Savaşın getirdiği zorunlu izolasyon ile şahit olduğu katliamların psikolojisini etkilediğini söyleyen gazeteci Nadia, ‘Keşke halkımı hem mollalardan hem de işgalcilerden kaçırabilsem’ dedi
İran yeni yıla rejime karşı özgürlük talebiyle sokaklarda girdi. Sayısı netleştirilemeyen ancak on binlerin katledildiği eylemlerin ardından ise ABD ve İsrail’in saldırılarıyla birlikte tüm bölgeyi etkileyen bir savaş başladı. İran’da yaşadığı için adı Nadia olarak değiştirilen kadın gazeteci, mücadelelerin ve savaşın kendisini nasıl etkilediğini anlattı. Nadia’nın gönderdiği notların bir kısmı şöyle:
“En son ne zaman iyi olduğumu dahi hatırlamıyorum ama direniyorum. Doğduğum andan itibaren bu rejimle mücadele ediyorum. Kadın doğmak başlı başına bir mücadele gerekçesi, bir de Kürt ve gazeteciysen mücadelen giderek büyüyor.
Bugüne kadar İran’da yaşanan her olaya bir gazeteci gözüyle baktım ama artık bakamadığımı fark ediyorum.12 yıldır gazetecilik yapıyorum, İran’daki birçok eyleme, katliama tanıklık ettim. Her seferinde kendime tekrarladım, ‘Sen gazetecisin, şu anda düşemezsin, halkının, halklarının sesini duyurman gerekiyor’ ama artık bu sözler sadece ağzımdan çıkıyor, bir karşılığı yok.
‘Evin’deki hücreme benzetiyorum artık evi’
Savaş, direniş, katliamlar halkı etkilediği kadar beni de bizi de etkiliyor. Kendimizi sadece izleyici noktasında tutamıyoruz. Savaştan önce hep hareket halindeydik, bu yüzden maruz kaldığımız trajedilerin farkında değildim. Birçok kişinin de böyle hissettiğini düşünüyorum. Şimdi internet yok, her zaman VPN alacak param yok. Dışarı ise çıkamıyorum bu yüzden kendimle kaldım. Bugüne kadar üzerine düşünmediğim ne varsa üzerime üzerime geliyor. İlk günlerde iyiydim aslında bunların gideceğini ve halkın demokratik bir yönetim kuracağına inandırmıştım kendimi ama günler geçtikçe travmalar ortaya çıkmaya başladı. Günlerdir sadece ağlıyorum, evin içinde dolanıyorum, Evin’deki hücreme benzetiyorum artık evi. İçimden bir şey yapmak gelmiyor, tavanı izliyorum, bazen bütün gün yataktan çıkmıyorum. İçimdeki boşluk beni günden güne kemiriyor. Sanki artık içimde sadece o varmış gibi.
‘Keşke halkımı hem mollalardan hem de işgalcilerden kaçırabilsem’
Fotoğraflarını çektiğim cesetler, hikayesini yazdığım kadınlar gözümün önünden gitmiyor. Bugüne kadar çalışırken gördüğüm şeylerin beni bu kadar etkilediğini bilmiyordum. Dışarıdayken sürekli başka eylemler olduğu için herhalde farkında değildim. Bir eylemin etkisi bitmeden başka eylemler olduğunu için ne kadar etkilendiğimi görmedim bugüne kadar. Jina Emînî’nin ölümden sonra Rojhilat’ta çektiğim cesetler savaştan önce sadece mesleki bir şey artık öyle değil. Kafası parçalanmış, organları olmayan cesetler, gözaltına alınırken bana ağlayan gözlerle bakan insanlar hep gözümün önünde. Onlardan kaçsam savaştan önceki eylemlerde ölenler geliyor. Onlardan kaçabilsem, 2014’te yanımda ölen eylemci arkadaşlarım geliyor. Evin’deki işkenceciler gözümün önünde. Kendi evimde bir korku filmi yaşıyorum gibiyim. Nasıl hayatta kalabileceğimi bilmiyorum.
Sanırım duygularım mantığımı yeniyor. Bazen düşünüyorum keşke halkımı hem mollalardan hem de işgalcilerden kaçırabilsem. Keşke onları saçlarımda, göğsümde saklayabilsem. Keşke her kalbi kırık annenin gözyaşı yerine benim yaşlarım aksa. Artık mesleki kriterlerimi hatırlamıyorum, dışarıdan bir göz olarak bakamıyorum yaşananlara. Sanırım ruhsal bir çöküntü yaşıyorum.
