlar, kediler, köpekler… Hepsi ölümün aynı sessizliğine gömülmüştü. Bu nedenle Halepçe’de yalnızca insanlar değil, hayatın kendisi zehirlenmişti. Kurtulanlar genellikle bombaların düştüğü merkezden uzak olanlar, gazın yoğunlaştığı alanlardan hızlıca çıkabilenler ya da yüzlerini ıslak bezle kapatarak bir nebze korunabilenlerdi. Fakat hayatta kalanların önemli bir kısmı da yıllar içinde kanser, solunum ve cilt hastalıkları gibi nedenlerle yaşamını yitirdi. Yani o gün kurtulanların çoğu bile aslında ölümden tamamen kurtulamadı.

Medyanın da utanç tarihinde
- Fotoğrafları Irak’tan nasıl çıkardınız ve gazeteye ulaştırabildiniz? O dönem ana akım medya yeterince ilgilendi mi?
Halepçe’den aynı gün helikopterle İran’a döndüm. Tahran’dan Türkiye’ye haftada yalnızca bir kez uçak vardı ve ben o günü beklemek zorunda kaldım. Fotoğraflarım çalıştığım gazetede yayımlandığında ve Sipa Press tarafından abonelere servis edildiğinde olayın üzerinden yaklaşık iki hafta geçmişti.
Benimle Halepçe’ye gelen yabancı gazeteciler de aynı manzarayı görmüş, çekim yapmıştı. Çoğu benden önce ülkelerine dönmüştü. Ama dünya kamuoyu Halepçe’de yaşanan katliamın boyutunu esas olarak benim çektiğim fotoğraflarla gördü. Hâlâ merak ettiğim soru şudur: Diğer gazetecilerin çektikleri görüntüler ne oldu? Onların imkânları benden fazlaydı. Neden o görüntüler zamanında yayımlanmadı? Beni en çok yaralayan ise Türkiye medyasının tavrı oldu. Türkiye’nin hemen yanı başında yaşanan bu katliam karşısında çalıştığım Dinç Bilgin’in sahibi olduğu Sabah gazetesi dışında birçok medya kuruluşu adeta üç maymunu oynamayı tercih etti. Oysa öldürülen insanlar Türkiye’de yaşayan milyonlarca Kürt ile akrabaydı. Devlet politikasıyla bazı medya kuruluşlarının tutumu öylesine iç içe geçmişti ki Halepçe Katliamı birçok gazetede küçük haberlerle geçiştirildi.

- Türkiye ve İran sınırına büyük göçler yaşandı. TSK mültecileştirilen Kürtleri sınırda tutmaya çalışırken neler yaşanıyordu?
Amerika, 28 Şubat’ta Irak’la imzaladığı ateşkesle Körfez Savaşı’nı fiilen bitirmişti. Ama aynı Amerika, rejim ordusuna ait helikopterlerin muhaliflerin yaşadığı şehirleri bombalamasına göz yumuyordu. Türkiye ve İran sınırına yığılan insanların sayısı üç milyona yaklaşmıştı. Çukurca-Uludere sınırında tam anlamıyla bir insanlık dramı yaşanıyordu. Kürtlerin Türkiye tarafına geçişini engellemek için çekilen tel örgüler, yüz binlerce insanı dağlarda ve tepelerde kurdukları derme çatma barınaklarda yaşam mücadelesi vermeye mahkûm ediyordu. Hava soğuk ve yağmurluydu; her yer çamurdu. İnsanlar topladıkları çalı çırpıyla ateş yakıp ısınmaya çalışıyordu. Sınır Tanımayan Doktorlar tel örgünün öte yanında birkaç çadır kurmuştu. Her gün yüzlerce çocuk ve yaşlıyı tedavi etmeye çalışıyorlardı. Buna rağmen salgın hastalıklar, açlık ve soğuk yüzünden çok sayıda insan hayatını kaybediyordu. İlk hafta neredeyse hiçbir yardım gelmedi. Yerel halkın getirdiği yiyecekler bu kadar büyük bir kalabalığa yetmiyordu. Bu yaşam savaşında en korumasız olanlar çocuklardı. Açtılar, üşüyorlardı, hastaydılar. Ateşler içinde yanan çocukların hali yürek parçalayıcıydı. Çocuklarının cansız bedenini kucağında taşıyan anneler ve babalar gördüm. Ne ilaç vardı ne doktor ne de düzenli bir yardım. Bir mezarlık bile yoktu. O insanlar, evlatlarını nereye gömeceklerini bile bilmeden, tarifsiz bir çaresizlik içinde dolaşıyordu. Savaşların nesiller boyunca unutulmayan en ağır izlerinden biri işte budur.

