2007 yılıydı sanırım. Gazeteye yazı yollayacağım. Bilgisayarın başında oyalanıyorum, bir yandan da düşünüyorum ne yazayım diye. Yan tarafımda televizyon açık. Mevcut yapıdan meydana gelen iyi unsurlarla mı avunacağız? Yoksa bu tarz ve bundan daha ileri düzeyde, tribünlerde yer alan yığınlara güncel, politik mesajları verebilecek otonom taraftar guruplarını yaratabilmek için mücadele mi vereceğiz? İlki, sadece tatmine ve rahatlamaya yönelik bir tercih ama ikinci soru temel hedef olmalı. İspanya liginden bir maç oynanıyor, takımlardan biri Athletic Bilbao. Gençliğimden beri sempati duyduğum, takip ettiğim bir kulüp. Bir anda beynimde şimşek çaktı. Kürt basınının, siyasetinin, kurumlarının hiç girmediği bir top ve sosyalistlerin Livorno’yu keşfettiği bir dönem. Bir an Kürtlerin aidiyet bağı kurduğu, etrafında kenetlendiği, moral değerlerine kattığı A. Bilbao gibi bir takım hayal ettim. Yazıya ‘Kürtlerin A. Bilbao gibi bir takımı neden olmasın?’ diye girdim ve durdum. Gazeteden, bu kadar mesele varken bu yazı da nerden çıktı gibi bir tepki olur mu diye tereddüt ettim. Boşver dedim ve başladım yazıyı yazmaya. Athletic Bilbao’nun geçmişinden girdim, ‘Altı gün ETA konuşur, Pazar günleri ETA susar, A. Bilbao konuşur’ sloganından çıktım. Bask halkı için A. Bilbao’nun neyi ifade ettiğini yazdım. Kürtler de maç izliyor, takım tutuyor, niye kendilerine ait bir futbol takımı olmasın? soru buydu. Yazı çıktığı gün gazeteden ulaştı arkadaşlar. Gazetenin tarihinde ilk kez bir spor yazısını ana sayfadan girdiğini, gazetenin sitesine bununla ilgili anket koyacaklarını, konuyu işlemeye devam etmemi istediler. Baktım arkadaşlar benden daha çok heyecanlanmış. Üst üste 4-5 yazı daha yazdım. DİSKİ Spor üzerinden konuyu işledim. Dünyanın birçok yerinden e-mailler geliyordu. Sonrasında Amed’de ardı ardına 4 tane spor konferansı yapıldı. Hepsine davet edildim. Orada da aynı konuyu işledim. Artık fikir benden çıkmıştı. Sonrasında o yazıların ne kadar katkısı oldu bilmiyorum ama bir şekilde Amedspor doğdu. Bunları, birkaç gün önce Beşiktaş’ın ve Türkiye’nin en muhalif grubu olarak bilinen Çarşı grubunun yaptığı ırkçı açıklama için bir şeyler yazmak adına giriş olsun diye yazdım.
Çarşı grubu, Amedspor taraftarlarının verdiği iftar yemeğine katılmadıklarını açıklayıp, Amedspor’u terörize eden uzun bir açıklama yayınladı. Daha öncesinde Bursaspor maçlarında tribünlerde JİTEM sembolleri ve beyaz toros resimleri sergilenmişti. Çarşı’nın yaptığı açıklama, futbolda kendini solda konumlandıran kitlelerin, Kürtlerle iç içe geçmiş bir futbol takımına bile tahammül gösteremedikleri gerçeğini yalın bir şekilde otaya koydu. Bilbao gittiği hiçbir deplasmanda olumsuz bir şey ile karşılaşmazken, Türkiye’de ise Amedspor’un her maçına savaş gözü ile bakıyorlar. Girişte bahsettiğim yazıyı yazmadan önce ‘Çarşı, Sol ve Realite’ adıyla bir yazı yazmış, 20 yıl öncesinin, Çarşı Çarşı’ya karşı gibi anarşist sloganlarının atıldığı Çarşı grubunu masaya yatırmış, şöyle bir saptama yapmıştım: “Çarşı gurubu tam anlamında sol bir tribün değilse de, muhalif gurup olduğu konusunda hakkını teslim edelim. Sorun Çarşı’nın ne yapıp yapamadığı değil, bakış açımız bence. Taraftar ile takım arasındaki illiyet (nedensellik) bağı ne yazık ki ülkemiz de sahici bir bağ değil. Köken anlamında tarihsel koşulların dayatmadığı, toplumsal, siyasal koşullardan ortaya çıkmayan takımların taraftarlığı da çok parçalı ve dalgalı. Bu parçalı ve dalgalı resim içinde, Çarşı’nın yapacakları da sınırlı. Tam anlamıyla otonom bir grup değil, böyle olmadığı için de Orhan Pamuk’a destek verebilir ama Osman Baydemir’e destek vermez veya veremez. Destek verilecek veya protesto edilecek şeylerin sınırları belli bir nokta da kilitleniyor.” Görüldüğü üzere 20 yılda bir arpa boyu yol alınmamış. Çarşı Amedspor’a karşı ve ırkçılıkla kol kola. Türkiye’de futbol takımlarının tarihsel anlamda dayandıkları bir kök yok. Futbol ne kadar endüstrileşmiş olsa da, ilk çıktığında işçi sınıfının bir sporuydu. Dünyanın birçok yerinde takım ve taraftar ilişkisinde politik eşgüdüm az da olsa hâlâ mevcut. En azından böyle takımların taraftar grupları hâlâ tribünlerde savaşa karşı tavır koyabiliyorlar. Oysa Türkiye’de taraftar; ırkçı, savaş yanlısı, müşteri ve başarı üzerinden kendini var ediyor. Amedspor ezberleri bozmaya başladığı için yok sayılıyor, saldırıya uğruyor, ırkçılık için bir argümana dönüşüyor. Amedspor’un tarih sahnesine çıkması bile başlı başına bu yüzden çok değerli.
Peki Amedspor A. Bilbao olma yolunda mı? Aslında birebir aynısı olmak gerekmiyor. Ama Bilbao’dan alınacak çok ders var. Ve yol hâlâ çok uzun. Amedspor öncelikle bir taraftar kültürü yaratmalı. Maçlarda küfür eden, sahaya yabancı cisim atan bir seyirci profili, hedeflenen Amedspor’u yaratamaz. Başarıya endeksli bir takım, başarı gelmeyince dağılmaya mahkumdur. Bu yüzden sürekli hoca değiştiriliyor. Bunun yerine altyapısı güçlü ve yarışmacı bir takım hedeflenmeli. Bunu başaran A. Bilbao dünyanın en zor liginde, küme düşme yaşamamış 3 takımdan biri. Zamanında Trabzonspor’un forveti A. Kemal Denizci FB’ye transfer olduğunda günlerce ağlamış, takım beni istemiyor diye düşünmüş. İtalya’da Livorno’da Lucarelli adında çok iyi bir forvet vardı. Çok büyük paralar teklif edildi, hiçbir takıma gitmedi, dünyanın en değerli formasını giyiyorum diyerek, teklifleri reddetti. Bu örneklerde olduğu gibi Amedspor’la güçlü aidiyet bağı kurabilecek oyuncular bulunmalı. Dünyanın her yerindeki Kürt futbolcular takip edilip, takıma kazandırılmalı. Amedspor bir Kürt takımıysa, takımın omurgası da Kürt futbolcularından oluşmalı. Bunlar yapılmasa, bir süre sonra endüstriyel futbolun içinde kaybolup gider.









