Bu tutum son derece öğreticidir. Türkiye’de sıkça rastlanan Kürtlere akıl verme, üstten siyaset tarif etme, ‘doğru yol’ gösterme alışkanlığının aksine, Hüseyin Aykol’un meselesi gerçek yoldaşlıktı
Mihri Yılmaz
15 Şubat komplosunun o en karanlık günlerinde, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın esir alınmasıyla Kürt Özgürlük Hareketi tam anlamıyla bir ateş çemberinden geçiyordu. O dönemde, kendisine “demokrat” ya da “sosyalist” diyen geniş bir kesim, rüzgârın sertliği karşısında adeta köşe bucak kaçacak yer ararken; Hüseyin Aykol’un editörlüğünü yaptığı Hedef dergisi şöyle söylüyordu:
“Bugün her devrimci PKK’lidir, her namuslu Türk Kürt’tür.”
Bu manşet, sadece bir başlık değil; Hüseyin Aykol’un kırk yıllık mücadelesinin ve bütün bir yaşamının en saf özetiydi. Zaten onun payına düşen, her zaman o ateş çemberinin en sıcak noktasında durmaktı. O, kırk yıl boyunca kendisini bir devrimci olarak her zaman Kürt halkının yanında konumlandırdı ve bu kavgayı kendi öz kavgası bildi.
İki devrimi tek bir ömürde birleştirmek
Hüseyin Aykol, Kemal Pir’lerden tevarüs eden o efsanevi geleneğin yaşayan hafızasıydı. Siyasal hattını tek bir pusula üzerine kurmuştu: “Türkiye devriminin yolu, Kürdistan devriminden geçer.”
Aykol, iki devrimi tek bir ömürde birleştiren; Türkiye ve Kürdistan halklarının kaderini birbirine kopmaz bağlarla düğümlemeye çalışan bir perspektifin emekçisiydi. Manisalıydı, Türkiye halkının içinden geliyordu. Ama bu nedenle onu sadece “enternasyonalist” olarak tanımlamak, gerçeği anlatmakta eksik kalır. Onun Kürt Özgürlük Hareketi ve Özgür Basın ile kurduğu ilişki, dışarıdan verilen bir destek değil; bizzat kavganın içinden verilen bir mücadeleydi.
Lenin’in zincirdeki zayıf halka esprisinden hareketle, devrim zincirinin kırılacağı halkanın Kürdistan olduğunu görerek bütün ömrünü bu tarihsel zorunluluğa adadı.
Kürt hakikatiyle gerçek yoldaşlık
Hüseyin Aykol denilince akla gelmesi gereken en temel kavramlardan biri “gerçek yoldaşlık”tır. Bu gerçek yoldaşlığın zemini; Kürdistan devrimiyle birlikte yol yürümeyi hedefleyen ve bu yolun zorluklarını da birlikte göğüslemeye çalışan bir devrimcilik anlayışı olarak özetlenebilir.
Çünkü Aykol, Sovyetler Birliği’nin dağıldığı ve Türkiye solunun 12 Eylül darbesiyle büyük bir sessizliğe gömüldüğü o zorlu dönemlerde, Kürdistan devriminin omuzladığı devasa yükün farkındaydı. Herkesin geri çekildiği, “bekle-gör” politikası izlediği zamanlarda o, bu yükü paylaşacak devrimci bir hattın inşası için çabaladı. İçinden geldiği gelenek olan Türkiye Devrim Partisi de bu tarihsel sorumluluğu paylaşıyordu. Nitekim o yıllarda bu geleneğin Kürdistan’daki halk savaşına bilfiil katılması solda yeni bir duruma işaret ediyordu.
Ancak Hüseyin Aykol, yalnızca Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı değil bütün devrimcilere karşı aynı yakınlık ve samimiyetle yaklaştı. Hapishanelerle kurduğu ilişki bunun göstergesi oldu. Bütün devrimci tutsakların hakiki yoldaşı olmaya çabalıyordu. Bedel ödeyen her bir canın sesi oldu; onların dertlerini kendi dertleri kıldı. Devrimci maneviyatın zayıflatılmak istendiği böylesi dönemlerde, yoldaşlık hukukunun kıymetini hepimize hatırlatıyordu.
Özgür Basın’ın Hocası
Hüseyin Aykol için Özgür Basın, Kürdistan Devrimi’nin halka ve dünyaya duyurulmasının yanı sıra, Türkiyeli devrimcilerin de kendilerini ifade edebilecekleri en önemli mevzilerden biri anlamına geliyordu. Yaşananlar, Türk devletine karşı girişilen bir hakikat savaşıydı. Bu yaklaşımla Özgür Basın geleneği içerisindeki yerini aldı.
Öylesine sağlam bir duruş sergiledi ki, özellikle yeni kuşaklar onun hangi gelenekten geldiğini neredeyse bilmez oldu. Çünkü bulunduğu yerde bir an bile tereddüt etmeden dimdik durdu. Özgür Gündem’le başlayan süreçte; gazetelerin kapatıldığı, sansürlendiği, çalışanlarının katledildiği, tutuklandığı ve hapsedildiği en ağır dönemlerde dahi, bunların hiçbirini özgür basın çalışmalarından geri durmanın gerekçesi hâline getirmedi.
Bu yıllar içerisinde onlarca genç basın emekçisinin de yol göstericisi oldu. Yoldaşlarının tabiriyle “Özgür Basın’ın hocası”ydı. Hocalığı ise sadece mesleki değil; hayatın ve basın çalışmasının bütününe ilişkindi.
Bu tutum son derece öğreticidir. Türkiye’de sıkça rastlanan Kürtlere akıl verme, üstten siyaset tarif etme, “doğru yol” gösterme alışkanlığının aksine, Hüseyin Aykol’un meselesi gerçek yoldaşlıktı. En zor günlerde yanında durabilmekti. Hareketin en ağır bedellerle karşılaştığı anlarda o yükü omuzlayabilmekti.
Aykol’dan geriye kalan: İki devrimi birleştirmek
Hüseyin Aykol, en zor dönemlerde Kürt özgürlük hareketinin yanında olmaktan asla vazgeçmedi. Bugün içinde bulunduğumuz süreçte de aynı tutumu sürdürdü.
Bu nedenle Kürt özgürlük hareketinin girdiği her süreçte, onun tek odağı Kürt halkının nasıl kazanacağı, bu süreçlerden nasıl daha güçlü çıkacağı ve kendisinin bu tabloda hangi sorumluluğu üstlenmesi gerektiği oldu. Bu tutum, yalnızca bir hareketle değil, bir halkla yoldaş olmanın ifadesiydi.
Onun ardından özgür basın geleneğinin kalemini, sözünü ve sesini yerde bırakmayacağına kuşku yok. Ancak en az bunun kadar önemli olan bir başka mesele daha var: Hüseyin Aykol’un kendisini de bir parçası olarak gördüğü Türkiyeli sosyalistlerin ve Türkiye halkının, Kürt özgürlük hareketiyle nasıl bir ilişki kuracağı meselesi.
Burada verilmesi gereken sınav, gerçek yoldaşlığın en temel ölçülerinden biridir. Hüseyin Aykol, bundan sonra Kürt özgürlük hareketiyle ve Kürt halkıyla kurulacak her yoldaşlık ilişkisinde, bıraktığı bu mirasla anılacaktır.
Işıklar içinde uyusun.