Ankara nasıl perdeledi
- Kenan Evren ve ANAP hükümeti, bağımsız heyetlerin gelip gözlem ve test yapmasına izin vermiyor. Türkiye bunu neden engelliyordu?
Kamuoyunda açıkça tartışılmasa da Kürt sığınmacıların kabulü konusunda Genelkurmay’ın olumsuz bir tavır sergilediği biliniyordu. Başbakan Turgut Özal ise bu konuda Genelkurmay’la sorunlar yaşamasına rağmen, Saddam’ın zulmünden kaçan Kürtlerin Türkiye’ye alınmasını sağladı. Sağlık Bakanlığı’ndan gelen ekipler ve askeri doktorlar da yaralıların tedavisi için çalışıyordu. Yaralıların bulunduğu alana gittiğimde hava kararmak üzereydi. Yaklaşık 6-7 yaşlarında bir erkek çocuğu gördüm. Ayaklarından yaralanmıştı ve derisi dökülüyordu. Halepçe’de gördüğüm kimyasal yanıkların aynısıydı. O anı fotoğrafladım. Aynı alandaki diğer yaralıları da görüntüledim. O akşam çektiğim fotoğrafların Paris’teki Sipa Press Ajansı’na ulaştırılmasını sağladım. Sipa’nın dünyaya servis ettiği fotoğraflar arasında kimyasaldan yaralanmış insanların görüntüleri de vardı. Bu fotoğraflar Paris Match’ta yayımlandıktan sonra BM’nin ilgili birimi Türkiye’ye başvurarak sığınmacılar arasında kimyasal silahlardan yaralananların olup olmadığını sordu. Ne yazık ki Türk yetkililer, “Kimyasaldan etkilenmiş kimseye rastlanmamıştır” yanıtını verdi. Oysa yayımlanan fotoğraflar gerçeği açıkça ortaya koyuyordu. Bu tavır, yalnızca Türkiye’nin değil, Batı dünyasının da ürkek ve çıkarcı yaklaşımını gösteriyordu.
- Saddam Hüseyin’in kuzey sorumlusu Hasan Ali Mecid daha 1987’de Silemani’de YNK ana karargahını bombalayıp YNK Lideri Celal Talabani’ye ve köylere mesaj gönderirken “kimyasal silahlarla saldıracağım” diyor. Neden BM ve uluslararası hukuk mekanizmaları harekete geçirilemedi?
* Bu konuda söyleyebileceğim şudur: Kürtler dört ülkenin sınırları içinde yaşıyor. Bu sınırlar, Birinci Dünya Savaşı sonrasında çizilmiş ve Kürt halkını bölen yapay sınırlardır. Kürtlerin yaşadığı dört ülkenin de saydığınız büyük devletlerle çeşitli ilişkileri vardı. Ayrıca bu devletler, BM Güvenlik Konseyi ve diğer uluslararası kurumlar üzerinde etkili konumdaydı. Eğer Kürtlere yönelik soykırım Lahey’de ya da başka bir uluslararası hukuk zemininde gündeme getirilseydi, bu aynı zamanda Kürt halkının varlığının ve kendi kaderini tayin hakkının tartışılmasına yol açabilirdi. Bu ise dili, kültürü ve kimliği uzun yıllar inkâr edilmiş Kürtler konusunda bölge devletlerinin resmi politikalarıyla çelişirdi. Özetle; o dönemde dört ülkenin ABD, Sovyetler Birliği/Rusya ve İngiltere gibi büyük güçlerle ilişkileri, Kürtlerin hakikatinden daha belirleyici oldu. Bu nedenle uluslararası hukuk mekanizmaları devreye sokulmadı ya da etkili biçimde işletilmedi.

