Sistem tek tip bireyler yetiştirir. Herkesin aynı sıradanlıkta olmasını hedefler. Farklı düşünen insan makbul değildir sistem için. Ailede, okulda da farklı değildir durum. Asık suratlı, kuru didaktizmin etkisindeki eğitim sistemi kişiyi sıradanlaştırmaya yöneliktir.
Kişiliğin oluşması da değişmesi de zordur. Çeşitli evrelerden geçerek, çeşitli etkenlerle yoğrularak oluşur. Davranış ve duruşumuz öz değişmeden kimi farklılıklar gösterebilir. Kimi zaman değişik kişilikler yansıttığını söylediğimiz biri aslında değişik kişilikler göstermiyordur. Bu durum, o kişinin değişik ruh halleridir aslında. İçinde bulunduğumuz durum, koşullar hep aynı değil ki hep aynı davranışlar beklensin bizden. Farkında olduğumuz ya da olmadığımız birçok neden ruhsallığımızı değiştiriverir. Eğer bunu bastırmamız bir zorunluluk değilse ruhsal durumumuzu tepki ve davranışlarımızla dışarıya da yansıtırız. Bu insanın en doğal halidir. Bu durum yazdıklarımıza da yansır haliyle. İçtenlik dediğimiz de budur aslında.
İrwin Ednan şöyle der: “Şiirin etkisi, şairin ruh halini ya da düşlerini ifade etmesinden ve bilincimizde uyardığı o özlü görüşten ileri gelmektedir. Bir hüzünlü an bir coşku ya da evrensel bir sevinç, şairin imbiğinden geçerek kağıt üzerinde bir dize olmaktan çıkar, yaşayan bir organizma haline gelir.”
***
Bazen bir ezgiyi, bir senfoniyi dinlerken bestecisi için, “ruhunda ne fırtınalar esmiş de yazmış bunu” deriz. Duygu ve düşüncelerin fizik formüllerinden daha zor olduğunu söylemeye bile gerek yok. Ancak ortaya çıkan yapıtın içeriğini ve biçimini de yaratıcısının o anki ruhsal gerçeğinin belirlediğini biliriz. Gerçekte kimi zaman bir sesin, bir kokunun sanatçıda birçok karışık ve belirsiz anları, duyguları uyandırmasıyla başlar yaratma işi. Sanatçının doğayla, toplumla ve kendisiyle çatışmasından ortaya çıkandır yapıt dediğimiz.
Aynı görüntü ve durum karşısında herkes aynı şeyi hissedemez, aynı etkiler, aynı tepkileri vermez her zaman. Herkes kendi gözü, kendi yüreğiyle görür ve algılar. Duygulanım da farklıdır çoğu zaman. Psikologlara göre, duyu yoluyla gelen uyarımlara karşı her birimiz kendimize göre tepkiler gösteririz.
***
Sanatçı da zaman içinde değişiklikler gösteren ruhsal durumunu yaratıcı güçleriyle birleştirerek yapıtına yansıtır. Her noktada, her dizede bir öfke, bir sevgi, bir umut, bir hüzün ya da bir coşku vardır. Hırçın ya da küskün olabilir. Sevinçleri ve acıları daha derindir. Öyle olmak zorundadır. Bu yüzden sanat sadece bilinç düzeyinde değil, insancılığımızın içinde bulunduğu yapımızdan gelen her türlü etkileşimin odaklaşabileceği yerde de vardır.
Nesnel gerçekliği bilincinde ve yüreğinde eriterek imgelere dönüştürür sanatçı. Bu yansıtma herhangi bir olağanüstü gücün etkisiyle olmadığı gibi durduk yerde oluşmaz kuşkusuz. Her şey bir etki ve tepki sorunudur nihayetinde.
Yaşamın ve toplumun nabız atışlarını duyumsayan sanatçı, bir birey olarak da kendi varlığının gerçekliği üzerinde kafa yormakta, kendi beniyle de cebelleşmektedir. Çevresinde olup bitene karşı taşıdığı duyarlılık, yaratıcılığın verdiği kimi sorunlarla birleşince özgünlük kazanır. Ve bu özgün oluş ne kadar belirginse o derece değerlidir. Sanat tarihsel süreci içinde pek çok anlayış ve kurgularla beslenerek bugüne geldi.
Günümüz sanatçısının önünde kendini özne sanan ama gerçekte nesneleşmiş insanın gerçek kimliğine kavuşturulması gibi bir görev de durmaktadır. Çünkü sanatçı, yaşanan gerçekliğin değişebilirliğine, daha güzel bir dünyanın mümkün olduğuna inanır ve ona vurgu yapar durmadan.
Sanatçı birey olarak toplum ve sistem tarafından dayatılmak istenen bu durumu kabullenmediği için tavır alır ve “aykırı” bir konuma düşer. Uyumsuzlukla suçlanır. Bundan rahatsızlık duyup uyum sağlama çabası içine girmesi sanatçı duyarlılığı açısından tehlike çanlarının çalması anlamına gelir.
Sanat, insanın doğayla, toplumla ve kendisiyle ilişkisinin özel ve tikel görünüşlerinin zenginliği ve çeşitliliği içinde estetiksel olanın zihinsel şekillenmesi olduğuna göre, kurulu düzene, sisteme yerleşmiş kalıp ve şablonları kırmak zorundadır.