2025’teki adımlarla bir temel atıldığını ifade eden Duran Kalkan, ‘Engel çıkaranlar, eskiyi sürdürmek isteyenler olsa da bu sürecin geri dönüşü yok. Ne yaparlarsa yapsınlar, Türk-Kürt ilişkilerini, Kürtleri ve Türkiye’yi geçmişe döndüremeyecekler’ dedi
Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi üyesi Duran Kalkan, ABD’nin Venezuela’ya yönelik korsan saldırısını kapitalist modernitenin çöküşünün göstergesi olarak değerlendirerek, “Artık çok devlet değil, tek bir hegemon devlet var” vurgusunu yaptı. Kalkan, “Ulus devletçi sosyalizm yenilgiye, demokratik toplum sosyalizmi zafere götürür” tespitiyle, Venezuela örneğinin Önder Apo’nun değerlendirmelerini doğruladığını belirtti.
İran’da yaygınlaşan eylemleri Jin, Jiyan, Azadî devriminin devamı olarak değerlendiren Kalkan, kadınlar ve gençlerin öncülüğünde gelişen toplumsal devrimi “dış güçlerin oyunu” olarak tanımlamanın ucuz ve gerçeklikten kopuk bir yaklaşım olduğunu vurguladı. Kalkan İran’ın geleceğinin baskıyla değil, kadınların, gençlerin ve halkların demokratik taleplerini esas alan bir yaklaşım ile şekilleneceğini kaydetti.
Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi üyesi Duran Kalkan, 2005 yılını, Venezuela’dan İran’a dünyada yaşanan gelişmeleri, Barış ve Demokratik Toplum Sürecinde gelinen aşamayı, Paris katliamlarını ve gündemdeki diğer konuları Medya Haber TV’ye değerlendirdi.
Duran Kalkan, Fransa’nın Paris katliamlarını aydınlatmayarak sürecin önünü tıkadığını belirterek şöyle konuştu:
“Fransa, Paris katliamlarını açığa çıkartsa, bu Türkiye’deki Barış ve Demokratik Toplum Sürecinin gelişmesi ve başarıya gitmesine hizmet edecek. Çünkü bunun başarısı geçmişle yüzleşmeye bağlı. Bu yüzleşmelerden çok önemlilerinden birisi Paris Katliamı’dır. Fakat Fransa devleti şimdiye kadar yapmadı. Yani Türkiye’de demokratikleşmeden yana değil, Kürt sorununun Türkiye’de çözümünden yana değil. Onun önünü tıkıyor bu katliamları aydınlatmayarak. Yapanları açıkça ifade edip ortaya koymayarak, gizleyerek kesinlikle sürecin önünü kapatıyor, tıkıyor. Fransa devleti Kürtlerle değişik yerlerde ilişkileniyor, “Kürt politikası oluşturuyorum” diyor. Gerçek bir Kürt politikası oluşturacaksa, bu Paris katliamını çözmekle başlayacak.
Başta Önder Apo olmak üzere, sosyalizm, demokrasi ve özgürlük mücadelesi yürüten herkesin yeni yılını kutluyorum. 2026 yılı mücadelesinde başarılı olacaklarına inanıyorum. 2025 yılı gerçekten de dünyada da Kürdistan’da da Ortadoğu bölgesinde de önemli tarihi gelişmelere sahne oldu. Herkes tartışıyor, değerlendiriyor. Bilançolar veriliyor, panorama çıkartılıyor.
90’larda başlayan 3. Dünya Savaşı derinleşerek, yayılarak devam etti; bölgede sürüyor, dünyanın değişik alanlarında sürüyor. Öyle ki İsrail-İran savaşına kadar tırmandı. Ulus devlet saldırıları her tarafta devam ediyor. Bu konuda da öyle herhangi bir farklılık yok. Yaşanan dünya savaşının içerisinde herkes biraz da kaygı ve telaş yaşıyor. Bütün iktidar çevreleri de, toplumlar da öyle. Bu çerçevede ulus devletler ayakta kalabilmek için saldırı halindeler. Şöyle diyebiliriz, gücü yetene saldırıyorlar. “Orman kanunu” deniliyordu; dünya öyle bir duruma geldi gerçekten de. Herhangi bir uluslararası hukuk, adalet, ilke, nizam denecek bir şey kalmadı. Kapitalist modernite sisteminin geldiği nokta gözler önünde.
Buna karşı başta kadınlar olmak üzere gençlerin, işçi ve emekçilerin, halkların direnişleri de devam ediyor. Özgürlük için, demokrasi için, adalet için her alanda mücadeleler var. 2025 yılında da yayılarak devam etti.
Kuşkusuz en etkili ve en yaygın olan kadın özgürlük mücadelesiydi. Kürdistan’da da böyle, dünyanın birçok sahasında da böyle. Kadın bilinçlenmesi, örgütlülüğü ve mücadelesi giderek bütün insanlığın kurtuluş umudu haline geldi. Özgürlük ve demokrasinin öncüsü haline geldi. Sosyalizmin, komünalizmin gelişmesinin kadın özgürlüğüyle olacağı gerçeği hem düşünsel olarak hem de pratik mücadele ile her gün biraz daha kesinleşiyor, görünür oluyor. Herkes de bunu değerlendiriyor, görüyor, anlamaya çalışıyor. Böyle bir durum var.
Genel deyimle; 2025 yılı da baskıcı, şoven, ırkçı, faşist, ulus devlet saldırılarına karşı kadınlar ve gençler öncülüğünde emekçilerin, işçilerin, halkların özgürlük için, demokrasi için, sosyalizm için mücadele etme, direnme yılı olarak geçti.
Yıla damgasını vuran Kürdistan’daki gelişmelerdi
Kuşkusuz yıla damgasını vuran Kürdistan’daki, Türkiye’deki gelişmelerdi. Yani bu Kürdistan ve Türkiye tarihi açısından böyle olduğu gibi kapitalist modernite sistemiyle halklar, ezilenler arasında, demokratik modernite güçleri arasında süren küresel düzeydeki mücadele açısından da böyleydi. Damgasını yıla gerçekten de bu vurdu. Önder Apo’nun 27 Şubat 2025 tarihli Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı ve bu temelde gelişen düşünsel düzey, tartışmalar, politik, pratik adımlar damga vurdu. Bunu şimdi yıl sonu itibarıyla da herkes tartışıyor, değerlendiriyor, daha fazla anlamaya çalışıyor. Aslında yıl boyu da böyle oldu da; ucuz değerlendirmeler, yetersiz yaklaşımlar başlangıç döneminde çok görüldü. Hazır değildi hiç kimse.
