• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
9 Ocak 2026 Cuma
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Forum

Dert sadece petrol mü?

9 Ocak 2026 Cuma - 00:00
Kategori: Forum, Manşet
  • Avrupalı emperyalistler kendilerine biçilen rolden pek hoşnut olmasalar da Trump yönetiminin peşine takılıp, söylenenleri yerine getirmekten başka çarelerinin olmadığının farkındalar. O nedenle dillerine pelesenk ettikleri ‘insan hakları, demokrasi, uluslararası hukuka’ rağmen ABD’nin Venezüella saldırısını meşrulaştırıyorlar
  •  Trump yönetiminin ‘Ulusal Güvenlik Stratejisi’ belgesi Asya’yı sistem rekabetinin ana muharebe alanı olarak görürken, Ortadoğu’yu vekiller ile düzenlemeyi hedefliyor. Öncelikli olarak İsrail’e ‘baş vekillik’ rolü tanınıyor. ABD emperyalizminin strateji belgesiyle startını verdiği yeni dönem meşum ve karanlık yarınların habercisidir diyebiliriz
  • Tüm bu gelişmelerin Balkanlar-Kafkaslar-Ortadoğu-Üçgeninin merkezi ülkesi olan Türkiye’yi nasıl etkileyeceği ise başka bir yazının konusudur. Daha doğrusu bu sorunun yanıtını bulmak, Türkiye işçi sınıfının devrimci güçleri ve Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin görevidir

Murat Çakır

ABD emperyalizminin Venezüella saldırısı, kısa süre önce kamuoyuna duyurulan yeni “Ulusal Güvenlik Stratejisinin” (UGS) ilanından hemen sonra gerçekleştirildi. Böylelikle 2026’nın ilk günlerinde emperyalist saldırganlığın niteliksel açıdan farklı yeni dönemi başlatılmış oldu. ABD’nin her açıdan uluslararası hukuka aykırı devlet terörizmi, Başkan Maduro ve eşinin kaçırılması, “Monroe-Doktrininin” hortlatılması ve Venezüella’nın devasa petrol rezervlerini ele geçirme hedefleri üzerine çokça yazıldı-çizildi. O nedenle bu yazıda ABD’nin yeni UGS ve hedeflerini irdelemeyi deneyeceğiz.

Trump’ın ilk kez ABD Başkanı seçilmesinden sonra kaleme aldığımız bir makalede “ABD tekelci burjuvazisinin hükümeti siyasi temsilcileri aracılığıyla değil, doğrudan ve bizzat kendisinin yönetmeye başladığı” tespitini yapmıştık. ABD’yi sahibi olduğu bir tekel gibi yöneten Trump bu nedenle kimi Batılı siyasetçi gibi, insan haklarını veya demokrasiyi korumak gibi söylemleri kullanmadan asıl amacının ne olduğunu doğrudan söylüyor: Dünyanın en büyük petrol rezervlerine engelsiz ulaşım, jeopolitik hegemonya ve giderek Çin ile Rusya’nın etki alanı haline gelen bölgelerde ABD çıkarlarının her türlü araçla korunması. Trump Venezüella saldırısı sonuçlandığında verdiği basın demecinde, “Önce Amerika” doktrininin enerji ve hammadde kaynaklarını askeri korsanlıkla gasp etmek anlamına geldiğini saklamadı bile. Dahası uluslararası hukukun ayaklar altına alınmasının yeni olağan durum olduğu sinyalini vererek, diğer ülkelere “ya boyun eğeceksiniz ya da askeri şiddete maruz kalacaksınız” tehdidini savurdu.

Yeni dönemin ve UGS’nin özellikleri

“Tanrının verdiği doğal haklarıyla […] sonsuza dek” dünya liderliğini hedefleyen UGS, “ülkemizin hiç olmadığı kadar büyük olması” için şu ilkeleri belirliyor:

“Ordu: Ulusal çıkarlarımızı korumak için, dünyanın en güçlü, en ölümcül ve teknolojik olarak en gelişmiş ordusuna sahip olmak istiyoruz.

Ekonomi: Dünyanın en güçlü, en dinamik, en yenilikçi ve en gelişmiş ekonomisine sahip olmak istiyoruz.

