Rejim; kendi halklarına, kadınlara ve muhalefete karşı bir zorbalık rejimiydi ve idam, bu zorbalığın en belirgin karakterini oluşturuyordu. Ülkeyi ağır bir yıkımla, rejimi ise varoluş tehlikesiyle karşı karşıya getiren savaş durumu bile bu gerçekliği değiştirmeye yetmedi. Molla rejimi, bir idam rejimidir
Musa Piroğlu
“Eskinin öldüğü
ama yeninin henüz doğmadığı
canavarlar zamanındayız!”
Antonio Gramsci
İranlılar yayılmacı ve kötücül karakterini vurgulamak için ABD’ye, Şeytan-i Bozorg (Büyük Şeytan) diyorlar. Bu tariflemeden azade bir şekilde, ABD ve İsrail dünyanın bütün ezilen halkları ve demokrasi güçleri tarafından da bir çeşit “şeytan” ya da kötülüğün cisimleşmiş hâli olarak görülür. Bu algı, doğrudan bu iki devletin halklara karşı izlediği düşmanca siyaset ve yayılmacı politikaları ve insanlığa karşı işledikleri suçlardan kaynaklanır.
Bu konumlandırma kendi doğallığında, bu iki devletin karşısına çıkan her çeşit gücün, onların karşısında masum görülmesine, hatta desteklenmesine yol açmaktadır. Benzer bir okuma, birinci ayını dolduran İran Savaşı’nda da yaşanmış, ABD-İsrail saldırganlığına karşı, neredeyse tüm demokrasi güçleri İran’dan yana tavır almıştır. Emperyalist saldırganlığa karşı çıkma temelinden beslenen bu tavır alış, pek çok yerde İran halklarıyla dayanışma durumunu aşarak doğrudan İran devletinin desteklenmesine dönüşmüş bulunuyor. Savaşın yarattığı toz duman, İran devletinin kapitalist ve kendi halklarına karşı düşman karakterinin görünmez kılınmasına yol açıyor.
20 Mart sabahı İran’da, aralarında 19 yaşındaki Salih Muhammedi’nin de bulunduğu üç kişi idam edildi. İdam edilenler; sokaklarda binlerce göstericinin katledildiği rejim karşıtı ayaklanmada iki güvenlik gücü mensubunu öldürmekle suçlanmış ve aynı rejimin mahkemeleri tarafından idam cezasına çarptırılmıştı. İdamlar, savaşın hengamesinde yeterince gündem olmadı, neredeyse hiç görülmedi.
İran rejimi, savaşın üçüncü haftasında kentlerine bombalar yağarken bu idamları gerçekleştirdi. Ne savaş, ne yıkım ne de emperyalist saldırganlık idamları durdurmaya yetmedi. Rejim; kendi halklarına, kadınlara ve muhalefete karşı bir zorbalık rejimiydi ve idam, bu zorbalığın en belirgin karakterini oluşturuyordu. Ülkeyi ağır bir yıkımla, rejimi ise varoluş tehlikesiyle karşı karşıya getiren savaş durumu bile bu gerçekliği değiştirmeye yetmedi. Molla rejimi, bir idam rejimidir.
İran devleti, iktidarı aralarında paylaşmış İran oligarşisinin, İslamcı klikler üzerinden cisimleşmiş hâlinden başka bir şey değildir. Bu İslamcı oligarşi, 1979’da Şah’ın devrilmesiyle sonuçlanan ayaklanma sonrasında İranlı komünistler ve ezilen halkların elinden bir karşı devrimle iktidarı almıştır. “İran İslam Devrimi” denilen şey; İran halkları ve işçi sınıfına karşı bir karşı devrimden başka bir şey değildir.