Biraz Önder Apo’nun sürece müdahalesi ani oldu. Bu temelde Hareketimizin de Önder Apo’nun çağrısına cevap veren adımları, her süreçte şaşırtıcı bir biçimde gelişti, ilerledi. Baş döndürücü, şaşkınlık veren, hiç beklenmeyen gelişmeler yaşandı. Daha öncesinde kimsenin aklının ucundan geçiremeyeceği siyasi, örgütsel olaylar 2025 yılında yaşandı. Önder Apo’nun çağrısı temelinde 5-7 Mayıs arasında PKK 12. Kongresi toplandı. PKK’nin örgütsel varlığını sona erdiren karar aldı, silahlı mücadele stratejisini sona erdiren karar aldı. Bunlar temelinde pratik adımlar attı. 11 Temmuz’da bir grup gerilla, Barış ve Demokratik Toplum Grubu olarak silah yakma eylemi gerçekleştirdi. Çatışma bölgelerinde risk oluşturan yerlerde hem Medya Savunma Alanlarında hem Kuzey sahasında güçlerin bir çatışmasızlık geliştirecek düzeye çekilmesi oldu. 1 Mart’tan itibaren PKK ateşkesi ilan etmişti. Bu, giderek fiili karşılıklı ateşkese dönüştü.
Yeni bir yüz yılın temelleri atıldı
2025 yılı, 100 yıllık Kürt-Türk devleti çatışması sürecine 41 yıllık PKK öncülüğünde gerilla temelinde süren savaşa, bunun yol açtığı çatışmalara son veren, bunları durduran tarihi bir yıl oldu. Bu çok önemli, çok anlamlı. Hiç kimse bunun böyle olacağını beklemiyordu. Böyle adımın atılabileceğini, düşünce ve karar düzeyine geleceğini de, pratikte yapılacağını da beklemiyordu. Önder Apo irade koydu. O tarihin en önemli, en büyük iradesi. Herkesi ikna edebilmek için “sorumluluk üstleniyorum” dedi. PKK de çağrının gerektirdiği pratik adımları hem de hiç geciktirmeden aynı kararlılıkla, net bir biçimde attı, kararları aldı. Pratikte çağrının gereklerini yerine getirdi ve böylece yeni bir süreç başlattı.
Barış ve Demokratik Toplum Süreci yeni bir süreç. TC devletinin 1924’teki Kürt inkarı, Kürt karşıtı yapılanması temelinde Şubat 2025’te başlayan çatışmalı durum, 100. yıl dönümünde; yani Şubat 2025’te Önder Apo’nun Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’yla durduruldu, sona erdirildi. Yani 100 yıl önce başlayan sürece 2025 yılındaki olaylar son verdi, durdurdu. Dolayısıyla geçmiş 100 yılı durduran ve yeni bir 100 yılın temellerini atan gelişmelerle dolu oldu. Önder Apo dedi ki, “gelecek 100 yılın temellerini atıyoruz, hatta bin yılın temellerini atıyoruz”. Kürt-Türk çatışmasına sahne yapılan geçmiş 100 yılı sona erdirerek demokratik temelde Kürt-Türk barışına dayalı yeni bir ilişki düzeni, demokratik entegrasyon temelinde yeni bir ilişki düzeni geliştiriyor ve yeni bir yüz yılın, bin yılın geleceğinin önünü açıyoruz, temellerini atıyoruz, adımlarını döşüyoruz. 2025 yılını böyle değerlendirdi. Gerçekten de 1925’ten 2025’e bir 100 yılı bu temelde anlamak lazım. Bunun ne anlama geldiğini, nasıl tarihi anlam, önem taşıdığını iyi görmek, iyi bilmek gerekli.
Yani 2025 sıradan bir yıl olmadı. Geçmiş 100 yılın temel yaklaşımlarını, olaylarını, anlayışını, stratejisini sona erdiren, önümüzdeki 100 yıllara yayılacak yeni anlayışlar, stratejiler, yeni ilişki, siyasi yapılanmaların gelişmesini sağlayacak temeller attı. Bu bakımdan 2025’in tamamlanması, 2025’ten 2026’ya geçişi bir yılbaşı, bir yıl dönümü olarak görmemek lazım. Aslında bir yıldan bir yıla geçiş değil; bir 100 yıldan yeni bir 100 yıla geçiş, 100 yıllık bir dönemeç ifade ediyor. Bu gayet önemli, anlamlı.
Bundan sonrası nasıl olur, neler gelişir, atılan temeller nasıl pratikleşir; bunlar ayrı bir konu. Yani ne tür engellerle karşılaşır, ne tür mücadelelere yol açar… Elbette ki bunlar da var. Fakat bunlar ayrı bir konu.
Ne yapsalar da bunun geriye dönüşü olmayacak
Mevcut durumuyla 2025’teki adımlarla bir temel atılmıştır. Artık engel çıkaranlar da olsa, zorlayanlar da olsa, şu bu da olsa bunun geriye dönüşü olmayacak. Bazıları eskiyi sürdürmek isteyebilir, engel olmak isteyenler var, rantçılar var, karşı çıkıyorlar. Fakat ne yaparlarsa yapsınlar, 2025 öncesindeki 100 yıla döndüremeyecekler. Türk-Kürt ilişkilerini, Kürtlerin durumunu, Türkiye’nin durumunu… Yani çabaları boşa çıkacak. Temeller bu çerçevede atılıyor, kararlılık bu temeldedir.
Bu sadece böyle dar bir politik yaklaşım değil. Herhangi bir çatışmayı sürdürememekten, çatışmalı durumda zorlanmaktan kaynaklanan bir durum da değil. Bunun anlayış temelleri var, fikir, zihniyet temelleri, ideolojik temelleri var. Bir çizgi temeli var yani. Buna dayanıyor. Bu nedenle de sağlam temeller atılıyor.
Şöyle diyebiliriz: 2025’te ağır aksak da olsa, böyle çok hazırlıklı olunmasa da, Önder Apo’nun çabasıyla, gayretleriyle, sağduyusuyla, sabrıyla, iradesiyle esas olarak atılmış, geliştirilmiş adımlar da olsa, bu gerçekleşti. Şimdi herkes bunu görüyor, anlamaya çalışıyor. Yani başta anlayamadığını şimdi daha iyi anlıyor, göremediğini şimdi daha iyi görüyor, inanamadığına şimdi daha çok inanır hale geliyor. Biz inanıyoruz, yani bu durum daha çok devam edecek, gelişecek, daha fazla ilerleyecek. Yani engellemeye çalışanlar, karşıt olanlar bertaraf edilecek. Sürecin, sadece Kürtlerin ve Türkiye’nin kurtuluşunu getiren değil, Orta Doğu’nun demokratikleşmesini, Orta Doğu halklarının kardeşliğinin önünü açacak, onu geliştirecek ve insanlık için yeni bir başlangıç, yeni bir umut, kapitalist modernite sisteminin insanlığı yok eden, çürüten, toplumları ortadan kaldırmaya, toplumculuğu yok etmeye çalışan bütün yapılarının, yani insanlığın yok edildiği bu kanserleşmiş hastalıktan, toplumların başına bela olmuş durumdan kurtulmasını sağlayacağına inanıyoruz.
Türkiye ve Kürdistan açısından tehlike arz eden durum devam ediyor
Böyle bir sürecin ortaya çıkmasına yol açan, gerektiren, büyük bir ihtiyaç haline getiren siyasi askeri durum, Türkiye açısından da Kürtler açısından da tehlike arz eden, tehlike oluşturan durum devam ediyor. Bu tespiti yapmak lazım. Bu gerçekten de önemli.
