Barış bu üç unsurun -hafıza, yüzleşme ve hukukun – birbirine temas ettiği yerde filizlenir. Hafızasını serbest bırakmamış bir toplum yüzleşemez, yüzleşemeyen bir yerde hukuk güçlenemez, hukukun güçlenemediği bir ortamda barış sadece geçici bir sessizlik olarak kalır
Civan Ortaç*
Barışa dair söz kurmak, bu ülkede çoğu kez bir cesaret meselesi oldu. Çünkü barıştan bahsetmek, sadece geleceği konuşmak değildir. Aynı zamanda geçmişin gölgesine bakmayı, o gölgenin içindeki acıları tanımayı ve o acıların bugün halen nasıl canlı olduğunu anlamayı gerektirir. Barışın ancak hakikati kabul eden bir zemin üzerinde yükselebileceği giderek daha görünür hale geliyor. Bu yüzden hafıza, yüzleşme ve hukuk kavramlarını yan yana getirmek, yalnızca teorik bir çaba değil, aynı zamanda toplumsal bir sorumluluğun gereği olarak beliriyor. Zira bu üç kavram birlikte düşünüldüğünde, hafızanın ışığıyla yürümek ve hukukun dönüştürücü gücüyle barışa doğru ilerlemek gerektiği daha net anlaşılmaktadır.
Hafıza, devletlerin çoğu zaman kontrol altına almak istediği en güçlü toplumsal bileşendir. Resmi anlatıların şekillendirdiği alanlarda hafızanın parçaları ya silinir ya da yeniden kurgulanır. Oysa toplumların gerçek hafızası, resmi metinlerden çok daha derin bir yerde yaşar; insanların dilinde, ailelerin hikayelerinde, boşaltılan köylerin harabeye dönüşmüş taşlarında, faili meçhullerin yasını tutan sessiz meydanlarda… Bu hafıza bastırılmak istendikçe daha da belirginleşir. Çünkü hafıza, bir hakikat çağrısıdır ve o çağrı hiçbir zaman bütünüyle susturulamaz.
Yüzleşme ise hafızanın bir adım ötesidir. Yüzleşmek, öğretilenle yaşanan arasındaki çatışmayı görmeyi gerektirir. Toplumsal acıların üzeri ne kadar örtülürse örtülsün, yüzleşme ihtiyacı ortadan kalkmaz. Tam tersine daha yakıcı hale gelir. Aynı zamanda yüzleşme bir kırılma değil, iyileşme yoludur. Geçmişin tüm karanlık noktalarını bir anda açığa çıkarmayı değil, şeffaflaşmayı ve adaletin yönünü belirlemeyi hedefler. Bu nedenle yüzleşme, bir tehdit olarak değil, toplumsal bir olgunlaşma biçimi olarak değerlendirilmelidir.
Hukukun burada üstlendiği rol, sadece yargılama süreçlerini düzenleyen bir mekanizma olmaktan ibaret değildir. Hukuk, kamu gücünün sınırlarını çizerken aynı zamanda toplumsal hafızanın kurumsal bir ifadesine dönüşür. Adaletin geciktiği ya da hiç gündeme gelmediği dönemlerde hafıza ile hukuk arasındaki bağ kopar ve bu durum toplumun geleceğe güvenle bakmasını engeller. Bu nedenle hukuk, cezasızlıkla yüzleşebildiği ölçüde toplumsal barışa katkı sunabilir.
Cezasızlık politikasının toplumda açtığı yaralar halen tazedir. Her görmezden gelinen olay, hafızanın yükünü ağırlaştırır. Hukukun ise yalnızca hesap sormanın değil, aynı zamanda onarmanın bir yolu olduğu unutulmamalıdır. Geçmişten bugüne uzanan adaletsizlik zinciri kırıldığında hukuk gerçek anlamına kavuşur. Bunu yaparken ne rövanş peşinde koşulmalı ne de geçmişi unutturan bir yüzeyselliğe teslim olunmalıdır. Hukukun temel görevi, hakikati tanımak ve toplumun vicdanında karşılığı olan bir adalet üretmektir.
Barış bu üç unsurun -hafıza, yüzleşme ve hukukun – birbirine temas ettiği yerde filizlenir. Hafızasını serbest bırakmamış bir toplum yüzleşemez, yüzleşemeyen bir yerde hukuk güçlenemez, hukukun güçlenemediği bir ortamda barış sadece geçici bir sessizlik olarak kalır. Bu nedenle barış, insanları geçmişi unutturmaya zorlayan değil, o geçmişi anlamlandırmayı ve dönüştürmeyi mümkün kılan bir süreç olarak görülmelidir.
Barış her şeyden önce bir irade meselesidir. Bu irade, devletin kendi pratiğini sorgulamasını, toplumun ise hakikati görmekten kaçınmamasını gerektirir. Bu yol zordur ve kimi zaman eski acıların yeniden konuşulmasını gerektirir. Ancak tam da bu nedenle barış gerçek bir değer taşır. Çünkü barış, sadece çatışmanın bitmesi değildir. Adaletle birlikte yeni bir toplumsal sözleşme inşa etmektir.
Hafızanın ışığıyla yüründüğünde barışın mümkün olduğu daha açık hale gelir. Yüzleşme bu yolun cesareti, hukuk ise bu yolun güvencesidir. Bu üçü bir araya geldiğinde barış, soyut bir ideal olmaktan çıkarak toplumsal bir zorunluluğa dönüşür. Böylece anlaşılır ki barış, geçmişten kaçmak için değil, geçmişi onarıp geleceğe umutla bakabilmek için vardır.
*Özgürlük için Hukukçular Derneği (ÖHD) üyesi, avukat









