Hüseyin Aykol’un geride bıraktığı asıl miras, tutulacak bir yastan öte, devralınacak bir bayrak, sürdürülecek bir kavgadır. Onun anısına gösterilecek en büyük sadakat, o yarım asırlık onurlu yürüyüşü, onun halkla kurduğu o samimi bağı rehber edinerek geleceğe taşımaktır
Erdal Ceylan
Ölüm, maddenin kaçınılmaz diyalektiği içinde bir nihayet gibi görünse de, bilinçle örülmüş ve adanmışlıkla taçlanmış bir ömrün fiziksel vedası, geride kalanlar için maddenin ötesinde, derin bir manevi sarsıntıdır. Bugün, sadece bir insanı değil, yürüyen bir tarihi, yaşayan bir hafızayı, Hüseyin Aykol’u sonsuzluğa uğurlamanın ağır yükünü omuzlarımızda taşıyoruz.
Sözün bittiği, ancak anlamın derinleştiği bu eşikte, öncelikle onunla aynı zamanı ve mekanı paylaşma onuruna erişmiş yakın çevresine, omuz omuza yürüdüğü yoldaşlarına ve kederli ailesine en derin başsağlığı dileklerimizi iletiyoruz.
Ancak Hüseyin Aykol’un kaybı, sadece biyolojik bir vedanın sınırlarına hapsedilemez. Zira o, ömrünün yarım asrını, tereddütsüz, pazarlıksız ve kesintisiz bir şekilde devrimci mücadeleye vakfetmiş bir iradeydi. Onun yaşam çizgisi, inandığı değerlerle öylesine iç içe geçmiş, teorisi ile pratiği öylesine birleşmişti ki; Hüseyin Aykol ismi, sadece bir bireyi değil, somutlaşmış bir “adanmışlık” felsefesini temsil eder hale gelmişti. O, bireysel varoluş kaygısını, kolektif kurtuluşun potasında eritebilmiş nadir insanlardandı.
Onu “bizim” kılan, onu bu toprağın devrimci tarihinde özgün bir yere koyan en belirgin vasfı ise halkla kurduğu o sahici, o dolaysız ve devrimci ilişki biçimiydi. O, hakikati, hayatın ve sokağın yakıcı gerçeğinde, halkın nasırlı ellerinde bulanlardandı. Hüseyin Aykol, devrimci mücadelenin halktan kopuk bir entelektüel çaba olmadığını; bilakis halkın bağrından kopan, onların özlemleriyle şekillenen bir eylem kılavuzu olduğunu yaşam pratiğiyle kanıtlayan bir semboldü. O, “halklaşan bir devrimci” ile “devrimcileşen bir halk” gerçekliğinin arasındaki sarsılmaz köprüydü.
Onun mücadelesi, kitap satırlarından süzülüp yaşamın kendisine dönüşen bir bilgelik içerirdi. Sadece öğreten değil, halktan öğrenen; sadece öncülük eden değil, onlarla aynı sofrada aynı ekmeği bölüşen bir tevazu timsaliydi.
İşte bu yüzden, bugün yüreklerimizi dağlayan bu keder, sadece onu şahsen tanıyan dar bir çevrenin mahrem acısı değildir. Bu, uğruna ömrünü adadığı ezilenlerin, yok sayılanların, emeği sömürülenlerin; yani koca bir halkın ortak acısıdır. Bugün bir çınar devrilmiştir; ancak o çınarın toprağın derinliklerine saldığı kökler baki kalacaktır.
Hüseyin Aykol’un geride bıraktığı asıl miras, tutulacak bir yastan öte, devralınacak bir bayrak, sürdürülecek bir kavgadır. Onun anısına gösterilecek en büyük sadakat, o yarım asırlık onurlu yürüyüşü, onun halkla kurduğu o samimi bağı rehber edinerek geleceğe taşımaktır.
Güle güle Hüseyin Yoldaş. Toprağın bol, mücadelen ve yaşam felsefen bizlere ışık olsun. Hatıran önünde saygıyla eğiliyoruz.