Farklı, tersine bir gelişme yok. Tam tersine; bu süreç devam ederken Orta Doğu’daki çatışmalar, yani 7 Ekim 2023’te Gazze Savaşı ile başlayan süreç, Akdeniz kıyısıyla sınırlı kalmadı. Lübnan, hatta Suriye ile de sınırlı kalmadı; İsrail-İran Savaşı haline geldi. Türkiye’nin kapısına dayandı ve Doğu Akdeniz’i ele geçiren yeni bir sistem, enerji yolu oluşturuluyor deniliyor. Bu savaşı çıkaran güçler, Doğu Akdeniz üzerinde yeni bir egemenlik üzerinde oluşturdular. İsrail, Güney Kıbrıs, Yunanistan, Mısır’dan Libya’ya kadar olayları görüyoruz. Körfez’deki Arap ülkelerini ekleyelim; İbrahim anlaşması temelinde zaten İsrail’in yürüttükleri ile birler, bütünler, ondan ayrı, kopuk değiller. Böyle olunca bölgedeki çatışma derinleşiyor, yayılıyor. Kürdistan’ı daha çok etkiler hale geliyor. Türkiye’yi iyice kuşatır bir noktaya geldi. Bunun görülmesi lazım.
İnsanlar bilemiyor Libya’daki gelişmelerin ne olduğunu. Herkes bir şey diyor. Türkiye’nin desteklediği Genelkurmay, Türkiye’de uçak düştü, öldü. Kimin yaptığı şaibeli! Birçok şey oluyor. Libya şeye giriyor, Mısır zaten bu işin merkezlerinden. İsrail-Kıbrıs-Yunanistan ilişkileri, Doğu Akdeniz üzerindeki hakimiyet ortada. Türkiye Akdeniz’e açılıyordu, Akdeniz’de bir takım şeyleri geliştirmekle hatta petrol aramakla övünüyordu. Kendisinin alanı diyordu. Şimdi neredeyse Akdeniz’e inemeyecek duruma gelmek üzere. Bunu herkes görüyor. Güneyden kuşatılıyor, Orta Doğu’ya inemez hale getiriliyor. Kuzeyden kuşatıldı, Karadeniz’e çıkamaz hale getiriliyor. Yani keşif uçakları dolaşıyor, savaş uçakları düşüyor. Türkiye’de düşüyor Türkiye uçakları. Azerbaycan’da bile bir uçak düştü. Aslında şaibeliydi. Yani birçok şey var; nedenleri bilinemiyor, açıklanamıyor. Neden kaynaklandığı gizli tutuluyor. Ama büyük tehlike ortada. Bir defa bu gerçeği herkesin görmesi lazım. İran üzerindeki baskıları da Türkiye kendi üzerine almalı.
Türkiye’yi durumdan kurtaracak yegane süreç, barış ve toplum sürecidir
Bu durum geçici bir durum değil. Teslim olunarak giderilecek bir durum da değil. Türkiye’yi bu durumdan kurtaracak yegane süreç, Barış ve Demokratik Toplum süreciydi, Türk-Kürt kardeşliği temelinde yeni bir demokratik Türkiye’yi inşa etmekti. Bunun için Önder Apo, Türkiye’nin böyle tehlikeli bir süreçte kurtuluş stratejisini ortaya koydu.
Şimdi bunun anlam ve önemini bazı çevreler anlıyorlar, buna göre yaklaşım gösterenler oluyor ama o rantçı çevreler birçok şeye karşı çıkıyorlar. Burun kıvıranlar var, beğenmiyorlar. İktidar aracı yapmaya çalışıyorlar. Yani Türkiye’deki iktidar ne olacak, ne kadar devam edecek, Türkiye ne ile karşılaşacak; hiç ona bakmadan, sanki garantilenmiş bir şey var da orada nasıl ekonomik kazanç sağlayacak, çıkar elde edecek, iktidar gücü haline gelecek ve bu kavgasını veren ülkenin, toplumun geleceğine dair hiçbir öngörüsü, yaklaşımı olmayan tutumlar, politikalar görüyoruz. Çok garip durumlar.
Çok dogmatik, çok milliyetçi-şoven bir yapı var. Devlete tapan bir yapı da var. “Devletimiz var”. Vatan-millet-Sakarya deniliyor ya, böyle kendini ajite eden bir yapı var. Bunlar kendilerini kandırıyorlar. Görmeyenler var tabii. Beyin yıkanmış denen bir durum var. Bir yandan da parti olmuşlar; siyaset yapmayı iktidar kavgası olarak algılıyorlar sadece. Toplumun yaşamıyla, refahıyla, adaletiyle, geleceğiyle ilgilenme olarak görmüyorlar. Böyle bir yaklaşım da var. Bu anlayışlar oluşmuş, kökleşmiş yani.
Herkes aklını başına toplamak zorunda
Herkes aklını başına toplamalı. Türkiye’de düşünen, konuşan, ben de varım diyen, siyaset yapıyorum diyen, gerçekten de biraz dürüst olan herkes bu gerçeği görmek, bunun gerektirdiği bilinç ve sorumlulukla hareket etmek durumunda. Ucuz edebiyatla, boş lafla kendini kandırmaktan, kendi geleceğini heba etmekten başka bir şey yapamazlar, bir sonuç alamazlar.
Kürtlerin de güvene ihtiyacı var
Bu çerçevede durum nedir yeni yıla girerken? Biz Kürt tarafı olarak ne kadar bütünlüklü, tutarlı, söz ve eylem birliği içinde olduğumuzu ortaya koyduk. Diyorlar ki, tarafların karşılıklı güven sorunu var. Kürtlerden güven isteyenler için daha ne yapabilirdi ki Kürtler? İnsan düşünüyor, eğer gerçekten somut bir şeyler söylesinler -ama gelişme yaratıcı, tehlikeleri önleyici şeyler olsun-, biz onlar üzerinde de düşünelim. Fakat Kürtler, hiç kimsenin aklının ucundan geçiremeyeceği şeyleri yaptı 2025 yılında. Hem de adımları kararlılıkla, karşılıksız, inanarak attı, sahiplenerek attı ve kararlılığını pratik eylemlerle her fırsatta ortaya koydu. Bu kararlılığı sürdürüyoruz. Önder Apo’nun kararlılığını gidip gören herkes söylüyor. Görüşen herkes sonuna kadar kararlı, umutlu, heyecanlı, iddialı, sabırlı diyorlar. Hareket olarak PKK’nin -bu kadar süre geçmiş olmasına rağmen-, sabırla, sürecin ilerlemesi için çalışan duruşu ortada. Bu anlamda güven isteyenlere bundan daha açık, güven verici bir şey olmazdı. Ama Kürtlerin de güvene ihtiyacı var. Hep Kürtlerden güven isteyenler, nedense Kürtlere de güven verilmesi gerektiğini, aslında geçen yüzyılda ezilenin, katledilenin, soykırıma uğratılanın Kürtler olduğunu unutuyorlar. Bu kadar yalanla karşılaştılar, aldatıldılar, hileyle, oyunla karşılaştılar, katliamla, soykırımla karşılaştılar. Bunları biz söylemiyoruz; iktidar olanlar söylüyor, herkes yazıyor, arşivlerde var. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan zaman zaman basının önünde herkese karşı söyledi. Söylediklerine herkes sahip çıkmalı.
Bu bakımdan Kürtlerin de güvene ihtiyacı var. Güven verici adımlar atılabildi mi? O görülemiyor. Burada bir zayıflık oldu bir defa.
