HDK’yi kriminalize etmeye yönelik operasyonun üzerinden on gün bile geçmemişken, Öcalan tarafından beklenen çağrı yapıldı. Devlet bir tarafta İmralı’da 26 yıldır hapis tutulan Öcalan ile görüşmeler yapıyor, silahların bırakılmasına yönelik çağrı beklentisi yaratıyor, diğer yanda HDK’yi Öcalan ve PKK ile ilişkilendirip, yasadışı göstermek istiyor.
Elbette ne yaptığını bilmeyen bir devlet tutumu değil bu! Halkların barış ve demokratikleşme mücadelesini boğma çabasıdır bu hukuksuzluk.
Dolayısıyla 30 kişinin tutuklandığı HDK operasyonundaki hukuksuzluğu yazmak ve konuşmaya devam etmek gerek…
Şafak vakti, şehir henüz uykudayken, İstanbul başta olmak üzere on kentin sokakları polis araçlarıyla hareketlenmişti. Sabahın ilk ışıklarıyla, çoğunluğu kadınlardan oluşan; yazarlar, gazeteciler, sanatçılar, işçiler, emekçiler, hukukçular ve siyasetçilerin bulunduğu 51 kişi, kapıları çalınarak, bazı yerlerde kapıları kırılarak ve ev aramalarından sonra gözaltına alındı.
Bir davet ya da telefonla ifade vermeye gidebilecek kadar ulaşılabilir olan insanlar için savcılığa çağrı yeterli olabilecekken, devletin tercih ettiği yöntem, ‘Gürz Operasyonu’ adını verdikleri baskınlar oldu. Amaçlanan; korku yaymak, sessizliği bir hüküm gibi dayatmak.
Anlatmaya devam edeceğiz, ancak gecenin 03:00’ünde eksi yedinci katta Bakırköy Kadın Hapishanesi’ne götürülmek üzere hücreye doldurulan tutuklu kadın arkadaşların uzun ve soğuk koridorda yankılanan sesleri kulaklarımdan çıkmıyor. Sevgili İlknur’un “Ender senin yazlarına güveniyoruz,” çağrısı yüreğime oturdu. Elbette yazacağız, konuşacağız ve hukuksuzluğu kabul etmeyeceğiz, sindirmeyeceğiz. Tutsakların bırakılması, ev hapislerinin bir an önce son bulması için hak, hukuk mücadelesi vermeye devam edeceğiz.
Operasyonun hedefi, demokratik bir mücadele platformu olan Halkların Demokratik Kongresi’ydi. Tabelası asılı olan HDK’nin panellerine, etkinliklerine katılmak bir anda keyfi biçimde ‘suç’ sayıldı. O sabah 06:00’da evler basılıp, altüst edildi. Kütüphaneden kitaplar alındı, “Barış Gazeteciliği El Kitabı” da olmak üzere suç kanıtıymış gibi kitapların fotoğrafları çekildi. Suç unsuru bulunamayınca, elleri boş dönmemek adına olsa gerek, biri bitirmek üzere olduğum roman taslaklarımın da bulunduğu bilgisayar ve telefonlara el konuldu.
Kadınlardan, kadınların barış ve demokratikleşme mücadelesindeki belirleyiciliğinden korkuyor olmalılar. İlk gün yirmi yedi kadın, yirmi üç erkek vardık. O ilk gün avukatlarımızla görüştürülmedik. Tuvaletler kirliydi; sabun vardı ama tuvalet kağıdı ve havlu yoktu. Dört gün boyunca her öğün aynı sandviçe talim edildik.
Her gün, yeni bir savcılık kararıyla gözaltı süresi uzatılıyordu. Dosyaya getirilen ‘gizlilik kararı’, sadece gözaltındakileri değil, avukatları da etkisiz hale getirmişti. Ne suçlamalar biliniyordu ne de bu hukuksuz sürecin hangi gerekçeyle işletildiği biliniyordu. Karanlık bir hukuki boşlukta dört gün boyunca hücrelerde tutulduk.
