Merkezi hegemonyanın Ortadoğu’yu dizayn etme politikaları yeni önderlik figürlerine ve yeni savaşlara ihtiyaç duyuyor. Sayın Öcalan bu politikaları fark edip savaş sopasını ellerinden alınca elbette ki kinlenip Kütleri ideolojik olarak başsız bırakmanın yollarını aradılar, arıyorlar
Medya Doz
Söz konusu Kürt halkının özgürlük, barış ve demokrasi mücadelesi olunca bütün eşikler kritiktir. Bütün kolaylar zordur. Bütün olurlar olmazdır. Daha doğrusu zor kılınır, olmaz kılınır. Her şey ama her şey bu mücadele içindeki insanı direnişe sevk eder. Ve şimdi daha iyi anlıyoruz ki bu direniş bu topraklarda bir kültür haline geldi. Sanırsam bu Kürdistan coğrafyasının karakteristik bir özelliğidir. Zor olana meyil eden, zoru çağıran bir enerji dolanıyor topraklarımızda… Kolay olana tenezzül etmeyen bir asalet var dağlarımızda. Bu coğrafyanın başka bir özelliği daha var, sonu güzel olacaksa ödenen bedel, çekilen acı ve yaşanan zorluk yadırganmaz.
Geçenlerde Sayın Abdullah Öcalan’ın eski bir kitabında karakterini net bir şekilde ortaya koyan şu sözlere rastladım; “Kürt davasını sırtladığımda; babam “bu çok ağır bir yük, altında kalabilirsin” dedi, o gün kapıyı kapatıp bir daha dönmemek üzere evden çıktım. Neler yapabileceğimi; neleri göze alacağımı dünyaya göstermeliydim, çünkü imkânsız benim için kelimeden ibaretti. Başarıyor ve kazanıyorsam ancak o zaman varım dedim. Bu hayatta en nefret ettiğim şey savaştı ama sistem köle olmayı dayatınca, ben de savaşı seçmek zorunda kaldım. Buna rağmen “Savaşın sorumluluğunu taşıyanlar ancak barışın sorumluluğunu üstlenebilir diyorum.”” Bu sadece beş cümleden ibaret bir yazı değil, bu tamamen bir hayat felsefesi. Her şeyden önce sorumluluk alma cesareti. Açık, net ve ilkeli olma hali. İşte bu özellikler sayesinde bütün dünya savaşı konuşurken, o barış deyip savaşma gerekçelerini ortadan kaldırmaya çalışıyor. Gerçekten bu cesarete hayran olmamak elde değil.
Bilinir ki Sayın Abdullah Öcalan’ın büyük çabalarıyla yürüyen bir süreç var. Bir yılı aşkındır olağanüstü çabalarla yürütülen bu sürece onlarca komplo düzenlendi. Süreç defalarca sabotaja maruz kaldı, çokça yara aldı, kan kaybetti ama her defasında bu yara Sayın Öcalan tarafından sarıldı. Ülkece kanayan bu yaraya eli ile tampon yapan o elin sahibine bakıyoruz. Herkes bakıyor… Ama sadece bakıyor… O el yaradan bir çekilse kanlar oluk oluk akacak, herkes bunu biliyor. Biliyor da bir şey yapmıyor, yapmaktan korkuyor, hesap kitap yapıyor, bu ülkeye ne olur demiyor, ben ne olurum diyor. Siyasi mecranın işi icra ama seyrediyor. Meclis’in işi irade beyanı ama korkaklar korosu gibi davranıyor. Bütün yükü sayın Abdullah Öcalan’ın omuzlarına atıp her şeye karşı mızmızlanıp duran, iradesizliğini, içten pazarlıkçılığını saklamak için her fırsatta saldıranlar var ve bunlar korkaktır. Bunun adı budur, değişik kılıfların bulunması bu gerçeği değiştirmez. Çözüm iradesi gösteremeyeceklerin adı basiretsizdir. Elini taşın altına koymadan bu kadar konuşmanın diğer adı ise siyasi yozlaşmadır. Şu gerçek bilinmelidir ki yangın yeri olan dünyada ülkesini savaşsız bir yarına taşıyamayanların mevki ve yetkisi ne olursa olsun vatan sever değildir. Hangi mahalleden olursanız olun bu gerçek değişmez, hangi bayrağa inanırsanız inanın eğer ülkenizi felaketlere karşı koruyamıyorsanız fanatik bir amigo olmak dışında bir kıymetiniz yoktur. Kaldı ki açılan kocaman bayrakların hiçbir ayıbı örtemediği sır değil artık. Arka arkaya çok kuru cümleler kurduğumun farkındayım ama işi sulandırmanın yeri değil ve birbirimize gerçeği söylemenin zamanıdır. Bütün tarafların sürece karşı ciddi olması artık kaçınılmazdır. Ciddi ve cesur olmazsak ciddi bir yıkılışa doğru hep beraber gideriz. Türk devlet yetkililerinin yarım ağız “yaparız, ederiz, bakarız” sözleri hiç kimseye samimi gelmiyor. Yapacaksanız neden şimdi yapmıyorsunuz? Neye bakacaksınız? Üçüncü Dünya Savaşı’nın Türkiye’de final yapmasını mı bekliyorsunuz? Savaşın panzehiri olan bir sürü fırsatın elinizden kaçmasını mı bekliyorsunuz?