Niye bunu söylüyorum? Çünkü süreci toplum yürütüyor. Toplumsallaştıkça, topluma yayıldıkça, toplum buna katılıp sahip çıktıkça bu süreç doğru ilerler, başarıya gider. Başka türlü gitmez.
Mesela basına yansıyor; “sokağın sesi” diye toplumla röportajlar yapıyorlar, sıradan insanlarla sokaklarda, caddelerde… İnsan dinliyor. Haklarıdır, hepsi diyor “Güvenmiyoruz. Biz Önder Apo’ya güveniyoruz, PKK’nin kararlılığına güveniyoruz. Yapılsın istiyoruz. Sürece de inanıyoruz, katılıyoruz fakat devlet tarafının, iktidar tarafının tutumu, AKP’nin tutumu güven vermiyor, umut vermiyor, inandırıcı değil, bizim güvenimiz yok” diyorlar. Bunu herkes görüyor.
Konuşanlardan, “iyi adımlar oldu, biz tam bir güven duygusuyla hareket ediyoruz” diyene rastlamadım ben. O zaman bu insanlara güven duygusu kazandırmak iktidarın, devletin sorumluluğunda. Bunu yapması gerekli. Yoksa Kürt toplumu da, Türkiye toplumu da buna katılmaz. Türkiye toplumunu da bu hale getirmek için çalışmak gerekli. Türk toplumunda umut, güven yaratmak için nasıl Kürt siyaseti çalışıyorsa, Türkiye toplumunu da sürece katmak için çalışmak gerekliydi. O da çok görülmedi.
Önder Apo’nun yolunu devlet açacaktı; niye açmadı?
Bu Meclis Komisyonu çalışması önemli oldu. Devlet Bahçeli’nin tutumu, konuşmaları, çağrıları önemli oldu. Topluma yansımadıysa da siyasetle uğraşanlara umut verdi gerçekten. Fakat içi dolmadı, hep sözde kaldı. Bu bakımdan -işte Karasu arkadaşlar dikkat çekiyordu-; niye Devlet Bahçeli’nin çağrıları, söyledikleri yerine getirilmedi. “Gelsin mecliste konuşsun, umut hakkından yararlansın” diyordu. İlk başlangıçta Önder Apo’ya böyle çağrı yaptı. Bunun önünü kendileri açacaktı. Önder Apo’nun gelebilmesinin yolunu iktidar ve devlet açacaktı. Niye açmadı? Yine AKP’de de bazı tutumlar oldu ama genelde iddia edici, Türkiye toplumuna süreci yayıcı değil.
Ortak rapor daha da yetersiz olursa, bu yanlış olur
Komisyon çalışmasının bu kadar tartışılması, iyi değerlendirilirse olumlu denebilir. Ama süreci uzattı biraz. Önder Apo’yla görüşmeye giden bir heyet daha güçlü olmalıydı. Bunlar eleştirildi. Şimdi raporlar verildi, Meclis’e sunulacak. Komisyon ortak rapor hazırlıyor fakat ortak raporlara dair değerlendirmeler ortada. Raporlar çok zayıf, çok yetersiz. Onlardan çıkacak ortak rapor daha da yetersiz olacaksa ve bu temelde Meclis, demokratikleşme temelinde sürecin çözümünün önünü açacak kanunlar vs geliştirme yerine parçalayıcı, dağıtıcı, yönetimi, önderliği, örgütü, savaşçıyı birbirinden ayırıcı yaklaşımlarla hareket ederse, bu yanlış olur. Karasu arkadaş net ifade etti; gerçekten yanlış olur, sürece zarar verici olur. Umut ediyoruz, inanıyoruz; olmaz. Bunları izliyoruz, göreceğiz.
Mücadele anlamında daha çok önümüz açıldı
Biz çaba harcadık. Yani sürecin gelişmesi, doğru gelişmesi için çaba harcadık, mücadele ettik, anlamaya çalıştık. Hareket olarak da, halk olarak da başlangıç sürecine göre şimdi daha ileri noktadayız. Anlayış düzeyimiz daha ileri. Ne yapıldığını, yapılanın bize ne tür görev ve sorumluluklar yüklediğini daha iyi anlıyoruz. Bu çerçevede tartışmalar yürüttük. Değişim, dönüşüm geliştirdik. Bu anlamda daha bütünlüklüyüz, daha kararlıyız.
Diğer yandan ise, örgütümüz sürece adapte oldu, mücadele anlamında da daha çok önümüz açıldı. Daha çok yönlü mücadele ediyoruz. Gerçekten de bir daralma ve tıkanma diyebileceğimiz aşırı tekrar olan bir durum vardı; onların önü açıldı. Şimdi her alanda daha çok mücadele oluyor. Yani kitle mücadelesi oluyor. Kadınlar, gençler, işçi, emekçiler, halk, toplum mücadele halinde. Dört parça Kurdistan’da böyle, yurt dışında böyle, dostlarımız böyle. İdeolojik, politik mücadele, kitle mücadelesi gelişiyor. Yani mücadele alanı ve yöntemleri bakımından daralmadık, daha çok genişledik, daha çok zenginleştik. Etkinliği daha çok arttı; daha etkili mücadele edebilir hale geldik. Bu anlamda başlangıca göre şimdi daha ileri noktadayız. Daha etkili mücadele eder konumdayız. İnanıyoruz, umut ediyoruz, 2026’da bunu çok daha geliştirecek ve sürecin başarısını sağlayacak bir mücadeleye dönüştüreceğiz.
Yani biz kendi yürüttüğümüz mücadeleye bakıyoruz. Elbette karşı tarafın tutumlarını, yaptıklarını da değerlendiriyoruz, izliyoruz, gözlüyoruz. Ama esas olarak kendi mücadelemize, kendi yaptıklarımıza bakıyoruz.
Artık devletler yok, bir devlet var
Orman kanunu hakim mevcut kapitalist modernite sisteminde. Yeni yıla girişte 2026’ya herkesi şaşırtan bir olay olarak ABD’nin Venezuela’ya saldırısı ortaya çıktı. Yani devlet başkanını dinlemedi, korsanca aldı kaçırdı. ABD, geçmişte Afrika’da böyle bir-iki şey yapmıştı. Ama onlara çok devlet denmiyordu. Şimdi Venezuela’ya karşı bir zemin de hazırlayarak bunu yapması, aslında kapitalist modernite sisteminin, onun ulus devlet yapılanmasının nereye geldiğini gösteriyor. Artık devletler var diyemeyiz; bir devlet var.
Önder Apo dedi; ulus devletler, hegemon olan ulus devletin dediğini yapmak durumundalar, ona ters düşemezler. Ters düşemiyorlar. Ulus devlet sisteminin sağı olsun, solu olsun, hatta bazıları sosyalist diyor, sosyalist olsun diyelim, bunların sistem dışı olamadığı, ulus devlet sisteminin hegemonunun dediğinin dışına çıkamayacağını ortaya koyuyor. Devlet egemenlikleri hikaye, devletlere bölünme hikaye, bu anlamda demokrasi çoğulculuk hikaye. Önder Apo dedi; devlet başladı, kartopu gibi büyüdü, bugün birçok devletmiş gibi görünüyor ama bir devlet var; hepsi şubeleri. Öyle olduğu ortaya çıktı.
