Türkiye’de toplumsal mücadelede öne çıkan en temel talep “Hak, hukuk, adalet” olmaktadır. En son İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından ortaya çıkan toplumsal tepkilerde de bu slogan öne çıkıyor. Gezi direnişi sırasında da en çok atılan slogandı. Gezi direnişi sırasında yaptığım bir tespiti son süreçte sokağa çıkan üniversiteli gençlik için de yapmak yanlış olmayacaktır: Herkes kendi isyanını alıp gelmiş.
Sokakta olan kitlenin sadece CHP’yi destekleyen gençler olmadığı, daha çok eşitlik, özgürlük, adalet talep eden, mevcut sistemden rahatsız olan gençler olduğu verilen mesajlarda açığa çıkıyor. Son 10 yılda yaşanan baskı politikaları, en son İmamoğlu’nun tutuklanması, haksızlık, hukuksuzluk ve adaletsizlik duygusunu derinleştirmiş görünüyor. Toplumda, gençlerde ve kadınlarda uzun süredir yaşadıkları tekçi otoriter faşizan uygulamalar, ekonomik ve siyasi kriz, cinsiyetçi, milliyetçi dinci politikaların yarattığı toplumsal gerginliği, gençliğin kendisini özgürce ifade edeceği ve örgütleneceği alanların ortadan kalkması, geleceksizlik gençliği harekete geçirmiş görünüyor. Z kuşağı diye ifade edilen gençlik belki ilk kez politik bir özne olduğunu görünür kılma fırsatı yaratıyor. Hangi siyasi gelenekten olursa olsun siyasetçilerin, iktidarın bu gençliği görmesi ve taleplerini dikkate alması gerekiyor.
Gelelim gençliğin dilinde söze dökülen hak, hukuk, adalet kavramlarına. Bu kavramlara herkes aynı anlamı mı yüklüyor? Aynı zamanda, belki aynı alanda aynı sloganı seslendiren gençler bu kavramlara aynı anlamı mı yüklüyor? Hak kavramı tarih boyunca dinin, felsefenin, ekonominin temel tartışma konularından biri olmuştur. Adalet, özgürlük ve eşitlikle doğrudan ilişkili olan hak kavramı, bireyin toplum içindeki yerini, ahlaki ve hukuki sorumluluklarını belirleyen bir kavramdır. Hak kavramını, doğuştan gelen doğal haklar, toplumsal sözleşmelerle oluşturulan hukuki haklar ve etik bağlamda bireyin sahip olduğu ahlaki haklar olarak çerçevelemek mümkün.
“Hak” kavramı pek çok anlamı birlikte içerir. Hak deyince ilk akla gelen adalet, hukuk olmakla birlikte doğruluk, kutsallık anlamlarını da içerir. Örneğin Alevi inancında hak kavramı, Allah’ı, mutlak adaleti ve evrendeki ilahi düzeni ifade eder. Alevilikte hak kavramı, sadece gökyüzünde, uzak bir varlık olarak değil, insanın içinde, doğada ve tüm varlık âleminde görülen bir gerçeklik olarak anlaşılır. İnsan hakkın yeryüzündeki yansımasıdır. İnsan hakta hak insanda gizlidir. İslam inancında da hak kavramı, hem Allah’ın isimlerinden biridir hem de bireylerin birbirleri ve devlet ile olan ilişkilerini ve sorumluluklarını ifade eder. Yine İslam’da kul hakkı kavramı önemlidir. Kul hakkı bir insanın başka bir insana karşı olan haklarını ifade eder. Başkalarının malına, canına, onuruna zarar vermek kul hakkı ihlalidir.
Ahlaki ve politik olarak da hak kavramı eşitlik, adalet ve özgürlüğü içerir. Bireylerin, kimliklerin, kültürlerin ve inançların doğuştan gelen ve toplumsal yaşam içinde zamanla genel kural haline gelen ilke ve özgürlükleri ifade eder. O nedenle bireysel, grupsal, toplumsal ve yurttaşlık haklarının gasp edilmesi veya engellenmesi karşısında hak talebi ve mücadelesi meşrudur.