Karar, adeta önceden yazılmış bir senaryo gibiydi. O önceden verilmiş kararlar hakim tarafından bizlere tebliğ edildi: 30 kişi tutuklanarak Silivri ve Bakkırköy hapishanelerine gönderildi. Çok sayıda kişi için ise ev hapsi kararları verildi.
Hiçbir suçun olmadığı yerde suç yaratılmaya çalışılıyordu. Zira suç örgütü hanesine kaydetmek istedikleri Halkların Demokratik Kongresi’nin kuruluşu, panelleri, basın açıklamaları, kongreleri herkesin gözleri önünde olmuştu. Web sitesi vardı, tabelası asılıydı, merkezinde defalarca toplantılar yapılmıştı. Amaç, HDK’yi yasadışı bir örgüt gibi sunarak, ortak mücadele içinde olanları kriminalize etmekti. Oysa HDK’nin eş sözcüleri tam da o sırada, savcılık sorgusu devam ederken, Çağlayan Adliyesi’nin önünde hukuksuzluğu haykırıyordu.
Bu yaşanan bir hukuk garabetidir. Artık rutine dönüşen uygulamalarla halkın üzerinde hukuk sopası sallıyorlar. Zira Türkiye tarihinde demokratik, sol ve sosyalist partilerin, emek ve meslek örgütlerinin kurduğu sayısız platform vardı. Onların hiçbiri suç değil. Demokrasi platformları, kadın birlikleri, Emek Platformları… Irak’ta Savaşa Hayır Platformu’ndan Filistin’le Dayanışma Platformu’na kadar pek çok güç birliği görülmüştü. Hiçbiri suç değildi, yasak değildi.
İktidar, kendisinin ve ittifak kurduğu çevrelerin dışında kalan her kesimi ‘suçlu’ ilan etmek istiyor. Hüda-Par’dan Perinçek’e, MHP’den Büyük Birlik Partisi’ne, tarikatlardan çeşitli cemaatlere kadar herkesle ittifak yapmayı meşru gören bu iktidar, muhalefetin en ufak bir ortaklaşmasını ise “yasadışı faaliyet” olarak nitelendirip hukuku bir sopa olarak kullanma yoluna gidiyor.
2011-15 döneminin hukuka aykırı tapeleri, yasalarca yok hükmünde sayılmışken bizlere suç isnat edilmeye kalktılar. Anayasa Mahkemesi’nin bu kapsamda kararları var. Ancak ne Anayasa Mahkemesi ne AİHM kararlarını tanıyanlar, kendi iktidarlarının ‘hukukuyla’ muhalifleri suçlu göstererek etkisiz kılmak ve dayanaksız gerekçelerle suçlu göstermek istiyor. Geçersiz sayılan kanıtlarla, aradan geçen 14 yılın ardından muhalifler aleyhine suç yaratma çabasına giriyorlar.
17-25 Aralık tapeleri ve iktidar için hazırlanan tüm tapeler “FETÖ Terörö Örgütü” dedikleri yapılanma tarafından elde edildiğinden yok hükmünde sayılıyorken, muhalifler için yeniden “kıymetlendirilmiş” olarak önümüze konuluyor. Ancak geçersiz sayılan kanıtlarla, aradan geçen 14 yılın ardından muhalifler aleyhine iktidar baskısıyla suç yaratma çabası sonuçsuz kalacak.
Özcesi, bir sabah vakti 51 kişinin evine yapılan hukuksuz polis baskını sadece barışı ve demokratikleşmeyi savunan bizleri, barış için didinen HDK’yi değil, özgürlüğü ve adaleti savunan herkesi hedef almıştır. Fakat bu korku operasyonu, dayanışma duvarına çarpmıştır. Siyasi iktidarın çabaları, adaleti, hak ve özgürlük çabasını susturmaya yetmeyecek. Çünkü hakikatin sesi, en karanlık şafak vakitlerinde bile yankılanmaya devam eder. Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum” çağrısından sonra bu tür hukuksuz girişimler hepten çökmüş oldu.