ABD’nin yaptığı kovboy kapitalizminin saldırganlığıdır
Ulus devlet sistemi çöküyor, yürütülemiyor. Niye böyle korsanca saldırı yapmak, müdahale etmek durumunda kaldı ABD? Yürütemiyor, onun için. “Petrole el koyacağım” diyor. Niye buna el koymak durumunda kalıyor? Çünkü dünya imparatoru olmak istiyor, öyle bir konuma da gelmiş ama bunu yürütecek gücü yok. Güç almak için yapıyor. Dünyanın bütün zenginliğini kendi tekeline almak istiyor ki her şeyi yürütsün. Bu nedir? Çöküştür yani. Devletler denen sistem çökmüştür. Yani bir devlet var, artık ayakta kalınamıyor, yürütülemiyor.
Gerçekten de ilginç. Olay herkesi şaşırttı. Sanki 2026’ya girerken şok edici, korku verici bir şey oldu. Yani ABD ve müttefikleri Avrupa’da destekliyor, İsrail destekliyor, hemen destek açıkladılar. Zaten bütün bunların sorumlusu aslında Amerika değil. Amerika’dakine “kovboy kapitalizmi” denilebilir. Kapitalizminin esas sorumlusu Avrupa’dır; İngiltere’dir, Fransa’dır, Almanya’dır. Bunu herkes biliyor. Böyle olmak, böyle anlaşılmak durumunda. Dolayısıyla ABD, sanki herkese böyle bir gözdağı vermek istedi. Bir korku salıyorlar.
2026’da gelişmeler nasıl olacak? İlginç; Devlet Bahçeli dedi, 15 Temmuz 2016 süreciyle benzerdi. Türkiye’ye de böyle müdahalede bulunmuşlar. Yani “Tayyip Erdoğan’ı da böyle kaçıracaktı” demek istedi. Maduro’yu nasıl götürdülerse öyle götürecekler.
Maduro da, Tayyip Erdoğan’ın iyi bir dostuydu. AKP’nin de dostuydu ama şimdi sahip bile çıkmıyorlar. Yani ne duruma geldikleri açık. CHP biraz eleştirince AKP’liler hemen saldırıya geçtiler. “Boş konuşma” dediler. Bir-iki söz söyledi diye, devlet siyaseti nasıl yürütülür, bilmemekle suçladılar CHP Genel Başkanı’nı.
Ulus devlet sisteminin geldiği nokta bu
Şimdi bir gözdağı aslında ve bir de olacakların işareti. Sadece blöf değildir, gözdağı değildir. Bazıları bunu Trump’ın kişiliğine bağlıyor; hayır, öyle değil yani. Trump’tan önceki yönetim zamanında yapılanlara da bakalım. Ukrayna Savaşı’nı o yönetim çıkardı. Ukrayna Savaşı bundan çok mu farklıydı? Şimdi Çin, Rusya karşı çıktıklarını söylüyorlar ama zamanında niye önleyemediler? ABD’nin Ukrayna Savaşı’nı çıkartması ve Avrupa üzerinde bu kadar etkinlik geliştirmesine niye zemin oldular? Putin yönetimi niye zemin oldu? Bunu böyle doğru değerlendirmek, doğru anlamak lazım.
Rusya çıkardı deniliyor. Rusya çıkarmadı. Evet, Rusya ile Ukrayna savaşıyor gibi göründü, Rusya da başlatıyor gibi göründü de, onları o duruma getiren başka bir güç vardı. ABD’nin şeyleriyle oldu bütün bunlar. ABD yönetiminin gizliden, alttan yürüttüğü politikalarla, pratiklerle gelişti.
Yani kısaca, çöküş dönemi kapitalizminin ve ulus devlet sisteminin geldiği nokta bu. Artık hukuk, kanun, adalet ne içte ne de dışta var. “Sola karşıyım” diyor Trump, Avrupa’daki Nazi gelişmeleri, faşist şeyleri desteklediğini söylüyor. Gelişme diyorlar, gelişme falan yok ki! Hakimdir. Ne düzeyde hakim olunduğunu ortaya koyuyor. Bu duruma geldi dünya. Ve kimse karşı çıkamıyor. Öyle bir hale geldi.
Bu bakımdan her şey söylenebilir kapitalist sistem için. ABD’nin bu yaptığı, kovboy kapitalizminin saldırganlığı. Zaten insanlığı yıllarca o kültürle biraz şekillendirmeye çalıştılar. Şimdi politik askeri boyutunu yürütüyorlar. İşin bir yanı bu.
Niye alternatifini geliştiremedi sosyalist güçler?
Fakat diğer yanı; niye bu hale geldi bu dünya? Niye önlenemedi? Alternatifi geliştirecek olan sosyalistlerdi. Bu kadar mücadele ettiler. Hem de çok cesur, çok kahramanca mücadelelerdi. Kazandıklarını da sandılar. Fakat sonuçta gelinen nokta, Venezuela’da ortaya çıkan noktadır. Bu duruma kapitalist modernite sistemi, onun ulus devleti gelirken bunu niye engelleyemedi, niye alternatifini geliştiremedi sosyalist güçler? Bu açıdan da bakmak lazım. Bu bizim için ciddi özeleştiri konusu. Yani alternatif pratiğin, sosyalist pratiğin, eleştirel, özeleştirel sorgulanmasını gerektiren bir konu.
Buradan baktığımızda şunu görüyoruz. Önder Apo dedi, “ulus devletçi sosyalizm yenilgiye, demokratik toplum sosyalizmi zafere götürür”. Ulus devletçi sosyalizmin geldiği nokta bu. Şu çıkıyor ortaya: Kapitalist modernite sisteminin yöntem ve araçlarıyla kapitalizme karşı mücadele edemezsin. Etsen de başarı kazanamazsın. Pratikte kazanmış görünsen bile o başarıyı devam ettiremezsin. Ettirilemedi işte. Yüz yıldır dünyada yaşanan bu. Rusya gibi bir yerde başarı kazandığını sandı, dünyanın her tarafına yayıldığını sandı ama ulus devlet paradigmasından kopamadığı için kazandıklarını da kaybedebilirler. Ya ABD gibi güçlerin Venezuela’da olduğu gibi saldırılarıyla kaybettiler ya da teslim olarak yeniden işbirlikçiliğe giderek, birçok büyük savaşlar vererek zafer kazandığını iddia eden ulus devletler, teslimiyeti seçtiler, ondan sonra işbirlikçiliği seçtiler. 20. yüzyılda savaş verip ulus devlet olanların durumuna şimdi bakalım.
Yani yöntem ve araçlar önemli. Yöntem ve araç amaçla uyumlu olmalı. Kapitalist modernitenin yöntem ve aracıyla sosyalizm inşa edilemez. Ulus devlet aracıyla sosyalist olunamaz. Ulus devlet sosyalizmi olmaz. Eğer reel sosyalizm çözüldüyse, koskoca Sovyetler Birliği çöktüyse gerçekten Sovyetler Birliği olmadı, Devletler Birliği oldu da çöktü. Devletler Birliği olmasaydı, Komünler Birliği olsaydı, Sovyetler Birliği olsaydı, topluma dayansaydı çökmezdi. Ama iktidar ve devlete dayananın akıbeti çöker.
