İç cephe meselesi çok yönlü bir mesele.
Sistem içi partilerin iç cephe meselesi var.
Kürt halkının ve örgütlerinin iç cephe meselesi var.
İktidar blokunun iç cephe meselesi var mı?
Yok!
Aklı başında her insan, mesela AKP-MHP koalisyonu ile DEM Parti’den ibaret bir iç cepheyi “güçlendirme” politikasının saçma olduğunu kolayca görür.
İktidarın “Kürt politikası” iç cepheyi güçlendirme amacı taşımıyor. Amacı Türkiye’nin İran savaşı koşullarında, minimum olarak İran’la olan sınırını güvenceye almak, eğer bu savaşa sürüklenirse, PKK’yi silahsızlandırarak, Kürt halkının bu savaştan yararlanma ihtimalini sıfıra indirmek.
Bu açıklıkta konuşmanın artık zamanı gelmiştir.
Eğer iktidarın gerçekten de iç cepheyi güçlendirme gibi bir niyeti olsaydı, bir gün içinde CHP’ye karşı iç cepheyi berbat eden politik saldırılarına son verirdi. Son vermek bir yana AKP-CHP meydan savaşını tırmandırıyor.
Eğer iktidar DEM Partiyi de iç cephenin bir bileşeni haline getirme gibi bir niyet taşısaydı, Öcalan’ın özgürlüğü de içinde Kürt sorununu barışçı yoldan çözmenin önündeki engelleri, kötü namlı tek bir “torba yasayla” birkaç gün içinde kaldırırdı. İşleri uzattıkça uzatıyor.
Demek ki iç cepheyi güçlendirme söylemi sahtedir ve çok tehlikeli bir politik angajmanı gizlemektedir.
Bu angajman, büyük ihtimalle ABD’yle yapılan “gizli” bir anlaşma olabilir. Türkiye topraklarına düşen üç füze “artığını” İran’ın fırlattığı uyduruk iddialar bir yana, bir dizi olgu böyle bir anlaşmayı işaret ediyor.
ABD tüm NATO ülkelerini Hürmüz boğazında çıkmaza uğrayan ordusuna yardıma çağırmış, bu ülkelerin en azından askeri üslerini ABD’nin kullanımına açmalarını istemiştir. Son olarak Romanya ve İngiltere şu sırada bu isteğe olumlu yanıt vermiştir. Pentagon’dan sızan ve iktidarın yarım ağız yalanlamaya kalktığı bilgiye göre ABD Türkiye’den de başta İncirlik ve Kürecik olmak üzere Türk askeri üslerini kullanma talebinde bulunmuştur.
Söz konusu yalanlamayı yalanlayan olgu ise her iki üsse aceleyle Patriot füzelerinin konuşlandırılmış olmasıdır.
Ama daha önemlisi, birkaç gün önce Erdoğan’ın imzasıyla anında yürürlüğe giren kararnamedir. ABD’nin füze ve silah stokunun riske girdiği şu sırada, Trump Kongreden 200 milyar dolarlık yeni savaş bütçesi istemiştir. Belli ki NATO müttefiklerinden tükenen silah stokunu bu bütçeyle karşılayacaktır. Bu silahlar büyük partiler halinde Türkiye üzerinden geçecektir. İşte bu kararname ABD ordusuna Batıdan gelecek silahların, mühimmatların ve diğer aksanın Türkiye gümrüklerinden kontrol edilmeksizin “transit geçişine” izin vermiştir.
Bu kararname ile birlikte Türkiye Cumhuriyeti ABD-İsrail’in safında savaşın dolaylı tarafı haline gelmiştir.
İktidarın bu adımları atması karşılığında ABD’nin Erdoğan’ı da zan altında bırakacak olan Halk Bankası davasını kapatmış olması ABD medyasında bile tartışma konusu olmuştur. Bana kalırsa Halk Bankası davası çok küçük bir rüşvettir, bunun arkasında rüşvetin büyüğü gizlenmiştir: Kürdistan parçalarını Türk devletinin “mandaterliğine” bırakma rüşveti. İsrail’in çıkarları bakımından bu rüşvetin kuvveden fiile geçmesi zordur. Ancak böyle bir rüşvetin verilme ihtimali bile “Misak-ı Milli” hayaliyle yaşayan iktidarı baştan çıkarmaya yeter.
