Çünkü mesele artık sadece Kürtlerin meselesi değil. Birlikte nasıl yaşayacağımız meselesi. Ve galiba şurası netleşiyor: Halkların kardeşliği zayıflamıyor. Aksine, daha çok konuşuldukça yerleşiyor
Dilan Kunt Ayan
Kardeşlik aynı göğe bakmak değil, o göğü birlikte kurmaktır.
Bir süredir aynı söz dolaşıp duruyor: “Kürt kardeşlerimiz…” İnsan durup düşünüyor. Bu söz gerçekten ne söylüyor? Kardeşlik deniyor ama hangi kardeşlik?
Birinin rahatça konuştuğu, diğerinin kelimelerini tartarak konuştuğu bir yerde mi? Birinin kimliği baskın, hâkim ve bu durumu bile tartışma konusu değilken, diğerinin varlığının hâlâ tartışıldığı bir yerde mi?
Açık konuşalım; buna kardeşlik demek kolay. Ama o duygu orada yok. Bu üstten ve buyurgan kardeşlik söylemleri hiçbir Kürt’e kardeşlik duygusu olarak geçmiyor ve gereklilikleri yerine getirilmediğinden giderek sevimsiz bir cümle olarak algılanıyor.
Çünkü kardeşlik yukarıdan verilen bir isim değil. Öyle “sizi de kardeş sayıyoruz” denince kurulmuyor. İlişki bu kadar basit değil.
Bir halk kendi diliyle kamusal alanda rahatça var olamıyorsa, kimliği hâlâ “ama”larla anılıyorsa, siyasal varlığı sürekli bir şeylere bağlanıyorsa, orada kardeşlik değil, bir mesafe var demektir. Kürtler bunu derinden hissediyor ama çoğu zaman dile getirmiyor. Kardeşlik aynı sofraya oturmaksa, kimse eksik doymaz.
Asıl mesele şu: O sofrayı birlikte kurduk mu?
Kürtlerin eşitlik ve statü talebi bu yüzden “fazla” değil. Kardeşlik hukukunda normal olan budur.
Bunu kabul etmek zor bir şey olmamalı. Bu sadece Kürtlerin meselesi değil. Türkler için de bir eşik. Çünkü gerçek kardeşlik biraz da şunu gerektirir: Kendine dışarıdan bakabilmeyi. Alıştığın şeyi sorgulamayı. “Normal” sandığın şeyin başkası için ne anlama geldiğini görmeyi.
Bu kolay değil. Ama başka yolu da yok.
Son zamanlarda bir itiraz daha duyuluyor: “Herkes önce kendi meselesini çözsün.”
İlk bakışta mantıklı gibi duruyor. Ama hayat öyle işlemiyor.
Bu ülkede kim neyi tek başına kazanmış? Hiçbir şey.
Mücadele dediğin şey, temas ettikçe büyür. Mesafe koydukça ve koptukça küçülür.
Kürtlerin meselesi kadınların meselesine değmezse eksik kalır. İşçinin derdiyle buluşmazsa daralır. Gençlerin sıkışmışlığına dokunmazsa yalnızlaşır.
Bu yüzden tekrar belirtmek gerekir ki “halkların kardeşliği” bir süslü söz değil. Bir ihtiyaç. Belki de mecburiyet.
Çünkü mesele sadece Kürt meselesi değil. Bu ülkede farklı olan herkesin nasıl yaşayacağı meselesi.
Ulus-devlet dediğimiz akıl, farklı olana pek alan açmaz. Ya benzetmek ister ya bastırmak. Bu bazen Kürtlerde görünür olur, bazen başka bir yerde. Ama mantık aynı.
O yüzden bu meselede kenarda durmak diye bir şey yok. Herkesin bir şekilde içinden geçtiği bir mesele bu.
Bugün “kardeşlik” lafının bu kadar dolaşması boşuna değil. Bir şey değişmek zorunda kaldığında, önce dili değişir.
Sonra kavramların içi boşaltılmaya çalışılır. “Kardeşlik” denir ama eşitlikten bahsedilmez. Eşitlik konuşulunca da huzursuzluk başlar.
Çünkü eşitlik, alışılmış düzeni zorlar. Ama şunu da görmek lazım: Bu ülkede birlikte yaşamanın yolları hiç denenmedi değil.
Bir hafıza var. İnsanların yan yana geldiği, birlikte mücadele ettiği zamanlar var. Kürt Siyasi Hareketi de bunun bir parçası.
Sadece kendi meselesiyle sınırlı kalmayan bir deneyim. O yüzden bu hikâye öyle kolay silinmez. Üstü örtülse de kaybolmaz.
Çünkü mesele artık sadece Kürtlerin meselesi değil. Birlikte nasıl yaşayacağımız meselesi.
Ve galiba şurası netleşiyor: Halkların kardeşliği zayıflamıyor. Aksine, daha çok konuşuldukça yerleşiyor.
Bazı fikirler vardır. Bir kere tutundu mu, kolay kolay gitmez. Bu da onlardan biri.
Artık mesele “mümkün mü” değil.
Biraz daha sert söyleyelim: Ne kadar daha erteleyeceğiz?
Çünkü erteledikçe çözülmüyor. Sadece büyüyor. Ama bir yandan da birikiyor.
Ve bu ülkede biriken şeylerin bir gün mutlaka bir yol bulduğunu herkes biliyor.