Çökmedi ki, biçim değiştirdi. Var olanlar yaşıyorlar. Onun bir devamı gibi oldu. Demek ki çok farkı yokmuş. Bunu çok iyi görmek lazım. Bu bakımdan son derece anlamlı, öğretici. Herkes ders çıkarmalı. Özellikle sosyalist güçler, antikapitalist güçler… Sadece ABD karşıtlığı değil, gerçek antikapitalist güçler hem kapitalizmi hem de onun alternatifi olarak demokratik sosyalizmi, demokratik sosyalist moderniteyi doğru anlamalı. Onun yöntem ve araçlarını doğru bilince çıkarmalılar ve o temelde mücadele etmeyi bilmeliler.
Bu bizim açımızdan son derece öğretici. Önder Apo’nun ortaya koyduğu düşüncelerin, yeni değerlendirmelerin bir türlü doğrulanması oluyor. Bütün bunlar ulus devletle ne yapılacağını, ulus devletin ne duruma düşeceğini gösteriyor. O halde bütün sosyalist, demokratik, devrimci güçleri bu gerçeklerden ders çıkarmaya ve kendini yenilemeye, değişimi, dönüşümü gerçekleştirmeye, antikapitalist mücadeleyi doğru anlayıp birlikte yürütmeye çağırıyorum.
İran’daki olaylar jin jiyan azadî devriminin bir devamıdır
Latin Amerika ya da Amerika özelinde Venezuela bir örnek. Orta Doğu’da da İran bir örnek. İnsan şunu söyleyebilir: Bu olaylar bir Jin, Jiyan, Azadî devriminin devamıdır. Öyle görmemiz ve anlamamız gerekli. Doğru anlayış bu olur. Yani toplumsal devrim sürüyor, devam ediyor. Baskı, zulüm uygulandı. Fakat önünü alamadı, engelleyemedi. Diğer yandan Jin, Jiyan, Azadî devrimi, kadın öncülüğünde gelişen, kadınların ve gençlerin serhildanıydı. Bazı bölgelerde oluşmuştu. Edinilen bilgilere göre esnaf katılıyor, İran’ın bütün kentlerine yayılmış durumda. Hemen hemen bütün toplumsal kesimler yer alıyor.
İran toplumunda esnafın şeyi önemli, ticaret çok etkili toplumsal ve ekonomik yaşamda. Dolayısıyla yani esnaf kesiminin böyle bir şeye kalkması, artık yaşanamaz görmesi ve yeni bir yönetim araması çok çok daha ciddi bir durum İran açısından.
‘Dış güçlerin oyunu’ yaftalaması çok ucuz bir yaklaşımdır
Bu, gerçekten de İran toplumunun tutumudur. Biz Jin, Jiyan, Azadî serhildanları olurken de, İranlı yöneticilerin bakış açılarını, değerlendirmelerini doğru bulmadığımızı söyledik. Hemen dış güçlerin oyunu, bilmem dış düşmanın oyunu, şunun oyunu diyorlar. Yani İran’da en ücra köşedeki kadının, gencin, esnafın, memurun hemen Amerika’yla, İsrail’le, şununla bununla ne alakası var? Bunları hemen dış güçlerin oyunu diye yaftalamak, tanımlamak çok ucuz bir yaklaşım. Yanlış bir yaklaşım. Tamamen İran toplumunun insanlarının ortaya çıkardığı bir durum. Böyle değerlendirilirse doğru anlaşılmış, yaklaşılmış olur.
Hepsi böyle değil ama böyle yaklaşanlar var. Zaten görünen devlet yönetiminde farklı yaklaşımlar da gözüküyor. Şiddet uygulayanlar var. “Çözelim” diyor Cumhurbaşkanı mesela. “Bizim de sorumluluğumuz var diyor, diyalogla çözelim” diyor. Diğer yandan ayrım yapanlar da var. Kürtlerin üzerine sert geliyorlar. Gözlenen o.
Şunu da söyleyelim: Yeterince bilgimiz yok. Bilgi çok çıkmıyor, sınırlı bilgi çıkıyor. Bildiklerimiz ne kadar doğru, yeterli; o da değerlendirme konusu ama bildiğimiz kadarıyla değerlendiriyoruz. Bu çerçevede Kürtlere dönük de daha sert, baskıcı bir tutum var. Kürt karşıtı bir yaklaşım var. En azından Kürdistan’daki devletin böyle olduğu görülüyor.
İran daha iyi bir yönetim isteyen kendi toplumuyla gurur duymalı
Biz ne diyelim bu durumda? “İsrail’in oyunu”, “Amerika’nın oyunu” diyerek hiç altından kalkılamaz. Bu toplum ne istiyor? Kulak kabartmalı yöneticiler, dinlemeliler. Ona göre bir yaklaşım göstermeliler. Kendilerinden istiyor, kendi toplumlarıdır. Bilinçli, iradeliler. Daha iyi bir yaşam ve yönetim istiyorlar. Böyle bir toplumdan insan gurur duyar. Bunun üzerine şiddetle, baskıyla gitmez. Niye bilinçlisiniz, örgütlüsünüz, niye istekte bulunuyorsunuz denmez. Genci böyle yapıyorsa, kadını böyle yapıyorsa, işçisi, memuru, esnafı böyle yapıyorsa bu toplumdan gurur duyulabilir. İran toplumu böyle bir toplum. İran toplumu, Orta Doğu’nun en bilinçli, demokratik eylemliliği en çok geliştirebilen toplumu.
Şimdi 2025’in sonu 2026’nın başında yeni bir serhildan dalgası gelişti. Herkes kendine göre değerlendiriyor. ABD de bir şey açıklıyor, İsrail de açıklıyor, başka devletler de açıklıyor. Onların açıklamalarına bakıp da bu halkın tutumu değerlendirilemez. Onları doğru anlamak, doğru yaklaşmak gerekli.
Bu yönetim tarzıyla İran yönetilemez artık
Ben şunu söyleyebilirim: İran yönetimi eğer gerçekten doğru yaklaşır, anlamaya çalışır, toplumla diyalog kurar ve toplumun istekleri doğrultusunda bir demokratikleşmeyi, değişimi, dönüşümü öngörürse, bu dış güçlerin baskısını da ortadan kaldırabilir. Ama öyle yapmaz da “bunlar dış güçlerin oyunudur, ajanıdır” der, baskı ve şiddetle yok etmek isterse görünen o ki 2026 yılının başından itibaren bu durmaz ve İran giderek bu durumun derinleştiği bir şeyi yaşayacak. Bu yaklaşım, baskıcı ve mevcut tekçi, merkezi, demokratik olmayan yönetim tarzıyla İran yönetilemez artık.
Zaten bu kadar büyük eyalet yönetimlerini daha güçlü hale getirebilirler, var olanları daha iyi işletebilirler, yerel yönetimleri daha güçlendirebilirler. Mesela kendisini değişime uğratabilir, bunun temeli var. Fakat baskıcı, kendi düşüncesinden, inancından başka inancı doğru bulmayan bir anlayış ve baskı sistemi var. Böyle olmamalı.