Enerji: Sadece ABD’nin ekonomik büyümesi için değil, aynı zamanda önde gelen ihracat sektörlerimizden biri olarak, dünyanın en sağlam, en üretken ve en yenilikçi enerji sektörüne sahip olmak istiyoruz.

Yumuşak güç: Birleşik Devletleri ulusal çıkarlarımız için tüm dünyada etkimizi yayabileceğimiz eşsiz bir yumuşak güç olarak korumak istiyoruz.”

Bu ilkelerden ABD tekelci burjuvazisinin Trump önderliğindeki daha genç ve daha agresif bir fraksiyonunun temelde yeni bir şey yapmak istemediği okunabilir. Aslında yapılan şey, ABD emperyalizminin geleneksel uygulamalarının daha açık bir şekilde dile getirilmesi ve başlangıca, yani en uzun süre geçerli olan uygulamalara geri dönmek istenmesidir. Ancak bu sermaye fraksiyonunun UGS’nde kendisini ifade eden farklılığı, ekonomik gücün artık askeri gücün arka plan koşulu olarak değil, asıl ön koşul olarak ele alınmasıdır.

Diğer taraftan UGS caydırıcılığı durumsal kriz yönetimi olarak değil, üstün askeri gücün dayandığı kalıcı ekonomik-teknolojik üstünlük olarak algılamaktadır. Strateji belgesi ekonomik ve teknolojik üstünlüğü “büyük bir savaşı önlemenin en güvenli yolu” olarak tanımlamakta ve uzun vadede Hint-Pasifik bölgesindeki rekabeti kazanmanın zorunluluğunu vurgulamaktadır. Belge bununla birlikte Hint-Pasifik bölgesinde Çin Halk Cumhuriyeti ile olan rekabeti bir savaş mantığıyla değil, uzun vadeli güç rekabeti olarak tanımlıyor.

Strateji belgesini telgraf biçiminde özetleyecek olursak, şu sonuçlara varabiliriz: Birincisi, ABD emperyalizmi “dünya jandarmalığından” vazgeçmektedir. Soğuk Savaş sonrası “dünya jandarmalığının” gerektirdiği aşırı askeri genişleme bir hata olarak görülüyor. İkincisi, ekonomik ve jeopolitika bağlamında “Önce Amerika”, yani sanayi politikası, gümrükler, enerji bağımsızlığı ve teknolojik üstünlük dünya lideri olmanın temeli olarak görülüyor. Üçüncüsü, batı yarım kürenin kontrolünün “temel, yaşamsal ulusal çıkar” haline getirilmesidir. Böylelikle stratejik iç alan ve genişletilmiş güç üssü olarak tanımlanan batı yarım küresinin, salt kontrol edilebilir halde değil, siyasi kontrol altındaki ekonomik yoğunlaşma ve stratejik kullanılabilirlik alanı olarak aktif biçimde düzenlenmesi amaçlanmaktadır. Bunun için kullanılan anahtar sözcükler istikrar, göç kontrolü, sınır ötesi suçlarla mücadele, düşmanca saldırıların önlenmesi, ABD dışı aktörlerin stratejik varlıklara sahip olmalarının engellenmesi, kritik tedarik zincirlerinin korunması ve stratejik coğrafyalara erişimdir. Batı yarım küre aynı zamanda üretim alanı, tedarik zincir üssü ve ABD tekelleri için bir nevi iç pazar olarak tanımlanmaktadır.

UGS’nin dünya üzerindeki etkileri

Strateji belgesinin dördüncü özelliği, batı yarım küre bağlamında sürekli “yarım küre dışı rakiplerden” bahsetmesidir. Burada öncelikli olarak altyapı projeleri, kredi gücü, tedarik zincirlerindeki rolü ve ekonomik etkisini siyasi kaldıraçlara dönüştürme yeteneğiyle Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) ve ikincil olarak Rusya Federasyonu (RF) kastedilmektedir. Buradaki temel hedef batı yarım küresinde ABD dışındaki güçlerin askeri ve/veya yapısal güç pozisyonu oluşturmalarını engellemektir. Belge bunun için askeri gücü “düzeni” sağlamak için bir tehdit unsuru ve seçici müdahale olanağı olarak tanımlamaktadır.