Tüm demokratik kazanımlar ortadan kaldırılmış; başta kadınlar, demokrasi güçleri ve Kürt halkı olmak üzere tüm toplumsal muhalefet, ağır bir baskı ve katliam siyasetiyle susturulmaya çalışılmıştır. İdam, bu susturma politikasının temel uygulama yöntemlerinden birisi olarak öne çıkmıştır. Rejim, kadınlara karşı sokakta resmi şiddeti fiili bir durum hâline getirirken, özellikle Kürtlere karşı idam uygulamalarını olağan bir politika olarak uyguladı. Onlarca Kürt muhalif meydanlarda ve hapishanelerde idam edildi. Ne yazık ki bu idamların üzerinde de yeterince durulmadı.
2025 Ocak ayında baskı rejimine karşı başlayan ayaklanma; sokaklarda binlerce muhalifin polis ve Devrim Muhafızları kurşunlarıyla katledilmesiyle sonuçlanırken, idam sehpaları yaygın bir bastırma aracı olarak kullanıldı. Çeşitli insan hakları kurumlarının verilerine göre sadece 2025 yılında 1.500’den fazla insan idam edilerek katledildi.
2025 Ocak ayında başlayan ayaklanma ise tüm sıcaklığıyla gündemdeki yerini korumaya devam etmektedir. ABD-İsrail koalisyonunun saldırı gerekçelerinden biri olarak kullanmaya çalıştığı bu ayaklanma, sokaklarda on binlerce insanın doğrudan devlet güçleri tarafından katledilmesiyle sonuçlanmıştır. Savaş, ayaklanmanın geri çekilmesine yol açmış; rejim, savaşı kendisini konsolide etmenin bir aracına dönüştürmeyi başarmış, tüm muhalefet susturulmuş ve yıkılan hegemonya yeniden sağlama alınmıştır. Savaşın toz dumanı, yaşanmış olan zulmü gölgelemeye yetmiştir.
Savaşın yarattığı toz duman; sadece İran’da muhalefetin geri çekilmesini ve rejimin kendini konsolide etmesini sağlamakla sınırlı kalmamıştır. Benzer bir durum, emperyalist saldırıdan hemen önce rejim karşıtı ayaklanmada İran halkları ile dayanışmaya giren uluslararası muhalefet için de söz konusudur. Emperyalist saldırganlığın kendisine karşı olma durumu, giderek ABD-İsrail saldırısı karşısında İran devletinin yanında olma tutumunu beslemeye başlamıştır. Bu tutum İran için ABD’nin yeni Vietnam’ı benzeri benzetmeler yapacak kadar uçlaştırmaya yol açacak kadar ileriye bile taşınmıştır. “Gerçeklerin yüzeyinde kalmak tehlikelidir.”(Lenin)
Dünyanın her yerinde en gerici ve faşizan hükümetleri destekleyen, halkların demokrasi ve eşitlik mücadelelerinin kanlı darbelerle bastırılmasına ortak olan ABD emperyalizminin, İran’da demokrasi inşa etmek amacıyla hareket etmediği bilinmektedir. ABD-İsrail koalisyonunun saldırgan taraf olduğu, İran’ın ise bir savunma savaşı verdiği bir gerçekliktir. Aynı şekilde emperyalist saldırganlığa karşı durulması gerektiği de bir gerçekliktir.
Ancak emperyalizme karşı çıkmak ve İran halklarının yanında durmak ile İran devletini desteklemek aynı şey değildir. “Düşmanımın düşmanı dostumdur” ucuzluğuna düşmeden; emperyalist saldırganlığa karşı çıkmak, İran halklarının özgürlük ve demokrasi taleplerinin yanında durmak ve bu amaçla halkların dayanışmasını büyütmek, enternasyonal mücadeleyi yükseltmek gerekir.
Demokrasi güçleri İran’dan yana tavır almıştır. Emperyalist saldırganlığa karşı çıkma temelinden hareket eden bu tavır, pek çok yerde İran halklarıyla dayanışma durumunu aşarak doğrudan İran devletinin desteklenmesine dönüştü. Savaşın yarattığı toz duman, İran devletinin kendi halklarına karşı düşman karakterinin görünmez kılınmasına yol açmıştır.