- ABD ve İsrail’in İran’a saldırısıyla savaş lavları bölgeyi sardı. İran Kürtleri, Rojhilat kentleri diken üstünde. Deneyimleriniz ışığında gelişmeleri nasıl okuyorsunuz?
Kürtlerin 80’li, 90’lı ve 2000’li yıllarda yaşananları unutmaması gerekiyor. Hatta daha geriye gidip Mahabad deneyimini de hatırlamak gerekir. Halepçe Katliamı, Birinci Körfez Savaşı ve Suriye’de yaşananlar çok iyi okunmalı. Çünkü ben “unutulan tarih tekrar eder” sözünün doğru olduğuna inanıyorum.
Bugün Ortadoğu’da yeni gelişmeler yaşanıyor. Böyle dönemlerde Kürtlerin her zamankinden daha dikkatli davranması gerekir. İsrail-ABD koalisyonu İran’a saldırıyor, ama tartışmaların odağına yine Kürtler yerleştiriliyor. ABD’nin Kürtleri sahaya sürmek istediğine dair yorumlar yapılıyor. Türkiye’de ise ekranlarda ahkâm kesen bazı çevreler yine Kürtleri hedef gösteriyor. Bu gelişmelerin arkasında hangi karanlık hesapların bulunduğunu tam olarak bilmek kolay değil. Ama tarihin bize öğrettiği bir gerçek var: Böyle dönemlerde daha temkinli, daha soğukkanlı ve daha uyanık olmak gerekir.
- Geçmişteki medya ile bugünkü medya arasında nasıl bir fark görüyorsunuz?
Basının bugünkü durumunu 20 yıl öncesiyle, hatta 70’li, 80’li ve 90’lı yıllarla kıyaslamak bile kolay değil. O dönemlerde de baskı vardı; milliyetçi duyguları kışkırtan, iktidara yakın duran gazeteler bulunuyordu. Ama buna rağmen gazeteciliğin evrensel ilkelerini asgari ölçüde uygulayan, topluma ulaşan yüksek tirajlı gazeteler de vardı. En sağcı gazetelerde bile demokrat gazeteciler çalışırdı. Meslek ahlakına aykırı bir haber yapıldığında başka gazeteciler tepki gösterirdi. Gazeteciler arasında kendiliğinden oluşmuş bir mesleki denetim mekanizması vardı. Bugün ise tablo bambaşka. Gazete patronlarının yerini büyük ölçüde iktidara yakın sermaye grupları aldı ya da bazı medya kuruluşları doğrudan siyasi partilerin yayın organına dönüştü. Böyle bir ortamda tarafsız gazetecilik yapılıp toplumun gerçeğe ulaşmasını beklemek çok zor. Özellikle Türkiye’nin yüz yıllık Kürt sorunu gibi konularda devletin ve iktidarın istemediği haberlerin yapılması neredeyse imkânsız hale geldi. Muhalif kalan medya ise baskı altına alınıyor, kapatılıyor ya da yargı yoluyla susturuluyor. Bugün ekranlarda her konuda konuşan çok sayıda yorumcu görüyoruz. Ancak sahaya dayalı habercilikten gelmeyen, masa başında kanaat üreten bu isimlerin büyük kısmı, kendilerini Ortadoğu’dan İran’a, ABD’den İsrail’e kadar her konuda uzman gibi sunuyor. Oysa gazeteciliğin özü, olayları yerinde görmek, araştırmak ve belgelemektir. Sahaya gitmeden, risk almadan, tanıklık etmeden yapılan yorumlar gerçeğin yerini tutmaz. Bugün yaşanan tablo, basın açısından hem trajik hem de trajikomiktir.
Fotoğraflar: Ramazan Öztürk