Bakıyorlar çünkü zihinleri duru değil, bakıyorlar çünkü korkuyorlar. Norm dışı devletin komplocu aklının var olan barış umudunu mengeneye koyup öğütmeye çalıştığı, dahası bunun için can attığı bir zamandan geçiyoruz, bu gerçeği görüp buna bakıyorlar. Şovenizmin, milliyetçiliğin hortlatıldığı ve halkların birbirine kırdırılmaya çalışıldığı bir ambiyans körükleniyor, bunu görüp buradan bize ekmek çıkar mı diye bakıyorlar. Gördüğünüz gibi bakmak o kadar da masum değilmiş… Norm dışı devletin, devlet içinde en üst rütbelerde konumlanmış çete ve mafya yapılanmasının DAİŞ’e verdiği bir söz var, o sözün gereklilikleri yerine getirilmeye çalışılıyor. Suriye’de, Irak’ta, İran’da ve Türkiye’de DAİŞ’in intikamını Kürt’ten alma fırsatının merkezi hegemonya tarafından norm dışı devlete sunulduğu demlerdeyiz. Ama aynı zamanda uçurumun kenarında kanatlanmanın da arifesindeyiz. Eşik dediğimiz şey böyle bir şeydir. Bitmek ve başlamak arasında bir Araf… Bütün dezavantajları avantaja dönüştürme aklına sahip olmak, bütün tehlikelerin canlı bir organizma olduğunu unutmamak ve çok konuşmadan dürüst bir yurtsever gibi sürecin gerekliliklerini yerine getirmek gerekir. Bu konuda sayın Abdullah Öcalan’ı örnek almak bir zorunluluktur. Söylediğini eylemek gibi bir erdem vardır. “Bakarız” demek ile yetinenler bu söze de baksaydı iyiydi.
Unutmayalım, daha dün Kürdün kalbinin söküldüğü, gözlerinin oyulduğu, kafasının kesildiği zamanlardan geçtik. Rojava’da kapitalizmin merkezi hegemonyası ve norm dışı devlet çetelerinin el birliğiyle fırsatları nasıl değerlendirdiğini hep beraber gördük. Bununla bağlantılı olarak çözüme önderlik eden umuda her gün nasıl saldırıldığını da görüyoruz. Şimdiye kadar etkili olan Önderlik figürünü ortadan kaldırıp yerine iradesi teslim alınabilecek yeni önder figürlerinin ikamesi için yoğun bir biçimde çalışılıyor. Merkezi hegemonyanın Ortadoğu’yu dizayn etme politikaları yeni önderlik figürlerine ve yeni savaşlara ihtiyaç duyuyor. Sayın Öcalan bu politikaları fark edip savaş sopasını ellerinden alınca elbette ki kinlenip Kütleri ideolojik olarak başsız bırakmanın yollarını aradılar, arıyorlar. Türkiye dahil bütün Ortadoğu’yu bir savaş çıkmazına sürüklemek de bu politikaya dahildir. Bu durumda kan gölünde yüzmek de var, nisan çiçeklerinden barış tacı yapıp geleceğe onurla yürümek de var. Eşik denen yerdeyiz. Ama hangi eşikteyiz?