‘Binlerce kişiyi birkaç saat içinde öldürdüler’
Rejimin eylemlere en sert müdahalesi 8-9 Ocak’ta oldu, binlerce kişiyi birkaç saat içinde öldürdüler. Üst üste yığılmış binlerce ceset gördüm. Yüzlerine bakmamaya çalışıyordum ki aklımda yer edinmesinler. Ama başka insanlar vardı her birinin yüzüne tek tek bakıyorlardı. Sevdiklerini arıyorlardı, binlerce ceset arasında sevdiklerinin bedenlerini bulmak zorunda kaldıkları o geceler ve günler her an aklımda. Hayatlarımızı, hayallerimizi, acılarımızı bile bizden çaldılar. Yas tutmaya vakitleri yoktu, sevdiklerinin cesetlerini bulanlar, cesetler için verecekleri parayı düşünmeye başlıyordu. Çocuklarımızın, eşlerimizin, anne ve babalarımızın cesetlerini bize para ile sattılar. Şimdi bunların ölümüne üzülmüyorum. Halk da üzülmüyor. Bunların gideceği zamanı bekledik hep ve hala bekliyoruz.
‘Birçok arkadaşımın ve akrabamın yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyorum’
VPN alabilmek için uzun zamandır biriktirdiğim paramı harcadım. İnternete bağlanınca manzaranın ne kadar korkunç olduğunu gördüm. İnternetim savaştan önce kesilmişti o yüzden Tahran eylemlerinin ne kadar korkunç olduğunu bilmiyordum onu da öğrendim. Birçok arkadaşımın ve akrabamın yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyorum. Amcam mesaj atmış bir hafta önce, ‘sokağımız bombalanıyor’ diye. Aradım ulaşamadım, adını ölenler listesinde arattım ama bulamadım. Yaşayıp yaşamadığını bilmiyorum.
Mesajını gördüğümde çok acı var birazını paylaşsak fena olmaz deyişin geldi aklıma. Acımı ve sesimi duyurun. Bana okumam için attığın haberi gördüm. ‘Biz anlatmak için hayattayız’ demişti Virdar. Uzun bir süre bu cümle kafamda dolandı. Hayatta mıyım gerçekten? Nefes almak hayatta olmak demek mi? İçimden bir şey yapmak gelmiyor.
‘Tekrar sokağa çıkıp haber takip edeceğim günleri bekliyorum’
Yaşamaktan utanç duyuyorum, eylemleri takip ederken de öyle düşünürdüm bazen ama artık öyle düşünmüyorum öyle hissediyorum. Yine de direniyorum. Notlar tutuyorum, hayat, ‘normale’ dönerse üzerine yazarım diye. Tekrar sokağa çıkıp haber takip edeceğim günleri bekliyorum. Halkımın isyan ettiği değil kutlama yaptığı günleri fotoğraflayacağım zamanlar için yaşıyorum.
Zihnimde başka yerlerde olduğumu düşünüyorum ama sonra bu hayaller bir bomba sesiyle bölünüyor. Aklımda tek soru acaba bir gün benim ve halkımın yaşadığı her şeyin hesabı sorulur mu?
‘Bayram coşkusu çok eski bir hikaye gibi geliyor artık’
Geçen seneyi hatırlıyorum, bu zamanlarda Newroz bayramı öncesi caddeler, sokaklar doluydu. Herkesi bayram telaşı sarmıştı, herkes dışarıda bir şeyler alıyor ya da sadece yürüyordu. Şimdi o kahkahalar yok, pazarlıklar yok, kalabalık yok. Ölümün sisi çökmüş İran’ın üzerine. Bayram coşkusu çok eski bir hikaye gibi geliyor artık bana. Hala sokaklarda gezen tek tük insanlar var ama yüzlerinde hayata dair bir şey yok. Herkesin yüzü asık, soluk ve korku içinde. Patlamaların, ölümün ve yaşamın arasında sıkışmışız. Ölüm ve yaşam arasındaki araftayız sanki. ”
Haber: Berivan Kutlu \ MA









