Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın bir televizyon kanalındaki “Sıra Irak’a gelecek,” değerlendirmesi tepki topladı. Fidan, Türkiye’de ve bölgede uzun süredir farklı ve yeni gelişmeler kapsamında tartışılan Kürt sorununu bir kez daha “güvenlik” eksenine indirgeyen bir yaklaşım sergiledi.
Fidan, “Bu işin bir de Irak ayağı var.” ifadesiyle Şengal, Maxmur ve Kandil bölgelerini işaret ederek, sorunun askeri ve “güvenlik” odaklı bir çerçevede ele alınacağını belirtmekle kalmadı, aynı zamanda Suriye’de son bir ay içinde yaşananlardaki rollerini de ifade etmiş oldu. Haşdi Şabi ile birlikte bir operasyondan söz etmesi ise başka bir talihsizlik.
Bu sözlere Irak Hükümeti de tepki gösterdi.
Fidan’ın bu söylemi, adeta yaşananları yok sayıyor. Bu çözüm odaklı bir tutumdan ziyade, mevcut çatışmaları derinleştirecek yeni bir çözümsüzlük sinyali veriyor. Suriye deneyiminden, son bir ay içinde yaşananlardan ders çıkararak daha yapıcı bir politika izlemesi beklenirken, tehdit dilinin ön plana çıkması, bölgenin barış ihtiyacını göz ardı eden bir hata olarak değerlendirilebilir.
Eski paradigma çöktü
Bilindiği üzere Kürt sorunu, Türkiye’nin iç ve dış politikasında kritik bir yer tutuyor. Tarihsel olarak, bu sorun sadece “güvenlik” meselesi olarak görüldüğünden, şiddet sarmalı artmış ve toplumsal uzlaşı fırsatları kaçırılmıştır. Birçok ülke ile uzlaşma ve diplomatik yollarla çözüm çabası içinde olan Fidan’ın Kürtlere ilişkin açıklamaları, bu eski paradigmayı hatırlatmakla kalmıyor, canlandırıyor. Bu, ne içeride süren “barış ve çözüm süreci” ile ne de bölgedeki beklenti ve gelişmelerle uyumlu.
Irak’a yönelik “sıra gelecek” vurgusu, Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelerde yeni gerilimlere kapı aralıyor. Ayrıca Şengal ve Maxmur Kürt topluluklarının sembolik ve stratejik öneme sahip yaşam alanları. Kandil ise içerideki yasal ve hukuki düzenlemelerle çözüme kavuşturulacak bir alan.
Buralara ilişkin askeri müdahale sinyali vermek, çözümü değil, çatışma çağrışımları yapıyor. Ayrıca, Irak hükümetiyle Türkiye’nin ilişkilerini zedeleyebileceği gibi, IKBY ile de ciddi sorunlar yaratacaktır. Bölgesel aktörleri de karşı karşıya getirebilir. Hatırlanacağı üzere, benzer yaklaşımlar geçmişte Türkiye-Irak sınırında çatışmaları tırmandırmış, sivil kayıplara yol açmıştı.
HTŞ meşru, SDG güvenlik sorunu!
Suriye bağlamında ise Fidan’ın tutumu çelişkili görünüyor. Suriye’de Arap Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) gibi gruplarla ilişki kurmayı meşru gören bir politika izlenirken, Kürt gruplarına yönelik tehdit dili kullanılmasında ısrar ise dikkat çekici. HTŞ, eski cihatçı unsurları bünyesinde barındıran bir yapı olmasına karşın, Türkiye’nin bu grupla diplomatik ve operasyonel bağlar geliştirmesi, olağan bir yaklaşım olarak sunuluyor.
Ancak sıra Kürtlere gelince farklı tutum gösteriliyor. “Bu işin bir de Irak ayağı var” sözleri, Kürtleri tek taraflı bir tehdit unsuru olarak konumlandırıyor. Bu ayrımcılık, Türkiye’nin bölgesel politikasında tutarsızlık yaratıyor ve Kürt toplumunda güvensizliği artırıyor.
Tehdit diliyle sorun çözme yaklaşımının sonuçları, tarihsel örneklerle sabit. 1990’lar ve 2000’lerdeki benzer söylemler, çatışmaları yoğunlaştırmış, komşu ülkelerle gerilimlere neden olmuştu. Buna rağmen, Kürtler söz konusu olduğunda bu dilin ısrarla kullanılması, anlaşılır değil.
Çözüm süreçleri, diyalog ve müzakere
Çözüm süreçleri, diyalog ve müzakereyle ilerlemiştir. 2013-2015 arası çözüm süreci, kısa süreli olsa da şiddeti azalttığını göstermişti. Bugün, çatışma yok ve ölümler yaşanmıyor. 15 aylık barış ve çözüm süreci TBMM Komisyonunun ortak raporuyla geliştirilip, sonuca vardırılmalı. Tehdit yerine demokratik reformlar ve bölgesel işbirliği vurgulanmalı.
Ayrıca bölgenin genel konjonktürü de bu yaklaşımı sorgulatıyor. ABD’nin İran sınırlarına dayandığı, askeri tahkimatı artırdığı ve savaş filolarını Körfez’e yığdığı bir dönemde, Ortadoğu’da gerilim zirvedeyken yapıcı politikalara ihtiyaç daha da yakıcı. Olası İran-ABD-İsrail çatışması, Irak ve Suriye’yi doğrudan etkileyecektir. Bu ortamda, bölge halklarıyla barış ve demokratik hukuk normları daha da kritik hale geliyor.
Türkiye, Kürt sorunu üzerinden yeni cepheler açmak yerine, Irak ve Suriye’deki Kürt aktörlerle diyalog kanallarını güçlendirmeli. Örneğin, Rojava ile sınır olan kapıları açmak hem Türkiye’nin güvenliğini hem karşılıklı güveni artırır hem de bölgesel istikrara katkı sağlar.
SDG ile ilişkiler için adım atılmalı
Ayrıca, Suriye’deki Kürt oluşumları ile ilişkilerde diyalog şart. Ankara, ‘güvenlik’ kaygılarını Kürtler üzerinden kurgulamaktan çıkmalıdır. Kaygılar, HTŞ gibi eski cihatçı gruplara gösterilen toleransla çelişmemeli. Bir yandan cihatçı unsurlarla muhataplık ve müttefiklik geliştirilirken, diğer yandan milyonlarca Kürt yurttaşın ve bölgede milyonlarla ifade edilen Kürtlerin tehdit gibi gösterilmesi, anlaşılır bir durum değil. Bölge barışı için, tüm aktörlerle eşit mesafeli bir diplomasi benimsenmeli.
Sonuç olarak, Fidan’ın söylemi, çözümsüzlüğü derinleştiriyor. Bundan vazgeçilmeli Tehdit dili, çözümü değil, şiddeti ve çatışmayı akıllara getiriyor. Oysa Türkiye ve bölge, barışa ve çözüme ihtiyaç duyuyor.