Diğer yandan Kürtler açısından da, mesela en büyük Kürt örgütlenmesi PJAK, 15 yıldır, 2011’den beri ateşkes yürütüyor. Çok tutarlı. Bu kadar baskıya rağmen sabırla bu şeyi sürdürüyor. Başka şeyler de çok geliştirmediler. Aslında İran’da çatışmalar olurken, iç çelişkiler artarken bundan faydalanıp da silahlı şeyi artırmadılar. Bunu görmesi lazım.
Böyle bir politik tutum varken, bunu görüp anlamayıp da şiddetle üzerine gitmek, bombayı topunun içine atmak demek oluyor. Bu tehlikeli, net ifade edebilirim. Öyle kesinlikle olmamalı, öyle yaklaşmamalı. Tam tersine diğer parçalarda, Kürt sorununun çözümü yönünde adımlar atılıyor, demokratik birlik, siyasi çözüm yönünde, Türkiye’de Önder Apo’nun geliştirdiği süreçler var. Bu, İran’da çok daha iyi geliştirilebilirdi. Sorunları dinlense, uzlaşma aransa İran’daki Kürt toplumuyla siyasi çözümün önü daha çok açılabilirdi. Aslında biz de bu temelde rol oynayabilirdik. Bunu zaman zaman da ortaya koyduk. Fakat şimdiye kadar herhangi bir gelişme olmadı.
Sonuç itibarıyla, topluma dönük baskı, şiddetle yönelim, mevcut yönetim açısından kendi ayağına sıkmak olur. Öyle yapmak yerine, başta Kürtler olmak üzere toplumların, halkların, kadınların talepleri nedir; onu dinleyen, ona göre siyasi, demokratik çözümler arayan bir yaklaşım, İran’ı bu zor durumdan çıkarır. Çıkarma yönünde gelişme sağlar. Bizim görüşümüz bu, çağrımız da bu temelde.
Bu anlamda İran’ın geleceğini bu eylemler, demokratik eylemler ve onların talepleri belirleyecek. Bunu herkes bilmeli.
Fransa Paris Katliamını aydınlatmayarak sürecin önünü tıkıyor
Öncelikle Sara, Rojbîn ve Ronahî yoldaşları, yine Evîn, Mîr Perwer ve Abdurrahman yoldaşları saygı, sevgi ve minnetle anıyorum. Esas öncelikli olan 9 Ocak 2013 katliamıydı. Bunun sorumluları belli aslında. Fransa’nın Cumhurbaşkanı da açıkça adresi gösterdi. Olaydan sonra Türkiye’nin yöneticileri telaş içerisinde tutumlarını ortaya koydular. Yapan yakalandı ve nasıl ortadan kaldırıldığı biliniyor. Öldürüldü, yok edildi. Fransa’nın bunu “devlet şeyidir” diyerek şimdiye kadar 13 yıl sürdürmesi, gerçekten de çok çıkarcı, çok antidemokratik, Kürt karşıtı bir durumdu yani. Bunun altını böyle çizmemiz lazım.
9 Ocak katliamı açığa çıkartılsaydı, daha sonraki katliam kesinlikle olmayacaktı. Şimdi de bu katliamlar açığa çıkartılsa, Fransa böyle bir şey geliştirse, bu Türkiye’deki Barış ve Demokratik Toplum Sürecinin gelişmesi ve başarıya gitmesine hizmet edecek. Çünkü bunun başarısı geçmişle yüzleşmeye bağlı. Bu yüzleşmelerden çok önemlilerinden birisi Paris katliamıdır. Fakat Fransa devleti şimdiye kadar yapmadı. Yani Türkiye’de demokratikleşmeden yana değil, Kürt sorununun Türkiye’de çözümünden yana değil. Onun önünü tıkıyor bu katliamları aydınlatmayarak. Yapanları açıkça ifade edip ortaya koymayarak, gizleyerek kesinlikle sürecin önünü kapatıyor, tıkıyor. Bunun net ifade edilmesi lazım. Böyle bilmeliyiz de.
Fransa devleti Kürtlerle değişik yerlerde ilişkileniyor, “Kürt politikası oluşturuyorum” diyor. Gerçek bir Kürt politikası oluşturacaksa, bu Paris katliamını çözmekle başlayacak. Onu yapmadıkça yaklaşımlarının hepsi yine de çıkarcı ve menfaatçi yaklaşımlar olacak. Kürt toplumu da bunu biliyor.
Paris katliamına karşı mücadele Kürt varlığını küreselleştirdi
13 yıldır Avrupa’da halkımız, Kürt kadınları, dostları gençlik bu katliamı aydınlatmak için büyük mücadele verdiler. Paris katliamına karşı yürütülen mücadele Kürt varlığını ve özgürlüğünü küreselleştirdi, dünyaya yaydı, önemli gelişmeler yarattı. Büyük bir çabayla, cesaretle, fedakarlıkla bu mücadele yürütüldü. İşte 13. yıl dönümünde de işte ayakta Avrupa’daki Kürtler, kadınlar ve dostları. Lanetliyorlar, protesto ediyorlar, eylemler geliştiriyorlar. Ben bu eyleme katılanları da, Paris katliamının aydınlatılması için Sara ve yoldaşlarına sahip çıkarak eylem yapan herkesi selamlıyorum, başarılar diliyorum.
Kadın katliamları bir savaş durumudur
2016’da Silopî’de katledilen Sêvê, Pakize ve Fatma yoldaşları da sevgi ve minnetle anıyorum. Gerçekten, öz yönetim direnişleri büyük bir direnişti. Kararlılıkla mücadele ettiler, öncü mücadele yürütüyorlardı. Fakat katledilmeleri Paris katliamına benzer bir katliamdır. Son derece bilinçli, planlı, yani silahsız insanları katletme biçiminde oldu. Bu 3 kadın yurtseverin, devrimcinin katledilmesi kesinlikle böyle.
Bu bakımdan Paris ve Silopî’deki katliamlar;
Bir: Mevcut TC devletinin şimdiye kadarki zihniyet ve siyasetinin nasıl Kürt karşıtı düşman olduğunu ortaya koyuyor.
İki: Kadın karşıtı, kadın düşmanı olduğunu ortaya koyuyor.
İşte çeşitli araştırma kurumları 2025 yılı kadın katliam bilançosunu açıkladı. 420 kadın katledilmiş erkekler tarafından. Bayağı böyle taammüden cinayet işlemek! 508 kadın da şaibeyle öldürülmüş. Çeşitli gerekçeler şey ediyorlar ama aslında tam nasıl olduğu belli değildir. Ve bu bir savaş durumudur. Türkiye’deki mevcut zihniyet ve siyasetin kadın yaklaşımının ne olduğunu ortaya koyuyor aslında. Bunu görmemiz lazım. Bu bakımdan da yani Silopî’deki katliam da kadın katliamı, Paris’teki katliam da kadın katliamı. Kadınların mevcut Türkiye’deki zihniyet ve siyaset tarafından neden hedeflendiği açığa çıkıyor. Kürt karşıtı, kadın düşmanı. Bu zihniyet ve siyaset tehlikeli yani. Bunun kesinlikle giderilmesi gerekli.
