Bayramlar, normal şartlarda eşitliğin, paylaşmanın ve bir araya gelmenin simgesidir. Ancak hayatın gerçekleri, her sofraya aynı zenginliğin uğramadığını da bizlere hatırlatır.
Bayram. Kimileri için tatil planları, kimileri için gösterişli sofralar, kimileri içinse şükür edebiyatıyla süslenmiş bir hüzün iklimi… Ancak sokağın, pazarın ve mutfağın gerçeği bu pembe tablonun çok uzağında. Biz hangi bayramdan bahsedeceğiz? Vitrinlerin parıltısından mı, yoksa o vitrinlere bakıp yutkunarak geçen babaların mahcubiyetinden mi?
Gerçek bir bayram, sadece el öpüp şeker dağıtmak değildir; adaleti, hakça bölüşümü ve insan onurunu masaya yatırmaktır. Bir çocuğun boynu bükükse, bir emekli bayram harçlığını düşünürken kederleniyorsa ve bir anne sofraya koyacağı zeytini sayıyorsa; orada kutlanan şey bayram değil, sadece bir takvim yaprağının değişmesidir.
Yoksulluk, artık sadece bir durum değil, bir haysiyet sınavına dönüştü. Bayramın neşesi, çocuğuna bir çift ayakkabı alırken bin defa hesap yapan, kasabın önünden geçerken başını öte yana çeviren insanların suskunluğunda boğuluyor. Zengin sofralarında “paylaşım” üzerine nutuklar atılırken, arka sokaklarda bir tencerenin kaynaması için verilen o sessiz ve onurlu kavga kimsenin umurunda değil.
***
Bir yanda tüketim kültürünün bayramı bir nesneler şölenine dönüştüren gürültüsü, diğer yanda yoksulluğun o ağır, vakur ve incitilmiş sessizliği… Yoksulun dünyasında bayram, neşenin görüldüğü bir vaha olmaktan ziyade, eksikliğin en kristalize haliyle kendini gösterdiği bir aynadır. Diğerinin çokluğu, yoksulun azlığını bir eksiklikten öte, bir ontolojik haksızlık olarak yüzüne vurur. Bu noktada bayram, bir kavuşma ritüeli olmaktan çıkıp, toplumsal sınıfların birbirine değmeden teğet geçtiği bir yabancılaşma sahnesine dönüşür.
Adalet, eşitlerin eşitlere, eşit olmayanların ise orantılı olana dağıtılmasıdır. Peki, bayramın o mutlak eşitlik iddiası nerede kalır? Eğer bayram, sofradaki ekmeğin bölüşülmesinden ziyade bir sınıfsal performans alanına dönüşmüşse, burada kutsal olanın yerini dünyevi olanın kibri almıştır. Gerçek bayram neşesi, ancak ötekinin mahcubiyetini kendi ruhunda duyan bir vicdanın eylemiyle mümkündür Yoksulun yüzündeki o gölgeli ifade, varlıklı olanın bayram neşesine yöneltilmiş en sessiz ama en sarsıcı felsefi sorudur.
***
Tüm toplumsal dönüşümlerde kendini aşmaya çalışan, tüm beyinsel ve düşsel gücünü bir adım daha öne çekmek için yaratıcılığa yöntem ve bilimsel kuşkunun soru oklarını ayrıcalıksız tüm konulara, yapılara yönelten insanların alın terinin olduğu değerlerin bayrama dönüştüğü türden bayramlar insanlığın ortak bayramıdır. Bu noktada önemlidir bayramlar. Saygıya, sevgiye, dostluğa, barışa, kardeşliğe, insan sevgisine, insan onuruna işaret ettiği sürece önemlidir bayramlar.
Çoğunlukla içinde bulunduğumuz gerçekliğe göredir davranışlarımız. Sıkıntı ve üzüntülerin etkisinde isek bayramın filan ayrımında bile olmayabiliriz. Bir halk türküsünün; “Bayram gelmiş neyime – anam anam garibem – kan dolmuş yüreğime…” dizelerine yansır gerçekliğimiz.
Bayramı sadece ritüel bir görev olarak değil, bir etik uyanış olarak yeniden okumalıyız. Yoksulluk bir kader değil, bölüşümün estetiğinden mahrum kalmış bir dünyanın noksanıdır.
Gün ola bayram ola.








