Suriye’de ocak ayının başındaki saldırılar arttıkça Kürtler ve dostlarının dünyanın her yerinde itirazları yükseldi. Saldırılar/saldıranlar ile itirazlar/itiraz edenler arasındaki karşılaşma anları, çok sayıda siyasal olay ve sonuç doğurdu. Fakat günün sonunda Suriye merkezli gerilim ve çatışma şimdilik belli bir dengeye oturdu. Suriye’de dengenin bulunması Türkiye tarafından “gönülsüz kabul” şeklinde karşılandı. Karşılanma halinden bağımsız olarak ortaya çıkan bu denge, Türkiye’de yürüyen ve iktidar-devlet tarafından önüne sürekli Suriye barajı konan Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne dair yeni bir ufkun da habercisi oldu.
Bu hafta siyaset gündeminde iki önemli gelişme konuşuldu. İlki DEM Parti İmralı Heyeti’nin Sayın Abdullah Öcalan ile görüşme gerçekleştirmesi ve görüşmenin ayrıntılarını kamuoyuna paylaşmasıdır. İkincisi ise Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun raporunu oylayarak kabul etmesi ve kamuoyuyla paylaşmasıdır.
Önce komisyon raporuna bakıp sonra İmralı görüşmesinin ayrıntılarına dönmek önümüzü görmemiz açısından iyi olabilir. Komisyon raporu -DEM Parti’nin şerhinde vurguladığı gibi- siyasi tarif, tespit, analizler boyutuyla klasik ezberlerden sıyrılamamış olsa da sürece dair yasal düzenlemeler ve demokratikleşmeyle ilgili öneriler başlıklarında ön açıcı bir çerçeve sunmaktadır. Komisyon raporunun ayrıntılarına dair çokça yazı çıktı, çıkacaktır. Ama en genel anlamda raporun hayata geçirildiği taktirde Kürt meselesinin çözümüne büyük katkı sağlayacağı ve daha geniş ölçekte demokrasi sorununun çözümüne önemli ölçüde imkân sunacağı görülüyor. Bunu da Kürt meselesini çatışma zemininden siyasi ve hukuki zemine geçişi alanı açarak sağlayabilir. Kürt meselesinin tümüyle çözümü ne bir rapor veya komisyon ne de kısa zamanın meselesidir. Fakat somut öneriler hızlıca hayata geçirilirse Kürt meselesinin çözümüyle ilgili ön açıcı gelişmeler yaşanabilir.
İkinci önemli gelişme İmralı’da yapılan görüşmeydi. Öcalan’la yapılan görüşmenin ayrıntılı şekilde kamuoyuyla paylaşılması hem İmralı’daki görüşmelerin içeriklerini hem de siyasal gelişmelere dair görüşlerini merak eden milyonların beklentilerini karşılaması adına olumlu bir gelişme ve yazım formatı içeriyordu. Kapsamlı değerlendirmelerin yer aldığı basın bilgilendirmesinde üç noktaya vurgu yapabiliriz. Birincisi, Öcalan’ın bu görüşmeyi demokratik entegrasyona giriş toplantısı olarak tanımlamasıdır. İkincisi anayasal vatandaşlığı tartıştığı özgür yurttaşlık perspektifidir. Üçüncüsü demokratik cumhuriyet vurgusudur.
TBMM Komisyon raporundaki öneriler Türkiye’yi çatışma zemininden siyasi ve hukuki zemine taşırsa, İmralı görüşmesindeki bu vurgular söz konusu zemin üzerinden barış ve demokratik toplumu inşa edecek perspektif ve yaklaşımı çerçeveliyor. Burada belirtmek gerekir ki, elbette pozitif barış süreci siyasi rekabet içerecek. Siyasi aktörlerin hesaplarından etkilenecek. Bölgesel gelişmeler süreci kimi zaman yavaşlatıp kimi zaman hızlandıracaktır.
Bir aksilik olmaz ve iktidar-devlet süreçte geriye dönüşe niyetlenmezse Öcalan’ın çizdiği çerçeveyi mümkün kılacak mıntıka temizliği, rapordaki öneriler ve daha fazla demokratikleşme çabasıyla gerçekleştirilebilir.
Artık negatif barıştan pozitif barış aşamasına geçiyoruz. Bu aşamanın varış noktası demokratik entegrasyonun sağlanmasıdır. Bunu yapmaya çalışırken sadece iktidardan beklemek, eski siyasi dinamikler ve kanaatlerle yeni sürecin potansiyelini zayıflatacak politik söylemler kullanmak veya siyaseti iktidar-muhalefet dengesi arasına sıkıştırarak okumak yetersizlik üretir. Demokratik entegrasyonu gerçekleştirmenin yegâne yolu siyaset yapmaktır. Halkın siyasetini yapmak, devrimci ölçülere her daim sahip çıkmaktır. Öcalan’ın son görüşmede kullandığı şu cümleleri stratejik bir tercih olarak demokratik siyasete olan inanç ve kendine güveni net şekilde yansıtıyor:
“… biz siyaset yapacağız. Silah ve şiddet terk edilmiştir. Müthiş bir demokratik siyaset yürüteceğiz.”
Artık ne elde edilecek ve kazanılacaksa bu perspektif ve öz güvenle kazanılacaktır…








