İran halkı 2009’dan bu yana molla rejimini protesto ediyor. Sol ve anti-emperyal çizgi ise o zamandan beri İran’daki protestolara şüpheyle bakıyor. Şüphe ile baktıkları dönemde rejim, protestoları şiddetle bastırıyor. Hiçbir muhalife yaşam hakkı tanımıyor, kadınları baş örtüsü takmadığı için infaz ediyor, her gün onlarca genci sokak ortasına çekilen vinçlerin üzerinde idam ediyordu. Bunların yanı sıra Ortadoğu’nun bir çok merkezinde yayılmacı bir politika izliyor, halkın boğazından rızkını bu politikaya harcıyordu.
Feminist hareketi saymazsak, sol ve anti-emperyal dinamikler, İran’ın yıllardır kendi halkına dayattığı faşizme tanıklık etmelerine rağmen hep sessiz kaldı. Fillerin savaşında çimenler biraz ezilmişse ne olmuş yani! Sonuçta İran şeytanla savaşıyordu! ABD düşmanlığı, solcu mahallenin konforlu muhalefetine dönüştüğü için kimse dibindeki lağımla yüzleşmedi. Buna en basit tabirle “çürüme” diyoruz.
Çürümenin yarattığı alışkanlıklardan kaynaklı Ortadoğu’da anti-emperyalist olmak fazlasıyla kolay. Mesela İran savaşının anti-emperyalist cephesi o kadar renkli ki cephede radikal dincisinden milliyetçisine, sekülerinden muhafazakârına, sağcısından solcusuna, hatta Hizbullahçısına kadar geniş bir yelpaze var. “Bırakın ABD’yi, gelin daha iyi bir yaşam için demokratik ve eşit bir toplum kuralım” derseniz çil yavrusu gibi dağılacak olanların rejiminin yanına hizalanmasını nasıl anlamalıyız?
Bu kadar antagonist anlayışta olan kesimlerin aynı safta toplanması başta neşe kaynağı olarak görülebilir; ancak haritanın gri yerlerinde kalan molla rejiminin katlettiği kadınlar, gençler, sosyalistler, komünistler ve Kürtlerin hakikati bu neşeye şöyle ya da böyle gölge düşürüyor. Toplumun en alt tabakasında, faşist rejimin üzerine basarak ömrünü uzattığı paryalarla bir bağı kalmayan tutum anti-emperyalist görünse de giderek soldan uzaklaşıyor. Solculuk muhtemelen İran savaşı bittikten sonra ve katliamlar başladıktan sonra devreye girecek.
Rejimin kendi yurttaşlarına uyguladığı şiddete sessiz kalan, soldan kopuk anti-emperyalist gevşeklik, halkların özgürlük arzusunun manipüle edilmesine ve ezilenlerin kaderinin emperyalistlerin insafına bırakılmasına neden oluyor. Peki ne yapmalı? Bu durumda sadece bölgesel statükoları savunmak anti-emperyalist bir mücadele için yeterli mi? Lenin, emperyalizmi kapitalizmin en yüksek aşaması olarak ifade etmişti. Bugün o aşamanın çok ötesindeyiz. Anti-emperyalist mücadele, öteye giden “yeni duruma” gözlerini kapatarak halkların yerel iktidarların potinleri altında ezilmesine veya emperyallerin tuzağına düşmesine sessiz mi kalacak?
Tutarlı bir anti-emperyal mücadele çoklu kötülüklerin her biçimine yerel ve evrensel ölçekte karşı durabilmeli. Salt dış işgallere karşı olmakla sınırlı kalmayan, aynı zamanda alt kültürel hegemonyalara, neo-kolonyalist tasarruflara ve bölgesel yayılmacılığa da meydan okumalı. Mezhepçiliğe, bölgeciliğe ve milliyetçiliğe savrulmamalı; dibindeki pisliği gül bahçesi gibi görmemeli. Dışardan gelen emperyalist ve yayılmacı pratikleri reddettiği gibi, içerde işlenen cinayetlere, otoriterliğe, iç faşizme de ses çıkarabilmeli.
Anti-emperyal duruşun ilk koşulu, kuşkusuz emperyal saldırganlığa karşıtlık olsa da meseleyi burayla sınırlı tutmak ahlaki ve politik sorunlar yaracaktır. En altta kalanlardan yana bir tutum sergilemek her şeyden önce ahlaki ve politik bir sorumluluktur. İran savaşında gerçek bir anti-emperyal duruş, İran’ın yoksullaştırılmış, emeği başkalarının bekası için çalınmış işçi- emekçi sınıfına; özgürlüğe susamış kadınlara, çağdaş ve eşitlikçi bir ortak yaşam fikriyatını savunan Kürtlere temas ettiği sürece anlamlı olabilir.
Buradan hareketle anti-emperyalist mücadele artık ‘soğuk savaş’ tezlerinden -ABD bloğuna karşı çıkıp Rusya-Çin-İran eksenini koşulsuz savunmak, devrimci görmek- kurtulmalı; kendisini günün koşullarına göre güncellemeli; yeni dünyanın çelişkilerine, sorunlarına, çözümlerine odaklanmalı. Hem emperyal saldırganlığı hem bölgesel faşist statükoları reddedebilmeli; ezilenlerin kurmak istediği eşit, özgür ve barışçıl formları büyütmeli, bu tür mücadeleleri enternasyonal zeminlere taşımalı. Gerçek bir enternasyonalist mücadele, her türlü emperyalizme ve baskıya karşı tutarlı ve bütünlüklü bir direnişin içinden konuştuğu, onu örgütlediği sürece karşılık bulabilir. Sürekli suçu başkalarında arayıp kendi mahallesindeki pisliği gül bahçesi gibi görmenin hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini idrak etmeli.
Nasıl ki anti-emperyalizme mesafeli bir sol, yerel çelişkilere kurban gidecekse; sol perspektife mesafeli bir anti-emperyalist mücadele de çoklu sapmaya açık olacaktır. Anti-emperyalist mücadeleyi günün koşullarını göre gerçek bir sol perspektif ile birleştiremeyen hareketler günün sonunda reformizme, milliyetçiliğe, mezhepçiliğe teslim olacaktır. Bunun için güçlü bir sol perspektife ihtiyaç var. Bu bağlamda öncelikle anti-emperyalist mücadele ile sol siyaset arasındaki diyalektiksel ilişki yeniden kurulmalı. Bu ilişki artık sulandırılmamalı. Sol siyaset, anti-emperyal mücadeleye doğrultu ve yön vermeli; anti-emperyalist mücadele sol siyasetin kaynaklarından beslenmeli. Bu ilişkiyi canlı tutmak, solun hem teorik derinliğini hem pratik etkinliğini güçlendirecek, en altta kalan ezilenlere nefes olacaktır.









