‘Beyin kanaması’ denildiğinde, kafaya ciddi bir darbe almamışsanız eğer, ilk akla gelen sebeplerden biri yüksek tansiyondur. Tıp konusunda özel bilgimiz olduğundan değil ama eşten dosttan duyduğumuz kadarıyla böyledir. Kan, atardamar duvarlarına yüklendikçe çığırından çıkıyor her şey sanırım. Ya da tersi oluyor, düşme ve dengesizlik… Her durumda beyin en hassas organ olarak darbeleniyor.
Hani öyle kilolu ve çok sigara tüketen, kötü yaşayan insanlar vardır, tıknefes denir, iki adım atsalar soluk soluğa kalırlar filan, tanıyanlar bilir öyle değildi Hüseyin Hoca. Yapısı gereği fiziksel yükü fazla değildi. Bütün metabolizmasını bilemem tabii ama dış görünüm olarak tanıdım tanıyalı öyle dal gibi bir adamdı. Ama her şey fiziksel yükle ilgili değil işte. Başka ve daha ağır yükleri vardır hayatın.
Bazen gazeteye gelenler bizi ‘ciddiyetsiz’ bulurlar; yüzümüze söylemeseler de ‘koca hareket bir gazete kurmuş çalışanlarının şu gevşekliğine bak’ filan diye düşünürler belki. Ama ah, gerçek öyle değildir. Biz bir yandan çalışırken, diğer yandan her gün gülecek bir şey bulmasak zor katlanırız gördüklerimize; kafa gider yani ve toparlayamayız sonra, dağılır her şey.
10 Ekim’de Ankara berhava olur, herkesin içi yanar, tamam, herkes bir sevdiğini yitirir ama biz en ‘iyi’ fotoğrafı seçmek için pür dikkat oluruz, Roboski’de katırlardan sarkan çocuk ayakları ciğerimizi yakar ama biz fotoğraflarda piksel ve netlik hesabı da yaparız. İşimiz budur.
Gün olur, sabah gazeteye geliriz, o martı gibi güzelim gazete binası simsiyah bir enkaz halindedir ve Ersin Yıldız yoktur artık. Onun yokluğunu atarız içimize, bilgisayar matbaa peşine düşeriz yarınki gazete için.
Bazen umutlanırız, iyi bir şeyler olacak galiba diye, kursağımızda bırakırlar. Nagihan’la fotoğrafımız vardır mesela. Sonra Metin Altıok’un dediği gibi olur: “Beni hoyrat bir makasla…” Sonra bir başkası eksilir o fotoğraftan, sonra bir başkası, sıra bize gelene kadar yük yük üstüne biner.
Hapishanelerle mektuplaşırız mesela, hasta mahpuslarla dertleşiriz. Sonra bir gün bakarız ki, yazıştıklarımızdan biri yaşamını yitirmiş. Onu hayatta tutmak için yeteri kadar çaba gösterdik mi diye içimizi bir kurt kemirir günler ve geceler boyu.
Ağır işler…
Ağırdır diye yakınacak değiliz, yakınmayız, haşa! Şöyle dayandık diye öğünülecek bir şey de yok ortada. Vartinis’te bir ev dolusu insanı yaktılar bu memlekette, Dargeçit’te el kadar bebeler babalarını en son Filistin askısında gördüler, Cizre’de 12 yaşındaki çocukları kuş gibi avladılar, Silopi’de insanlar günlerce annelerinin cenazesine ulaşamadı. Bütün bunların yanında, bizim yaşadığımız ne ki?
Yine de, şöyle bir şey var ama. Bütün bunlar olurken bir masa başında oturuyor olmak, sanıldığı kadar kolay değil. Yüktür bunların hepsi çünkü. Kalbimizin üzerinde, damarlarımızda ve beynimizde ağır bir yüktür. Mehmet Tunç’un son sözlerini duymak ve bir şey yapamamış olmak zordur ama oturup o sözleri ‘haber’ haline getirmek bir kat daha zordur.
Hüseyin hocanın beyninde çatlayan damar, bütün bunların hepsi ve daha fazlasının yükündendir.
Coğrafya kaderse, meslek de öyle. Yarın yine işimize başlarız, yine yeni yeni yükler sırtlanırız, yine gülecek bir şeyler buluruz.
Hani, “Gören bizi sanır deli” diyor ya Muhyi, vallahi öyledir. Dahası, “Usludan yeğdir delimiz.”
Tansiyon mu? Yahu bu memleketin tansiyonu ne zaman düzgün olmuş ki bizimki olsun!