Barış umudu öz yönetim direnişleri sayesinde oldu
Sonuç olarak şunu söyleyeyim: Öz yönetim direnişleri büyük direnişlerdir. 10. yıl dönümüdür, 10 yıldır değerlendiriyoruz. 10 yıldır ayakta kalıyor ve yürüyorsak, aslında o direnişlerin sayesindedir. Bugün barış ve demokratik toplum süreci diye bir süreç varsa, barış umudu varsa, demokrasi umudu varsa, özgürlük umudu varsa; bunlar o direnişlerin sayesinde oldu. Bu direnişçilerin sayesinde oldu. Bunu böyle bilmeyip kabul etmeden bu direniş kahramanlarını doğru anlamak, anmak, sahiplenmek mümkün olmaz. Bunu herkes bilmeli. Böyle değerlendirmeli ve bu temelde de sahip çıkmalı.
Ben bir kere daha bu üç kadın devrimci şahsında tüm o dönemin öz yönetim direnişleri şehitlerini saygı ve minnetle anıyorum. Amaçlarını başarma sözümü yineliyorum.
Berfîn Nûrhaq gerçekleşmiş bir kişilikti
Geçtiğimiz dönemde şehadeti açıklanan Berfîn Nûrhaq’ın kişiliği, yaşamı, devrimciliği gerçekten de tanındı; Önderlik eğitiminden, gençlik sürecinden, gerilladaki değişik dört parça Kürdistan’daki mücadele duruşuna, cesaretine, fedakarlığına kadar. Bunlar oldukça önemliydi, anlamlıydı.
Ben de Berfîn yoldaşı tanıyan, birçok alanda birlikte çalışan birisi oldum. Birçok arkadaş değerlendirdi. Gerçekleşmiş bir kişilikti. Özgür kadın militanlığı, özgür yaşam, öncü yaşam olarak gerçekleşmiş bir kişilikti. Ruh, duygu, düşünce, davranış, cesaret, fedakarlık, özveri, dayanışma, yoldaşlık anlamında kendisini eğitmiş, şekillendirmiş bir kişilikti.
Her şeyden önce yoldaşlık… Davaya inanç, özgürlük, kadın özgürlük çizgisine, Önder Apo’nun düşüncelerine bağlılık… En ileri düzeyde şekillenen, gerçekleşen ve bunu hiç zorlanmadan ya da aksatmadan, olumsuzluğa götürmeden, pratiğe olduğu gibi başarıyla geçiren bir kişilik…
Bu anlamda çok şey öğretti hepimize. Çok arkadaş eğitti. Berfîn arkadaşı tanıyan herkes ondan özgür yaşam gerçeğini, Önderlik gerçeğini gördü, anladı. Özgür kadının öncülüğünü, kadın özgürlük çizgisinin insanı özgür kılan, şekillendiren gerçeğini gördü. Yani eğitti, çok şey aldı. Berfîn yoldaş da büyük bir özveriyle çaba harcadı, güç verdi, destek verdi. En zor ortamlarda cesaret ve fedakarlık timsali oldu. Yemedi yedirdi, içmedi içirdi. Bir de gerçekten her zaman pozitif oldu, moralli, çözümleyici oldu. Zorlukları, acıyı bal eylemek deniliyor ya, tatlıya dönüştürebildi. Öyle öfkeyle, tepkiyle karşılaşma durumunu en aza indirdi. Yendi öfkelerini, tepkilerini. Hep böyle örnek bir kişi oldu. Bu özelliklerini arkadaşlar ortaya koydular. Çok ekleyecek, söyleyecek bir şey olmadı. Bizimki sadece bir anma oluyor. Bu temelinde Berfîn Nûrhaq yoldaşı ve şahsında bütün şehitlerimizi sevgi ve minnetle anıyorum.
Musa Anterlerin bıraktığı boşluğu doldurdu
Basını tartışıyorduk, anlamaya çalışıyorduk biz de. Basın neyi yaşıyor, ne yaşanıyor, sorunları neler… Böyle tartışmalar yürüttüğümüz bir süreçte şehit düştü. “Basının emektar, devrimci çınarı” diye tanımlandı Hüseyin Aykol. Gerçekten de önemli. Anlamlı oldu yaşamı, katılımı. Çok olmasa da tanıma şansını elde ettim ben Hüseyin Aykol yoldaşı da. Mesleği gereği her yere gidiyordu, gerillaya da geldiği zamanlar oldu. Bir süreçte karşılaştık; bir gün ya da iki gün müydü? Bazı çalışmalar yapma, basına dair biraz da sohbet etme, tanıma imkanı buldum. Oldukça bilinçli, yoğun, tutarlı bir kişilikti, sakindi. Hem haberciliğe, basın işine dört elle sarılır denir ya, öyleydi. Ama bunu öyle sadece gazeteci olarak değil bir devrimci olarak yapıyordu, sosyalist olarak yapıyordu. İnanarak yapıyordu yani. Bilinçle, inançla, ruhunu katıyordu. Bunu herkes söyledi, tanıyanlar söylüyorlar, kaç gündür değerlendiriyorlar. Onlar daha fazla tanıyorlar. Bize çok söz söylemek düşmez.
Özgür Basın çalışmalarına çok büyük emek verdi. Musa Anterlerin bıraktığı boşluğu doldurdu. Her türlü baskı ortamında direnme yolunu seçti ve direnişi herkese gösterdi, öncülük etti. Yani bir Türkiyeli sosyalist olarak Kürt özgürlük mücadelesine büyük katkılar sundu. Kürt özgürlük mücadelesiyle Türkiye demokratik sosyalizminin nasıl bir ve bütün olduğunu kişiliğinde somutlaştırdı.
Amaçlarını başarmak boynumuzun borcu
Örnek alınacak bir kişilik. Şu an herkesin bir şey öğreneceği bir kişilik. Bunu rahatlıkla insan söyleyebilir. Oldukça tutarlı ve mücadeleci oldu. O kadar hapislerde yattı o kadar ama asla bir milim gerilemedi. Daha fazla mücadele etti. Büyük emeği geçti, katkısı geçti, oluştu. Türkiye toplumunun onun sol sosyalist demokratik güçleriyle Kürt halkının, özgürlükçü güçlerinin Kürt halkıyla birleşmesi, kaynaşmasının sembollerinden birisi oldu. Bu anlamda Türkiye toplumunun devrimcilerinin, sosyalistlerinin de Hüseyin Aykol yoldaştan öğreneceği şey çoktur.
Kürt halkı, kadınları, gençleri, Kürt Özgürlük Hareketi zaten sahiplenmeyi yapıyor. Daha çok sahip çıkacak. Anısını yaşatma, amacını başarmak çerçevesinde. Çok değerli emekçi bir propagandacıydı, devrimciydi, sosyalistti. Büyük emeği geçti. Bize düşen doğru anlamak, amaçlarını başarmak için mücadele etmektir.
Bu temelde saygı ve minnetle anıyorum, yakınlarını, sevenlerinin acısını paylaşıyorum. Hüseyin Aykol’un anısını yaşatma, amaçlarını başarmak boynumuzun borcudur. O borcu ödemek için tüm gücümüzle sonuna kadar çalışacağız diyorum.
Kaynak: ANF