Ama Türkiye’nin İran’a karşı savaşa sürüklenme ihtimalini kuvvetlendiren asıl olgu, iktidarın iç cepheyi güçlendirmek şöyle dursun, tam tersine dinamitlemesidir. İç cephenin güçlendirildiği durumda hem AKP-CHP meydan savaşı sona erecektir, hem de “barış ve demokratik toplum sürecinde” demokrasi yönünde çok önemli adımlar atılacaktır.
Böyle bir demokratik ortamda, AKP-MHP ile birlikte CHP’nin, diğer sistem içi partilerin ve DEM Parti’nin içinde yer alacağı “iç cephe”, Türkiye’yi mahva sürükleyecek bir savaş kararına, Erdoğan ABD’yle gizli bir anlaşma yapmış olsa bile, kesinlikle izin vermeyecektir. Tıpkı 1 Mart tezkeresinde olduğu gibi. O zaman da Erdoğan ABD’de böyle bir gizli anlaşmaya imza atmıştı.
Bu da gösteriyor ki, Türkiye’nin ABD dayatmasıyla savaşa, mesela İran’a karşı bir kara harekatına sürüklenmesi, iç cephenin daha tehlikeli bir şekilde dinamitlenmesine, AKP iktidarının azınlıkta olmasına rağmen, muhalefeti fiilen tasfiye ederek tek başına devlete egemen olmasına doğrudan bağlıdır.
Bunun tersi de doğrudur: Türkiye’nin savaşa sürüklenmesini önlemenin biricik çaresi “iç cephenin” kuvvetlendirilmesi, bana göre, şimdilik Erdoğan’ın kararıyla TBMM’deki tüm partilerin “ortak hükümetinin” kurulmasıdır.
“Ortak hükümette” ısrar etmemin sebebi şudur: Soyut olarak “iç cepheyi güçlendirelim” söylemi, ortak hükümet hedefine yönelmediği durumda, iktidarın şüpheli adımlarına karşı muhalefeti zayıflatma sonucunu vermektedir. AKP iktidardadır, şimdilik alternatifi yoktur ve iktidarı “zayıflatacak” her muhalif adım “cephe bozgunculuğu” olarak az sonra gündemin başına geçecektir. “Savaş kapıdayken iktidara karşı muhalefet vatan hainliğidir” dendiği anda, muhalefetin “iç cepheyi güçlendirme” söylemi, kendisine karşı silaha dönüşecek ve çökecektir. O nedenle “iç cepheyi güçlendirme” söylemi somut bir hedefe bağlanmalıdır. Bu somut hedef şu anda benim görebildiğim kadarıyla, iktidarı ortak hükümete zorlamaktan ibarettir. İktidar böyle bir “ortak hükümet çağrısına” uymayacak olsa da hiçbir argümanla karşı çıkamaz.
Türkiye’nin ve Kürdistan’ın kaderi, tek başına Erdoğan’a bırakılamaz. Erdoğansız bir ihtimal var mıdır?
Yerel seçimlerin hemen ertesi günü, CHP AKP’ye bir ültimatom verseydi, “ya erken seçim yaparsın ya da biz sine-i millete çekilir, seni milletle karşı karşıya bırakırız” deseydi, muhtemelen erken seçim gerçekleşirdi. Savaşın kapıya dayandığı bugün ise artık CHP böyle bir ültimatom vermeyi, İran’daki halk ayaklanmasının trajik sonuçlarına bakarak göze alamaz. Alamayınca da erken seçim hayal olur ve eğer bir ortak hükümet için kollar sıvanmazsa, Türkiye’nin ve Kürdistan’ın kaderiyle oyun oynamak da tek başına Erdoğan’a kalır.
Benden söylemesi.