Beşinci özellik Avrupa ile ilgilidir: Strateji belgesi Avrupa’yı stratejik ve tarihsel önemi azalmış “dış alan” olarak nitelendirmektedir. Avrupa, bilhassa Avrupa Birliği artık eşit düzeyde stratejik bir çekirdek alan olarak değil, aşırı düzenlenmiş, siyaseten tükenmiş, stratejik olarak harekete geçemeyen, ulusötesi kurumları tehdit olarak algılayan zayıf ve sorunlu bir bölge olarak görülmektedir.

O açıdan stratejinin asıl kaybedeninin Avrupa olacağı söylenebilir. ABD güçlerinin önemli bir kısmını Avrupa’dan çekerek, Avrupa’nın daha fazla maddi sorumluluk üstlenmesini istemektedir. Bu, Avrupa’nın Ukrayna savaşının maliyetini tek başına taşımak zorunda kalmasına ve dünya çapında pazar payları kaybetmesine yol açacaktır. Dahası Trump yönetimi Avrupa’daki aşırı sağcı, ırkçı ve faşist hareketlere destek çıkarak Avrupa’nın burjuva hükümetleri üzerindeki baskılarını artırmaktadır. UGS Avrupalı devletlere sadece ABD vasallığı rolünü tanıyor. Aynı zamanda Avrupa’daki üretimin bir kısmının yüksek sübvansiyonlar ve düşük enerji fiyatları vaatleriyle ABD’ye çekerek, Avrupa’nın sanayisizleşmesi süreçlerini hızlandırmayı hedefliyor. Trump yönetimi bir tarafta Avrupa’da üretilen otomobillere, çelik ve alüminyuma gümrük vergileri yüklerken, diğer taraftan AB ülkelerindeki dijitalleştirmeyi ABD’li tekellere bırakıp, Avrupa’yı pahalı ABD silahlarını ve kaya gazını daha fazla satın almaya zorluyor. Avrupalı emperyalistler ise kendilerine biçilen rolden pek hoşnut olmasalar da Trump yönetiminin peşine takılıp, söylenenleri (örneğin silahlanma giderlerini GSYİH’nin yüzde beşine çıkartma gibi) yerine getirmekten başka çarelerinin olmadığının farkındalar. O nedenle dillerine pelesenk ettikleri “insan hakları, demokrasi, uluslararası hukuka” rağmen ABD’nin Venezüella saldırısını meşrulaştırıyorlar.

Strateji belgesi Asya’yı sistem rekabetinin ana muharebe alanı olarak görürken, Ortadoğu’yu vekiller ile düzenlemeyi hedefliyor. Belgenin Ortadoğu ile ilgili bir maddesinde şöyle denmekte: “Ortadoğu’ya düşman bir gücün girmesini, petrol ve doğal gaz rezervlerine erişmesini ve deniz yollarındaki dar boğazları bloke etmesini önlemek istiyoruz.” Bunun içinse öncelikli olarak İsrail’e “baş vekillik” rolü tanınıyor. İsrail’in yardımıyla “genişletilmiş Ortadoğu’nun” ABD tekellerine yeni yatırım alanı olarak açılması planlanıyor. Zaten halihazırda ABD’nin önde gelen dijital, savunma, enerji ve turizm tekelleri Körfez ülkelerindeki faaliyetlerini artırmış durumdalar. Körfez ülkeleri ise ABD’ye yüz milyarlarca dolarlık yatırımlar yaparak -kısa süre önce Suudi Arabistan devlet fonundan ABD silahlanma sanayine bir trilyon dolarlık yatırım anlaşması imzalandı- ABD emperyalizminin desteğinin süreklilik kazanmasını sağlıyorlar. O açıdan önümüzdeki dönemde bölgede bir nevi “imparatorluk gücü” olarak hareket eden İsrail’in genişleme amaçlı saldırılarını ve işgallerini artıracağından hareket edebiliriz.

