Ümit Akçay, muhalefetin ekonomik krizin kendiliğinden iktidarı değiştireceği tezine şerh koyuyor: Ekonomik sorunlar nedeniyle iktidarın kendiliğinden ilk seçimde gideceği, o nedenle aktif muhalefet yapmanın gereksiz olduğu savunuluyor. Bu yaklaşım, hem ekonomik hem siyaseten yanlış
M. Ender Öndeş
Ekonomi açısından Kovid-19 salgınıyla başlayan süreç, aynı zamanda bir teorik kurgulamalar dönemi oldu. Yalnızca tuhaf komplo teorileri değil, son bir yılda kapitalist sistemin geleceği üzerine hemen hepsi ‘artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak’ klişesiyle başlayan çok sayıda ‘onarıcı’ projeye de maruz kaldık. Türkiye ayağında ise her şey fazlasıyla AKP’nin gidişine bağlanmış durumda. İktisatçı Ümit Akçay ile söyleşimizin ikinci bölümünde ekonomik kriz ve iktidar değişimi beklentisini konuştuk.
Türkiye’ye doğru gelirsek; siz 2019’un sonunda ‘otoriter konsolidasyon’un kapılarının aralandığını, muhalefet böyle giderse 2020-2023 sürecinin yapısal krize rağmen tamamlanabileceğini belirtmiştiniz. 2021’in başında durumu nasıl görüyorsunuz?
Otoriter konsolidasyon kavramını 2018 sonrasını tasvir etmek için kullanıyorum. Basitçe şunu kast ediyorum: Farklı sermaye fraksiyonları, bürokrasi ve siyasi elitten oluşan üç ayaklı iktidar bloğunun 2018 sonrası tek gündemi, kurdukları yeni rejimi tahkim etmek, kalıcılaştırmak. 2018’de rejim değişikliği sonrasında döviz krizi gelince, muhalefet çevrelerinde hemen 2001 krizinin hafızası canlandı ve mevcut iktidarın artık çok uzun ömürlü olmayacağı tespiti yapıldı. O andan itibaren ‘erken seçim geldi, geliyor’ diye savunanların sayısı arttı. Ekonomik sorunlar nedeniyle iktidarın kendiliğinden ilk seçimde gideceği, o nedenle aktif muhalefet yapmanın gereksiz olduğu, hatta bunun kutuplaştırmayı artırarak iktidarı güçlendirebileceği savunuldu. Bu yaklaşım, hem ekonomik olarak hem siyaseten yanlış. Ekonomik olarak yanlış olmasının nedeni, Türkiye’de 2001 krizine neden olan sorunlar ile şimdikilerin farklı olması. En basitinden şunu söylemeliyim: Bir gecede yaşanan büyük bir çöküş, ancak 2001’de mevcut olan sabit kur sisteminde yaşanabilir. Şimdi hem çöküş hem de etkileri zamana yayılabiliyor. Bu iktidar açısından büyük bir avantaj. Az önce işaret ettiğim siyaseten de hatalı, zira iktidar 2018’den bu yana yaptıklarını güçsüz olduğu için ya da gündem değiştirmek için değil, iktidarını tahkim etmek için yaptı. Bundan sonra da böyle sürecek.
2021’in özellikle ilk altı ayının özel bir konjonktür olacağını düşünüyorum. İktidar önümüzdeki dönemde ortaya çıkabilecek ekonomik ve siyasi itirazları çok daha sert bir şekilde bastırmayı deneyecek. Yüzde 30’lar civarında bir işsizlik var. Üstüne üstlük, gelirsiz kalan bu insanlar bir yandan da hayat pahalılığı altında eziliyor. Dahası, iktidarın takip ettiği mevcut ekonomi politikası, kısa dönemde kredi genişlemesini engellemeye yönelik. Yani durgunluk sürecek. Bu ortamda iktidar önümüzdeki dönemi sertliğin dozunu giderek artırarak geçirmenin hesabını yapıyor olabilir.
İktidarın bu otoriter konsolidasyon girişimi, (i) iktidar bloğu içindeki uyumun sürdürülmesi ve (ii) otoriter emek rejiminin devamı yanında, (iii) muhalefetin sürekli aynı hataları yapması neticesinde sonuç alabilir. 6 Kasım sonrasında ekonomi yönetimindeki ‘U-dönüşü’, yeni rejimin tahkimatının ilk koşulu sağlamaya yönelikti: İktidar, kendi gündemini büyük sermayenin gündemi ile uyumlandırdı. Faiz artışı sonrasında gelen döviz ile ödemeler dengesi krizinin ucundan dönüldü. İkinci koşulu düşünürsek, 2015’teki ‘metal fırtına’ sonrası ilk kez korona kaynaklı sorunların ağırlaşması ile işçi hareketleri kısmen canlandı. Ancak iktidar her olayda gördüğümüz gibi emek hareketini sertlikle bastırma yoluna gidiyor. Son olarak, HDP’nin kriminelleştirilmesi yanına CHP’nin de eklenmesi, iktidarın temel stratejisi olarak şekilleniyor. Muhalefette de ‘yerli/milli’ çizgiyi desteklemek yoluyla bir muhalefet bloğunun ortaya çıkmasını engellemek, iktidarın en önemli amacı. Zira milliyetçi ve muhafazakâr temaları ne zaman gündeme getirseler, muhalefeti bölebiliyorlar. İktidar bunu yapmayı becerebildikçe, mevcut oy erimesine rağmen 2023 seçimlerini alabileceğini düşünüyor, ki bu mümkün.
Siz öteden beri kapitalizmle demokrasi arasında yapısal bir ilişki olmadığı fikrini ısrarla savunuyorsunuz. Türkiye muhalefeti de ekonomik krizlerin derinleşmesinin demokrasi yokluğundan kaynaklandığı konusunda ısrarlı… Ne düşünüyorsunuz?
Şunu tespit edelim: Bugün bildiğimiz anlamdaki demokrasi, kapitalizm sayesinde değil, ona rağmen gelişti. Dolayısıyla, demokrasi, kapitalizm için olası tek yönetim biçimi değil. Zaten dünyaya baktığımızda bunu görüyoruz. Eğer demokrasi ile kapitalizm arasında otomatik bir ilişki olsaydı, işimiz kolay olurdu. Ancak böyle bir şey söz konusu değil. Muhalefette yaygın olan tehlikeli bir eğilim var: Demokrasiyi, yabancı sermaye gelsin, yatırım yapsın diye talep etmek. Bu korkunç bir ekonomik indirgemecilik. Eşit, özgür ve insan onuruna yakışır bir şekilde bir arada yaşamak için değil de sermaye gelsin diye demokrasi istemek, nasıl bir akıl tutulmasıdır, anlamak mümkün değil.
Bu arada, Türkiye muhalefetinin önemli bölümü, kapitalist dünyanın da Türkiye’nin otoriter ortamından rahatsız olduğu ve eninde sonunda müdahil olacağı fikrini -resmen söylemese de- koruyor. Oysa yerel despotlara hareket alanı yaratan günümüzün kaosunda kimse kimseden öyle kolay vazgeçmiyor gibi. Dışsal faktörlerin Türkiye’de iktidar değişikliğini zorlayacağını düşünüyor musunuz?
Bu da, bir önceki yanıtta bahsettiğim ‘ekonomik indirgemecilik’ türünün bir sonucu. Bu yaklaşıma göre eğer kapitalizm ile demokrasi bir arada gidecekse, demokrasiden uzaklaşan rejimler piyasalar tarafından cezalandırılır. Dolayısıyla, çok da endişelenmeye gerek yok. Bir yazımda ‘kaderci liberalizm’ olarak adlandırmıştım bu yaklaşımı. Bu yaklaşımın pek çok sorunlu yanı var ama en temel sorunu, muhalefeti pasifize eden, bir izleyici konumuna iten bir konformizm yaratması.
Ancak bu, sorunuzda işaret ettiğiniz dışsal faktörlerin önemsiz olduğu anlamına gelmiyor. Örneğin,1990’larda özellikle Doğu Avrupa’daki ülkelerin AB’ye katılması gündeme geldiğinde, dış etkenlerin demokratikleşmede önemli olabileceği fikri yayınlaşmıştı. Bu görüşe göre, liberal kural temelli sistemlere coğrafi yakınlığı olan ülkelerde iktidarlar için ‘otoriter’ olmanın maliyeti artacağından, bu ülkelerdeki siyasi elitler demokratik kurumlara daha sadık olacaktır. Ancak geçtiğimiz 30 yıl sonunda Doğu Avrupa’daki piyasa reformları eşliğinde demokrasinin konsolidasyonu hikâyesi tam tersine döndü. Piyasa reformları yapıldı, hatta bu ülkelerin bazıları AB üyesi de oldu. Ancak milliyetçi-muhafazakâr sağ iktidarlar, Polonya ve Macaristan’da hukuk devletinin, basın özgürlüğünün ya da kadın haklarının altını oymayı sürdürüyor. Türkiye’ye dönersek, ABD’deki iktidar değişiminin havayı değiştireceği görüşü muhalefet çevrelerinde yaygın. Açıkçası bu tip kolaycı açıklamaları ihtiyatla karşılamak gerektiğini düşünüyorum. Vitrinde bazı değişimler olabilir, ancak Türkiye’deki iktidar bloğunun mevcut bileşimi, olası bir demokratikleşme sürecine açık değil.
Fakat öte yandan, dünyanın, dolu cezaevlerinden değilse de ekonominin yürütülüşündeki keyfilikten rahatsız olduğu iddiası var. Bu daha ciddi bir şey. Farklı çevreler de IMF-DB anlaşmaları olsa böyle ‘adrese teslim’ yandaş ihalelerinin yapılamayacağını belirterek üstü kapalı IMF övgüsü yapıyor. Ne dersiniz?
Geçtiğimiz hafta IMF, Türkiye ile ilgili son değerlendirmesini yayınladı. İktidarın 6 Kasım sonrasındaki ‘U-dönüşüne’ tam destek var. Bunun yanında, sözünü ettiğiniz konularda, özellikle kamu-özel işbirliği projelerinin yürütülmesi ve Varlık Fonu konularında şeffaf bir bilgi akışının olması gerektiği eleştirileri yapılmış. IMF’nin vurguları, bu tip bütçe dışı alanların kamu bütçesine getirebileceği olası yüklerle ilgileniyor. İhalelerin kimin aldığı, almadığı ile ilgilenmiyor. İktidarın yeni bir IMF anlaşması yapıp yapmayacağı, küresel finansal koşullarla ilgili. Örneğin 2019 yılında, küresel ekonomik koşullar 2018’in bir tekrarı olsaydı, AKP yönetimi büyük ihtimalle bir IMF anlaşması yapmaktan kaçınamayacaktı. Oysa 2019’un Ocak ayında ABD merkez bankası Fed’in para politikasında yaptığı değişiklik ile faiz indirimine gitmesi, Türkiye’ye muazzam bir imkân açtı. Hatta otoriter konsolidasyon girişimi bu sayede hayata geçebildi. Kısa vadede, bir IMF programının Türkiye’nin gündemine gelmesi için yakıcı bir neden göremiyorum. Ancak olası bir IMF programı, bizi işlemediğini bildiğimiz bir programa geri götürür, o kadar.
Buradan, bir örnek olarak, şu CHP’nin ‘kamulaştırma’ vaadine gelmek istiyorum. Biliyorsunuz Kılıçdaroğlu, ‘5’li çete’ olarak bilinen yandaş şirketlerin yatırımlarına el koyacaklarını söyledi. Bütünlüklü olmayan, halkın nefret ögesi olan birkaç şirketi hedef alan bir hamle, palyatif değil mi?
Bu konuda ‘ne kadar ileri gidebilirlerse o kadar iyi’ diye düşünüyorum. Kapsamlı bir kamulaştırma, programatik olarak CHP’nin tercihi zaten değil. O nedenle sistem değişikliğinden söz etmek uygun olmaz. Ama olası bir iktidar değişiminde, yeni gelen yönetim ister istemez kamuya büyük yük oluşturan bu kamu-özel işbirliği projelerinden kurtulmak isteyecek. Bu kamulaştırma ile mi olur, başka bir yöntemle mi olur bilemiyorum. Ancak söz konusu olan bir alternatif ekonomi programı ya da yeni bir model değil, onu biliyoruz.
Bir de iktidara yönelik olarak (Damat üzerinden) ‘iş bilmezlik’ eleştirisi var. Sorun buradan mı kaynaklanıyor? Toplumsal bir harekete denk düşmeyen bir seçim zaferi ve ‘iyi iktisatçılar’ gerçek bir dönüşüm yaratabilir mi?
Bu ‘iş bilmezlik’ söylemi, muhalefet açısından işlevsel. Şunu demek istiyorlar: ‘Çok da fazla bir şeyi değiştirmeye gerek yok. İyi iktisatçılar geldiğinde mesele çözülecek’. Keşke konu bu kadar basit olsaydı ama değil. En iyi iktisatçılardan oluşan bir teknokrat kabine dahi kursanız, bu teknokratlar siyaset ile yüzleştiğinde, farklı kesimlerinin çıkarları söz konusu olacak, bu durumda da ekonomik olarak güçlü kesimlerin çıkarları ve bu kesimler arasındaki mücadele, iktidarın ekonomi politikasını şekillendirecektir. 2013 sonrası ekonomi yönetiminin çizdiği zikzaklar, görevdekilerin ekonomiyi bilmediklerinden değil, farklı sermaye fraksiyonları arasındaki çelişkilerin yönetilmesinin 2013 sonrasında zorlaşması nedeniyle ortaya çıkıyor. Bir de konunun şöyle bir boyutu var: Az önce konuştuğumuz gibi, dünyada işlerin yolunda gitmediği, mevcut ekonomi politikaları ile devam edilmemesi gerektiği gibi konular gündemdeyken, Türkiye’deki muhalefetin geniş kesimlerinin AKP’nin 2002-2007 arasında uyguladığı politikalara dönüşü savunması bir akıl tutulması olsa gerek. BİTTİ
Ekonominin demokratikleştirilmesi
Sonuçta muhalefet ne yaparsa bu gidişatın önü kesilir? Sol bir program hangi temeller üzerine kurulabilir? Schwab’ın kulaklarını çınlatalım isterseniz, muhalefete bir ‘reset’ atsak ve yeni yönergeleri siz yazsanız, en temel maddeler hangileri olurdu?
Burada belki iki düzeyde yanıt verebilirim. İlk olarak muhalefetin iktidarın otoriter konsolidasyon girişimini durdurup durduramayacağı konusuna değineyim. Mevcut şartlar altında bir iktidar değişimi, iktidarın HDP’yi marjinalleştirme stratejisi karşısında muhalefetin nasıl davranacaklarını bağlı olarak şekillenecek. 2019’daki yerel seçimlerdeki gibi esnek bir seçim birlikteliğinin 2023 seçimlerinde gösterilip gösterilemeyeceği, temel konu olacak. Ancak muhalefet, iktidarın otoriter konsolidasyon girişimini durdurabilse bile, bu Türkiye’nin demokratikleşmesi anlamına gelmeyecek. Hukuk devletinin tesisi, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün garanti altına alınması, basın özgürlüğünün tesisi ve hatta anadilde eğitim ve kültürel hakların tanınması gibi konular bir şekilde aşılsa dahi, ekonomi alanı demokratikleştirilmeden gerçekleşecek siyasi demokrasi adımları, çoğu zaman siyasi demokrasinin de kısa süre sonra elden gitmesi ile sonuçlanıyor.
Sorunuzun ikinci kısmı ise güncel bir sol programın hangi temelleri olması gerektiği ile ilgili. Bu konu her dönemde önemli ancak özellikle 2008 krizi sonrasında bu tartışma daha da yakıcı hale geldi. 2019’da Büyük Britanya’da İşçi Partisi, Brexit gibi özel bir gündemin gölgesinde gidilen seçimleri kaybetti. Ancak seçim vaatlerinin önemli bir kısmı, bugün herhangi bir sol program tartışması için bir taslak metni olarak görülebilir. Eğitim, sağlık, ulaştırma, barınma ve finans gibi temel hizmetlerin kamu tarafından karşılanması, üretimin yararlılık ve kullanım değeri öncelikli olarak örgütlenmesi gibi unsurlar, başlangıç olarak çok önemli. Bunun yanında, bu tip bir toplumsal dönüşüm programının, mutlaka sosyo-ekolojik dönüşümü dikkate alarak şekillendirilmesi şart.