Hak kavramı adalet ile birlikte hukuku da içermektedir. Hukuk kavramı da adaleti içerir. Adaletin sağlanması, hakların korunması ve toplumsal düzenin devamı için gerekli kuralların ifadesi olan hukuk, binlerce yıllık ahlaki ve politik değerlerinin yazılı kurallara dönüşmesidir. Bireyin, toplumun kimlik, kültür ve inançların hak ve özgürlüklerinin güvenceye alınması ve herkese eşit uygulanması, devletle birey, bireyle devlet, bireyle toplum, bireylerin birbiri arasındaki hakların yasal ve anayasal olarak herkesi kapsayacak bir kural haline gelmesini ifade eden hukuk kavramı, ilk oluştuğu süreçten bugüne erkeklerin, patronların, iktidarların çıkarlarını korumanın bir aracı olarak kullanılmıştır. İnsanlık tarihi temel insan hak ve özgürlüklerin yasal-anayasal güvenceye alınması için verilen mücadele ve direniş deneyimleri ile doludur. Kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesi, Fransız Devrimi, Amerikan Sivil Haklar Hareketi, Güney Afrika Apartheid rejimine karşı mücadele, Kürt halkının, Alevilerin, kadınların mücadeleleri ve daha pek çok direniş ve mücadele hukukun daha adil ve eşit uygulanması için yapılmış ve önemli kazanımlar da elde edilmiştir
Erkek egemen kapitalist hukuk sistemine karşı, kadınların, ezilenlerin emekçilerin hak ve hukuk mücadelesiyle bireylerin, toplumun lehine toplumsal yasaların, toplumsal sözleşmelerin ve insan hakları, işçi hakları, çocuk hakları, hayvan hakları ve doğanın bir hak öznesi olarak kabul edilmesi sağlanmıştır. Ancak günümüzde erkek egemen, tekçi, otoriter faşizan yönetimler insanlığın büyük emek ve bedellerle elde ettikleri kazanımları tehdit etmektedir. O nedenle hak, hukuk ve adalet mücadelesi aynı zamanda kazanımların korunması, demokrasi ve özgürlükler için verilen bir mücadeledir.
Hak ve hukuk mücadelesi aynı zamanda varlığın tanınması ve yaşamın güvence altına alınması mücadelesidir. Varlığı olmayanın özgürlüğü de olmaz. Devletin yurttaşlarına, topluma karşı sorumluluk alanlarından birisi de yaşam hakkının, insanca ve onurlu bir yaşamın koşullarını yaratmaktır. Bunun sağlanabilmesinin en önemli aşaması ise barış hakkının bir ilke olarak tanınmasıdır. Barış hakkı, bireylerin ve toplumların savaşsız, şiddetsiz, sömürüsüz adil bir dünyada yaşama hakkıdır. Bu hak, doğrudan insan yaşamını korumaya yönelik olduğu için yaşama hakkı ile doğrudan bağlantılıdır.
Devletin sorumluluğunda olan barış hakkı ne yazık ki bugüne kadar sistematik olarak bizzat devletin inkarcı, asimilasyoncu ve ayrımcı politikaları ile ihlal edilmiştir. Eğer bugün toplumsal kutuplaşma, sınıflar arası farklılık derinleşmişse, nefret söylemi dinci, cinsiyetçi, milliyetçi ve militarist politikalar topluma nefes aldırmıyorsa bunda devletin barış hakkını ihlal etmesinin rolü belirleyicidir. O nedenle barış hakkı en temel insan haklarından birisidir. Barış sadece silahların susması değil, tüm farklılıkların birbirinin varlığını tanıması ve eşit, özgür, demokratik bir düzenin kurulmasıdır.
Bugün alanlara yansıyan hak, hukuk, adalet talebini karşılamak devletin ve siyasilerin sorumluluğundadır. Bu sorumluluk barışı inşa etmeyi, özgürlükleri korumayı ve demokrasiyi geliştirmeyi gerektirir. Toplumsal barış için Sayın Abdullah Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum” çağrısı önemli bir fırsattır. Bu fırsatın barışa dönüşmesi ve bu düzenin değişmesi konusunda başta gençlik olmak üzere hepimize büyük görev ve sorumluluk düşmektedir. Şimdi umudu büyütme ve barışı mümkün kılma zamanıdır.
Bitirirken; bu yazı yazıldığı sırada Sayın Öcalan’ın çağrısını sahiplenen ve barış mücadelesinin öncüsü olan kadın ve gençler 1 Nisan’da “Demokratik toplumla özgürlüğe yürüyoruz” şiarıyla Amara’ya yürüyüşe başladılar. Sayın Öcalan’ın doğum günü vesilesiyle yapılan bu yürüyüş aynı zamanda barışa ve özgürlüğe doğru bir yürüyüştür. Gençlik öncülüğünde özgürlüğe ve barışa yürüyen halkımızı selamlıyorum.