Strateji belgesi aynı şekilde Afrika’da ve dünyanın “batı yarım küre dışı” bölgelerinde boşluklar aramakta, ancak bu konuda alınacak somut önlemlerden (!) bahsetmemektedir. Her halükarda ABD tekellerinin giderek artan nadir toprak elementleri ve kritik mineraller ihtiyacı, bu bağlamda ÇHC’nin Afrika’da geri püskürtülmesi hedefi, ABD’nin önümüzdeki dönemde bölgesel vekilleri üzerinden Afrika’daki angajmanını artıracağına işaret etmektedir. İsrail’in bağımsızlığını ilan eden Somaliland’ı ilk tanıyan ülke olması veya Birleşik Arap Emirlikleri’nin Körfez için merkezi öneme sahip ABD askeri üssü “Gulf Air Warfare Center’a” ev sahipliği yapması, bu yöndeki hazırlıkları teyit ediyor.

Karanlık yarınların habercisi

Trump yönetiminin aynı “Gazze Barış Anlaşması” ile çatışan tarafları bir araya getirip, “barış” veya “ateşkes” ilanıyla ABD tekellerinin yatırımlarını güvence altına alma yöntemini Afrika ve diğer bölgelerde de uygulamaya çalışacağından hareket edebiliriz.

Tüm bu gelişmelerin Balkanlar-Kafkaslar-Ortadoğu-Üçgeninin merkezi ülkesi olan Türkiye’yi nasıl etkileyeceği ise başka bir yazının konusudur. Daha doğrusu bu sorunun yanıtını bulmak, Türkiye işçi sınıfının devrimci güçleri ve Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin görevidir.

Sonuç itibariyle ABD emperyalizminin strateji belgesiyle startını verdiği yeni dönem meşum ve karanlık yarınların habercisidir diyebiliriz. Emperyalist saldırganlık, son yazımızda değindiğimiz sürekli savaş hali ve emperyalist güçler arasında keskinleşen çelişkiler, dünyamızı nükleer cehenneme çevirebilecek tehlikeler içermekte. Özellikle zayıflayan ve konum kaybetmekte olan Avrupalı emperyalist devletlerde, zaten parlamenter diktatörlüklere dönüşmüş olan burjuva demokrasilerinin, açık faşist diktatörlüklere olmasa bile, faşistleşme süreçlerine kapı açması söz konusudur.

ABD’nin strateji belgesi Avrupa ile dünyanın farklı coğrafyalarında insanlığın ezici çoğunluğunun aleyhine gelişmelere yol açacak, ekolojik felaketleri, dolayısıyla kitlesel göç hareketlerini tetikleyecektir. Bu ise merkez kapitalist ülkelerdeki çoğunluk toplumlarının faşistleşme süreçlerini hızlandıracaktır. Çeper ülkelerin egemen sınıfları ise daha baskıcı, daha otoriter yöntemlerle iktidarlarını güvence altına alma olanaklarına kavuşacaklardır. Kısacası, yeni bir “Orta Çağ Karanlığı” ile karşı karşıya kalmamız olasıdır.

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

‘Gören bizi sanır deli’

Sonraki Haber

Paris Katliamı şehitlerini anmak

Sonraki Haber

Paris Katliamı şehitlerini anmak

SON HABERLER

Arananlar listesindeki El Kaide’li Şêxmeqsûd girişinde görüldü

Yazar: Bedri Adanır
9 Ocak 2026

Ahmed El-Şara Mesut Barzani’yi aradı

Yazar: Bedri Adanır
9 Ocak 2026

Rojava halkı Halep için ayakta: Cizîr ve Firat kantonlarında gençler seferber oldu

Yazar: Yeni Yaşam
9 Ocak 2026

Firat Kantonu’ndan ilk konvoy Halep’e doğru yola çıktı

Yazar: Yeni Yaşam
9 Ocak 2026

Şêxmeqsûd’a tank ve ağır silahlarla girmeye çalışan Şam güçleri püskürtüldü

Yazar: Bedri Adanır
9 Ocak 2026

SOHR: Halep’te hastane çalışanları infaz edildi

Yazar: Bedri Adanır
9 Ocak 2026

Cansız, Doğan ve Şaylemez Dêrsim’de anıldı: Gösterdikleri yolda yürüyeceğiz

Yazar: Nazlı Buket Yazıcı
9 Ocak 2026

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır