Bu yazının amacı Epstein dosyalarının ortaya serdiği bu gerçeği, bu tarihsel derinlik ve teorik çerçeve ışığında bir otopsiye tabi tutmaktır. İnceleyeceğimiz olay, hukukun, etiğin ve politik toplumsallığın çözüldüğü, bu çözülmenin ise medyatik bir gösteriye dönüştürülerek normalleştirildiği bir terminal aşamadır
Nimet Sevim
30 Ocak 2026 tarihi, modern siyasetin bütün retoriğinin çöktüğü andır. O gün kamuoyuna açıklanan Jeffrey Epstein dosyaları, kapitalist modernitenin son aşamasında devlet-iktidar ilişkisinin nasıl işlediğine dair dehşet verici bir röntgen sunmaktadır. Dosyalar, bir finans oligarşisinin küresel düzeyde nasıl insan ticareti yaptığını, hukuk sistemini içeriden nasıl kontrol ettiğini ve mağdurları sistematik olarak nasıl yok saydığını gözler önüne sermiştir.
Epstein vakasıyla su yüzeyine çıkan gerçeklik bildiğimiz devlet, egemenlik ve iktidar biçimlerini aşan yepyeni bir karakter taşımaktadır. Yaşam, ölümden önce sistematik olarak tüketilmekte; insan bedeni bir metaya, bir siyasal sermaye biriktirme aracına dönüştürülmektedir. Ve daha vahim boyutu ise, küresel ağlarla sızdığı ve kuşattığı toplumların varlık koşularını hedef almasıdır. Kuşatmaya alınan her toplumda, varlığı ayakta tutan ve onu yaşatan normları yıkmakta, geri dönüşümü olmayan bir yok oluş sürecine sürüklemektedir. “Lanetlenmiş kavimler” çağından lanetlenmiş insanlık çağına geçtik. Bu çağ, kastik katil sistemin çıplak egemenlik çağıdır.
Bu çağa damgasını vuran siyasal rejimi anlamak için onu tarihsel bir vakumda değil, derin bir sosyolojik süreklilik içinde okumak gerekir. Abdullah Öcalan’ın “kastik toplumsal katil sistem” tespiti, burada kritik bir yol haritası sunar. Epstein’ın adası, binlerce yıllık bir tahakküm ve tüketim mantığının günümüzdeki kristalize hali ve bu sistemin özüdür.
Bu yazının amacı Epstein dosyalarının ortaya serdiği bu gerçeği, bu tarihsel derinlik ve teorik çerçeve ışığında bir otopsiye tabi tutmaktır. İnceleyeceğimiz olay, hukukun, etiğin ve politik toplumsallığın çözüldüğü, bu çözülmenin ise medyatik bir gösteriye dönüştürülerek normalleştirildiği bir terminal aşamadır.
Rojava’ya yönelik saldırlar ve işgal girişimi, Suriye, Ukrayna, Gazze, İran başta olmak üzere dünyanın birçok yerinde yaşanan çatışma ve saldırılar, hukukun tümden askıya alınması, devlet ve iktidarın “kimin tüketileceğine” karar verdiği tek bir yapının farklı tezahürleridir. Artık “kral” veya “diktatör” gibi kişiselleştirilmiş iktidar figürlerini aşan, anonimleşmiş ve totalleşmiş bir yapıyla karşı karşıyayız. Donald Trump’ın söylem ve eylemleri, bu anonim yapının pervasız yüzünü teşhir eden somut bir semboldür.
İddiamız şudur: Yaşadığımız, basit bir ahlaki erozyon değil, siyasal olanın kendisinin “yamyamlık” olarak yeniden tanımlandığı epistemolojik bir kopuştur. Ve bu kopuştan çıkış, ancak bu kastik-yok etme mantığının tamamen dışında, özgürlükçü ve komünal ilkeler üzerine kurulu yeni bir toplumsallık tahayyülüyle mümkün olabilir.
Nekropolitikadan nekropolitik yamyamlığa
Modern iktidarın işleyişini çözümlemek, onun yaşam ve ölümle kurduğu ilişkinin haritasını çıkarmayı gerektirir. Michel Foucault’a göre, on sekizinci yüzyıldan itibaren iktidar, yaşamı yönetme sanatına dönüşmüştür ve bunu “biyopolitika” ile tanımlamıştır. Artık iktidar, öldürme hakkından çok yaşatma ya da ölüme terk etme mantığıyla işlemektedir. Ancak Achille Mbembe, bu analizin Avrupa merkezli olduğunu ve sömürgecilik, kölelik, modern savaş hallerinin yarattığı “ölüm dünyalarını” açıklamakta yetersiz kaldığını iddia eder.
Mbembe’ye göre modern egemenliğin özü, biyopolitikadan çok nekropolitikadadır. Nekropolitikayı, “kimin yaşayıp kimin öleceğine karar verme yetkisi” olarak tanımlar. Bu güç, kendini üç temel düzlemde gösterir. Birincisi, sömürge plantasyonlarından toplama kamplarına, işgal altındaki topraklardan günümüz mülteci kamplarına kadar uzanan, normal hukuk kurallarının askıya alındığı coğrafyalardır. Buna “ölüm dünyaları” demektedir. İkincisi, bu dünyalarda yaşayanların statüsüdür. Biyolojik olarak canlı, ancak politik, sosyal ve hukuki olarak ölü sayılan “yaşayan ölülerdir.” Üçüncüsü ise egemenliğin yeniden tanımlanmasıdır. İktidar artık yalnızca yaşamı yönetmez; asıl olarak ölümü üretir, organize eder ve dağıtır.
Bu “ölüm politikası” analizi, yaşadığımız çağa damgasını vuran iktidar işleyişini bir yere kadar izah ediyor. Fakat nerdeyse her gün dışa vuran yeni semptomlar ve özelikle Epstein vakasıyla deşifre edilen küresel ağ, iktidar işleyişini daha derinlikli ele almayı gerektirir. Çünkü burada sadece öldürme veya ölüme terk etme değil, aktif ve sistematik bir tüketme söz konusudur. Ölüm, bu tüketim sürecinin nihai ve en ucuz aracıdır belki, ama asıl sermaye, bedenlerin yaşarken sömürülmesi, metalaştırılması ve ağlar arasında dolaşıma sokulmasından elde edilmektedir.
Tüketim süreci çok katmanlıdır ve en görünür boyutu ise cinsel tüketimdir. Örneğin 11 ile 17 yaş arasındaki kızlar, sistematik olarak toplanmış, eğitilmiş ve elit erkeklere sunulmuştur. Epstein’ın 577 milyon dolarlık serveti, hedge fon yöneticiliğinden ziyade, bu beden ticareti ağının sağladığı dokunulmazlık, siyasi koruma ve elit bağlantılarla büyümüştür. Bedenler üzerinden sermaye biriktirilmiş, iktidar ağları kurulmuştur. Finans oligarşisi, siyasi iktidar, akademik prestij ve medya gücü bu ağda buluşmuş ve bedenlerin tüketimi üzerinden birbirine bağlanmıştır.
Giorgio Agamben’in “çıplak hayat” (bare life) kavramı, bedenleri tüketilen mağdurların statüsünü anlamak için hayati önemdedir. Agamben’e göre modern egemenlik, insanı politik haklarından ve toplumsal kimliğinden soyup, sadece biyolojik varlık olarak bırakır; onu homo sacer (kutsal insan) statüsüne indirger. Homo sacer, antik Roma hukukunda öldürülebilir ama kurban edilemez insan kategorisidir. Bu statüdeki bireyin, öldürülmesi cinayet sayılmaz, çünkü hukuk tarafından korunmaz, sadece araçsallaştırılır. Toplama kampları bu mantığın hüküm sürdüğü yerlerdir. İşte Epstein’ın Little St. James adası, tam da Agamben’in “istisna hali” dediği, normal hukuk kurallarının askıya alındığı ve bu “çıplak hayatın” hüküm sürdüğü çağdaş bir toplama kampıdır. Bu tür mekânlarda yaşayanlar, biyolojik olarak nefes alıp veren, ancak politik, sosyal ve hukuki anlamda çoktan ölmüş sayılan varlıklardır.
İşte tam da bu noktada, nekropolitikayı tamamlayan ve onu aşan yeni bir tanımlamaya ihtiyaç doğar. Epstein vakasına benzer yüzlerce örnek var. Kastlar ve etrafında oluşan norm dışı iktidar ağları, küreselden yerele sarmadığı tek bir alan bile kalmamış gibidir. Toplumlar, görünmez toplama kamplarında kaderlerine rıza gösteren cansız, duygusuz ve tepkisiz varlıklara dönüştürülmektedir. Yaşanan bu durumun kapsamı ve derinliği, “ölüme terk edilme” ve “öldürme” sistematiğini aşan niteliktedir. İnsanların yaşarken ölü statüsünde tutularak tüketilmesine; yaşamın kendisinin “ölüm dünyalarına” dönüştürülerek iktidar sermayesi haline getirilmesine ve küresel çapta örgütlenmiş olmasına “nekropolitik yamyamlık” diyebiliriz.
Nekropolitik yamyamlık, üç aşamalı bir mantıkla işler. İlk aşama, insanın -özellikle “öteki” kategorisine sokulanın- politik bir özneden, tüketilebilir bir kaynak statüsüne indirgenmesidir. İkinci aşama, bu kaynağın çok yönlü; cinsel (bedenin haz ve tahakküm aracı olarak kullanılması), ekonomik (sosyal bağların, itibarın ve dokunulmazlığın sermayeye çevrilmesi) ve sembolik (mağdurun kimliğinin, anısının ve hukuki statüsünün yok sayılması) olarak tüketimidir. Üçüncü ve nihai aşama ise, bu tüketim faaliyetinin, iktidar ağlarını (finans, siyaset, hukuk) birbirine bağlayan ve güçlendiren sistemik bir yeniden üretim mekanizmasına dönüşmesidir.
Nekropolitik yamyamlık, yaşamı ölüme hazırlama sürecinin kendisini, iktidarın temel birikim ve yeniden üretim dinamosu haline getirir. Bu, salt bir ölüm politikası değil, “yaşam-ölüm geçiş ekonomisi” olarak işleyen pervasız bir rejimin adıdır. En tehlikeli boyutu ise bu norm dışı iktidar işleyişinin artık norm devlet örtülerine ihtiyaç duymadan küresel hegemonyasını ilan etmiş olmasıdır.
Yamyamlık metaforu mu, gerçeklik mi?
Buradaki yamyamlık ifadesini kullanırken bilinçli bir seçim yapıyoruz. Bu sadece edebi bir abartma veya provokatif bir metafor değildir. Antropolojik literatür, yamyamlığı üç ana eksende sınıflandırır. Ritüel yamyamlık, ölülerin gücünü kazanma amacıyla yapılır. Hayatta kalma yamyamlığı, açlık ve kıtlık dönemlerinde biyolojik zorunluluktan kaynaklanır. Saldırgan yamyamlık ise düşmanı aşağılama ve egemenlik kurma aracıdır.
Nekropolitik yamyamlık bunların hiçbirine benzemeyen dördüncü bir kategoridir. Bu, sistemik, kurumsal, normalleşmiş ve gündelikleşmiş bir beden tüketimidir; fiziksel değil yapısaldır, ritüel değil idaridir, istisnai değil rutinleşmiştir. İnsanın ontolojik bütünlüğünün -bedeninin, ruhunun, geleceğinin- iktidar ağları tarafından çiğnenip hazmedilmesidir. Kapitalist modernite içinde iktidar, belirli beden kategorilerini -çocuk bedenleri, kadın bedenleri, göçmen bedenleri, yoksul bedenleri- tüketilebilir meta statüsüne indirger. Epstein ağı, işte bu tüketim sürecinin nasıl örgütlendiğinin bütün çıplaklığıyla belgelenmiş halidir.
Ancak yamyamlık ifadesi, toplumsal tahayyülde fiziksel tüketim imgesiyle o kadar güçlü kodlanmıştır ki, Epstein vakasına dair başka bir boyutla yüzleşmemiz gerekir. Resmi hiçbir belgede yer almayan, ancak özellikle alternatif medya ve sosyal ağlarda dolaşıma sokulan ”ilkel yamyamlık” ve “kan içme” gibi aşırı iddialar var. Bu iddiaların doğruluğu konusunda hiçbir kanıt yoktur. Ancak bu iddiaların neden bu kadar yaygın hale geldiğini anlamak, nekropolitik yamyamlık kavramının toplumsal tahayyüldeki işleyişi açısından son derece önemlidir.
Yamyamlık mitinin antropolojisi: Neden fiziksel tüketim imgesi?
İnsanlık tarihi boyunca yamyamlık, mutlak ötekiliğin, mutlak kötülüğün sembolü olarak işlev görmüştür. Avrupalı sömürgeciler, Amerika’daki yerli halkları “yamyam” olarak kodlayarak onları insanlık sınırlarının dışına itmiş ve böylece imhalarını meşrulaştırmıştır. Karayipler’in yerli halklarından Kariblerin (Kalinago) adı, İspanyolların “caníbal” (yamyam) sözcüğünü türetmesine kaynaklık etmiştir. Ancak tarihçi William Arens’in gösterdiği gibi, bu yamyam suçlamaları çoğunlukla gerçek gözlemlere değil, ötekini demonize etme ihtiyacına dayanıyordu.
Yamyamlık imgesi, siyasal tahayyülde de benzer bir işlev görmüştür. Jonathan Swift’in 1729 tarihli ünlü hicviyesi “A Modest Proposal” (Mütevazı Bir Öneri), İrlandalı yoksul çocukların İngiliz zenginleri tarafından yenilmesini önererek, sömürü ilişkilerinin en çıplak haliyle ifşa edilmesini amaçlamıştı. Swift, metaforik yamyamlığı kullanarak ekonomik sömürünün fiziksel yamyamlıktan daha az vahşi olmadığını gösteriyordu.
Epstein vakasına dair fiziksel yamyamlık ve kan içme iddialarının yaygınlaşması, toplumsal bilinçdışının sistemik yamyamlığı kavramakta zorlandığını gösteriyor. İnsan zihni, soyut ve karmaşık toplumsal ilişkileri anlamlandırmak için onları somut ve ikili karşıtlıklara çevirir. Epstein ağının işleyişi o kadar soyut, o kadar ağsal, o kadar çok katmanlıdır ki, kolektif tahayyül onu en somut imgeye, yani fiziksel tüketim ritüeline indirger. Bu indirgeme aynı zamanda bir başa çıkma mekanizmasıdır. Toplumlar, kriz anlarında bir günah keçisi yaratarak kolektif şiddeti o hedefe yönlendirir. Epstein etrafındaki yamyamlık mitleri, sistemik suçu bireyselleştirerek ve onu en aşırı biçimde kodlayarak toplumun öfkesini o noktada yoğunlaştırır. Bu bir yandan katarsis sağlar, ancak diğer yandan sistemin yapısını gizler. Epstein bir canavar olarak kodlanır, sistem ise dokunulmaz kalır.
Dahası, fiziksel yamyamlık iddiası, mağdurların travmasının da yanlış okunmasına yol açar. Çocuk istismarının yarattığı psikolojik hasar, fiziksel yamyamlık kadar, belki de daha fazla yıkıcıdır. Ancak toplumsal tahayyül, görünür fiziksel şiddeti kavramakta daha rahat olduğu için, görünmez psikolojik tahribatı küçümseme eğilimindedir. Bir çocuğun bedeninin cinsel meta olarak tüketilmesinin yarattığı travma, kimliğin, güvenin, ilişki kurma kapasitesinin köklü bir tahribidir. Bu, bedeni yemekle aynı kategoriye sokulamaz, ancak ontolojik yok oluş anlamında ondan daha derindir.
Asıl vurgu, kanıtsız spekülatif iddialarda değil, belgelenmiş, mahkeme kayıtlarında ve mağdur ifadelerinde yer alan yapısal tüketim süreçlerinde olmalıdır. Çünkü gerçek yamyamlık zaten oradadır, açıkça görünür haldedir; bedenlerin metalaştırılması, geleceklerin çalınması, travmaların kamusal alanda yeniden tüketilmesi. Bu, mitik bir ritüel değil, kapitalist modernitenin rutin işleyişidir.
Dolayısıyla nekropolitik yamyamlık kavramı, fiziksel yamyamlık mitlerinin ötesine geçerek, sistemin gerçek işleyişine odaklanmamızı sağlar. Yamyamlık burada, bedenin ağza alınması değil, sistemin metabolizmasına alınmasıdır. Ve bu metabolizma, Epstein’ın adasından çok daha geniş, çok daha derindir. Tarihsel köklerine inmeden, bu metabolizmanın nasıl kurulduğunu anlayamayız.
Nekropolitik yamyamlığın tarihsel genealojisi: Fiziksel tüketimden küresel tahakküme
Nekropolitik yamyamlığı salt modern bir patoloji olarak görmek, onun tarihsel dayanaklarını ve dolayısıyla yapısal gücünü hafife almak olur. Oysa bu olgunun izleri, ölüm ve beden üzerinden kurulan tahakkümün uzun tarihsel soy-kütüğüne dayanır. Uzun sürede tüketimin biçimi, meşruiyet zemini ve kurumsal derinliği değişse de aynı kalan şey öldürme eylemi değil; ötekinin bedeninin tüketilebilir ilan edilmesidir.
İnsanlık tarihinin erken evrelerinde avlanma pratiği, öldürme ve tüketimin en çıplak biçimini temsil eder. Orta Paleolitik döneme tarihlenen arkeolojik bulgular, insan toplulukları arasında zaman zaman yamyamlık pratiklerinin varlığına işaret eder. İspanya’daki Atapuerca buluntuları ya da Belçika’daki Goyet ve Fransa’daki Moula-Guercy gibi Neandertal yerleşimlerinde tespit edilen işlenmiş insan kemikleri, insan bedeninin kimi bağlamlarda hayvan bedeniyle aynı tekniklerle parçalandığını göstermektedir. Yapılan analizlerde, özellikle kadın ve çocukların hedef alındığı tespit edilmiştir. Genetik analizler ise mağdurların yerel topluluktan olmadığını, dışarıdan getirildiklerini kanıtlamıştır. Bu, bir grubun diğer grubu sistematik olarak avlaması, öldürmesi ve tüketmesidir.
Ancak bu aşamada öldürme henüz ayrıcalıklı bir yönetim tekniğine dönüşmemiştir. Avlanma, kolektif yaşamın devamı için zorunlu bir faaliyettir; fakat bu faaliyetin içinde, çok daha derin bir mantığın embriyonik izleri saklıdır. Ötekinin bedeni, belirli koşullarda meşru biçimde tüketilebilir. Bu embriyonik mantık, toplumsal sınırın nasıl çizildiğine dair bir ipucu verir. Av hayvandır ve yenebilir. Peki ne zaman insan da “yenebilir” ya da tüketilebilir ilan edilir? İşte tarihsel kırılma burada başlar. Çatışmalarda öteki topluluk üyeleri, hayvanlaştırma süreçleri üzerinden insan-olmayan konumuna itilir. Böylece öldürme, salt bir çatışma sonucu olmaktan çıkar; ontolojik bir statü indirgemesinin meşru kıldığı bir eyleme dönüşür. Henüz kurumsallaşmamış olsa da, kimin insan sayılacağına, kimin tüketilebilir bir beden olduğuna dair belirsiz ama işleyen bir sınır oluşur.
Avcı topluluklarda belirgin bir karakter kazanan bu tarz yamyamlık pratikleri, açlıktan ve hayatta kalma zorunluluğundan kaynaklanmamaktadır. Gruplar arası rekabetten, bölgesel çatışmalardan ve belki de en önemlisi, ötekinin bedenini tüketme yoluyla egemenlik kurma arzusundan kaynaklanmaktadır. Nekropolitik yamyamlığın ilk nüvelerini burada; önceden tasarlanmış ve örgütlenmiş saldırıların yıkıcı sonuçlarında; bedeni sadece öldürmek değil, yiyerek tüketmek pratiğinde görebiliriz.
Abdullah Öcalan’ın “kastik katil” kavramsallaştırması, bu tarihsel arkeolojiyi bütünlüklü görme olanağı sunar. “Katil”, bir insanı kasten ve hukuka aykırı biçimde öldüren kişidir. Metafor olarak ilk katil, egemenlik amacıyla öldürme eylemini gerçekleştiren avcı erkektir. Ancak bedeni öldürdükten sonra yiyerek tüketme, katil tanımlamasını aşan bir fiildir. İşte “kastik” kavramı tam da bu noktada devreye girer. “Kastik katil” kavramsallaştırması, “kast” sistemine dayanır. Kast, katil-avcı erkek topluluğunun değişmez ve dokunulmaz hiyerarşik bir yapıya dönüşmesini ifade eder. Ancak kavramın gücü, bu kurumsallaşmış tahakkümün nasıl işlediğini de açıklamasında yatar. Yunanca “yakmak, aşındırmak” anlamına gelen kaiein fiiliyle kurduğu mecazi bağ, kastik katilin toplumları içten çürüterek, görünmez bir şekilde aşındırarak yok eden niteliğini de vurgular.
Bu bağlamda kastik katil, sadece öldüren değil, öldürme yetkisini dokunulmaz bir kasta dönüştüren ve bu yetkiyle toplumu içten çürüterek tahakküm altına alan bir yapı olarak belirir. Kavramın kökleri bu anlamda avcı toplulukların egemenlik amaçlı yamyamlık pratiğine kadar uzanır; fakat avcının hiyerarşik olarak kastlaşması bu aşamada yoktur. Çünkü öldürme yetkisi kalıcı bir ayrıcalığa, kurumsal bir hiyerarşiye ve ideolojik meşruiyet aygıtına bağlanmış değildir. İlksel şiddet vardır; fakat şiddet tekelleşmemiştir. İnsan insanı yiyerek tüketebilir; ancak bunu sistematik bir egemenlik biçimine dönüştüren yapı henüz oluşmamıştır.
Şiddetin embriyonik mantığı yerleşik yaşamla birlikte yapısallaşmaktadır. Fiziksel yamyamlık istisnaileşirken, bedensel ve toplumsal tüketim derinleşecek; öldürme yetkisi ayrıcalığa dönüşerek kastik katilin tarihsel zeminini hazırlayacaktır. Avcı-toplayıcı evrede ortaya çıkan şiddetin niteliği de köklü biçimde değişecektir. Neolitik dönüşüm yalnızca tarımın başlaması değil; artı ürünün, mülkiyetin ve mekânsal sabitliğin ortaya çıkması demektir. Bu sabitlik, korunması gereken bir birikim yaratır. Koruma ise sınır çizmeyi, sınır ise dışlama ve saldırıyı gerektirir. Böylece öldürme, birikimi savunmanın ve genişletmenin aracı haline gelir.
Arkeolojik bulgular bu dönüşümü açık biçimde göstermektedir. Neolitik yerleşimlerde savunma hendekleri, toplu katliam izleri ve travmatik yaralanmaların arttığı iskeletler, şiddetin süreklileştiğine işaret eder. Almanya’daki Talheim çukuru ya da Avusturya’daki Asparn/Schletz buluntuları, sistematik biçimde öldürülmüş topluluklara dair güçlü kanıtlar sunar. Artık öldürme tekil bir olay değil, kolektif bir tasfiye pratiğidir.
Tam bu noktada tüketimin biçimi de değişir. İnsan bedeni artık doğrudan yenmez; zorla çalıştırılır, denetlenir. Savaş esirlerinin öldürülmek yerine köleleştirilmesi, yamyamlığın ortadan kalkması değil, daha rasyonel bir forma evrilmesidir. Ötekinin bedeni, bütün halinde sistemin içine çekilerek tüketilir. Bu, fiziksel yamyamlıktan yapısal yamyamlığa geçişin ilk belirgin adımıdır.
Bu dönüşümün merkezinde kadın bedeni yer alır. Yerleşiklikle birlikte soy takibi ve miras meselesi belirginleştiğinde, doğurganlık siyasal bir meseleye dönüşür. Kadın artık yalnızca topluluğun bir üyesi değil; artı ürünün ve mülkiyetin devamlılığını güvence altına alan bir beden olarak görülür. Kadın, hem üretimin hem yeniden üretimin taşıyıcısı olarak çifte tüketimin nesnesi haline gelir: Emek üretir, soy üretir ve her iki üretim de denetim altındadır. Tecavüz savaşın bir aracı olarak kullanılır; kadınlar ganimet olarak dağıtılır; doğurganlık politik bir sermayeye dönüşür. Antropolojik ve tarihsel veriler, bu dönemde kadınların kaçırılması, ganimet olarak alınması ve zorla evlendirilmesi pratiklerinin yaygınlaştığını göstermektedir. Mezopotamya’dan erken Hint-Avrupa toplumlarına kadar uzanan geniş bir coğrafyada, evlilik sözleşmeleri ve ataerkil soy düzeni kadının bedenini denetim altına alan hukuki formlar üretmiştir.
Burada kritik eşik şudur: öldürme ve tüketme artık rastlantısal değildir; belirli bir ayrıcalık alanı içinde düzenlenir. Savaş kararı, esirlerin kaderi, kadınların dağıtımı belirli bir otorite çevresinde toplanır. İşte kastik katilin yapısal formu burada ortaya çıkar. Öldürme yetkisi, topluluğun kolektif pratiği olmaktan çıkar; ayrıcalıklı bir konuma yerleşir
Devlet öncesi hiyerarşik yapılarda şeflik kurumunun güçlenmesi, bu ayrıcalığın kalıcılaşmasını sağlar. Şef ya da savaş lideri yalnızca askeri bir figür değil; ölüm ve yaşam üzerinde tasarruf yetkisini sembolize eden bir merkez haline gelir. İnsan kurban etme pratikleri, erken devlet oluşumlarında bu yetkinin kutsal bir çerçeveye oturtulduğunu gösterir. Orta Amerika uygarlıklarından Mezopotamya tapınak ekonomilerine kadar uzanan örnekler, ölümün kozmik düzenin bir parçası olarak meşrulaştırıldığını ortaya koyar. Böylece öldürme, ilksel çıplaklığını kaybetmez; fakat artık ideolojik bir örtü taşır.
Devlet, bu zeminde biçim kazanır; öldürme yetkisini tekelleştirir. Hukuk, vergi sistemi ve askeri örgütlenme, ölümün ve yaşamın merkezî bir otorite tarafından düzenlenmesini sağlar. İmparatorluk ekonomileri köle emeği üzerine yükselir; savaş yalnızca toprak genişletme değil, insan kaynağı elde etme aracıdır. Kadınlar başta olmak üzere Klan ve Kabileler avlanmaktadır. Sümer yazılı belgelerinde, kölelerin fiyatları, savaşta ele geçirilen kadınların dağıtımı, vergi toplama sistemleri ve cezalandırma yöntemleri ayrıntılı olarak kayıtlıdır. Devlet, organize şiddetin ve sistematik tüketimin yazılı ve hukuki çerçevesidir.
Feodal yapılarda da benzer bir mantık sürer. Toprak bağlılığı, serflik ve askeri yükümlülükler aracılığıyla beden mekâna sabitlenir ve üretim kapasitesi üzerinden emilir. Din ve soyluluk ideolojisi, bu tahakkümü ilahi düzenin parçası olarak sunar. Ölüm artık ağır vergiler, açlık ve zorunlu hizmet üzerinden yaşamın yavaş tüketimidir. Yamyamlık, en rasyonel biçimine kavuşur: beden yenmez, fakat yaşam boyu tüketilir.
Kapitalist modernite bu tarihsel çizgide yeni bir sıçrama yapmaz, derinleştirir ve soyutlaştırır. Kölelik yerini ücretli emeğe bırakırken, tüketim küresel ölçekte yaygınlaşır. Beden parçalanmaz; zamanı parçalanır. İnsan yaşamı saatlere, sözleşmelere ve borçlara bölünerek emilir. Sömürgecilik, köle ticareti ve sanayi üretimi, ölüm ile üretim arasındaki bağı küresel bir sisteme dönüştürür. Ulus-devlet, bu süreci yurttaşlık, kalkınma ve güvenlik söylemleriyle meşrulaştırır.
Abdullah Öcalan’ın vurguladığı gibi, kapitalizm 16. yüzyılda gökten inmemiş, kastik katil sistemin en gelişmiş ve küreselleşmiş hali olarak doğmuştur. 15. ile 17. yüzyıldaki cadı avları, kadın bedeninin devlet ve piyasa tarafından disipline edilmesi sürecidir. Yüz binlerce kadının yakılması, Neolitik’te başlayan kadın bedeninin metalaştırılmasının en vahşi biçimidir. “Ulus-devlet, uygarlık sistemi boyunca geliştirilmiş en şiddet yüklü örgütlenmedir.”
Bu noktada nekropolitik yamyamlık artık fiziksel tüketimden çok daha geniş bir anlam taşır: yaşam süresinin, emeğin, arzunun ve doğurganlığın sistematik biçimde emilmesi. İlksel avlanma pratiğinde görülen çıplak öldürme, tarihsel süreçte yerini daha sofistike, daha kurumsal ve daha görünmez bir tüketime bırakmıştır. Ancak mantık aynıdır: bazı bedenler tüketilebilir ilan edilir.
Orta paleotik çağın sessiz tanıklığında gördüğümüz gibi, avcı kulübünün en belirgin eylemi avlanma ve fiziksel yamyamlıktı. Bu, nekropolitik yamyamlığın lokal ve dolaysız halidir. İkinci aşama, Neolitik devrimle birlikte ortaya çıkar ve devletleşme süreciyle olgunlaşır. Burada yamyamlık içe yönelir, fakat daha geniş bir alana yayılarak örtük hale gelir. Artık bedenler fiziksel olarak yenmez, ancak tüketim ideoloji, hukuk, din ve bilim gibi meşrulaştırıcı örtülerle kapatılır. Sümer’den modern döneme kadar uzanan bu aşamada, sistem kendini gizler, şiddetini normalleştirir ve bunu toplumsal düzenin doğal işleyişi olarak sunar. Rahip kastından hukukçu elitlere, tapınaktan parlamentoya, kurban ritüellerinden sosyal sözleşmeye; tüm bu mekanizmalar, alttakilerin bedenlerinin ve emeklerinin tüketilmesini örtmek ve meşrulaştırmak için işler.
Üçüncü aşama ise, ulus-devletin meşruiyet araçlarının çöktüğü çağımızda belirmektedir. Teknolojik gelişmelerle birlikte daha sofistike hale gelen bu araçlar -medya, hukuk, demokrasi söylemi, insan hakları retoriği- Epstein vakasıyla birlikte işlevsizleşmiştir. Örtü düşmüştür. “Leviathan” zincirlerini koparmış, cehennemin kapıları ardına kadar açıktır; sınırsız bir sarmal içinde toplumsal yıkım üretmektedir. Şiddet, Paleolitik’teki çıplaklığına, yamyamlığa geri dönmüştür, ancak bu kez küresel ölçekte, dijital araçlarla ve hiçbir meşruiyet kaygısı taşımadan işlemektedir.
İkinci bölüm: Epstein ağı ve nekropolitik yamyamlığın işleyişi









