İran’daki mevcut isyanı, tarihsel ve toplumsal bağlamından kopararak yorumlamak, tutarsız bir bakış açısı doğuruyor. Bu isyan veya isyanlar, İran toplumunun derin bir mesajını taşıyor. Yüzeysel, magazinsel haberlerden arınarak, tarihsel perspektiften bakmak şart
Mervan Özdemir
10 gündür sokakta oldukları ifade ediliyor. Türkiye’de yanlış isim telafuzları ile durmadan haberler paylaşılıyor. Teknolojinin nimetlerinden bu kadar faydalanabiliniyor: Translete ne derse o; ulaşılabilen ve doğruluğu teyit edilemeyen haberler artık servise hazır!
İran’daki gelişmeleri tarihsel ve toplumsal gerçekliklerden kopuk ele alma hali beraberinde yanlış okumaları da getiriyor. Televizyonlar Ortadoğu uzmanları ile dolu ve güncelde bile telafuzunun ne olduğunu bilmediği kentler ve toplumlar hakkında durmadan İran isyanını konuşuyor.
İran ve isyan toplumu hakkında yazılıp çizilenlerdeki ruhsuzluk, köksüzlük ve yanlışlıklar kaynağını buradan alıyor.
İran’daki mevcut isyanı, tarihsel ve toplumsal bağlamından kopararak yorumlamak, tutarsız bir bakış açısı doğuruyor. Bu isyan veya isyanlar, İran toplumunun derin bir mesajını taşıyor. Yüzeysel, magazinsel haberlerden arınarak, tarihsel perspektiften bakmak şart.
Rejim, hala ‘isyancıların’ dışarıdan yönlendirildiğini iddia ediyor. Ancak Ortadoğu’da toplumu doğru okuyamayan hiçbir rejimin mevcut ateş çemberinden sağ çıkması neredeyse imkansız. İran rejimi, bu okumama ısrarında devam ediyor.
Eğer ‘isyancılar’ gerçekten dışarıdan kumanda edilseydi, ABD ve İsrail uçakları İran semalarında dolaşırken bu gerçekleşirdi. Hatta çok daha yıkıcı bir şekilde. Ya da “Jin, Jiyan, Azadî” gibi tarihin en güçlü toplumsal sıçramalarından biriyle rejim tamamen çökerdi. İran ve Rojhilat (Doğu Kürdistan) halkı, tam da bu noktada farkını gösteriyor: Dış müdahalelere kapalı, Ortadoğu’nun kadim bilgelik geleneğine kök salmış bir yapıya sahip. Bu özellik, onları dış güçlerin desteğinden mahrum bırakırken, aynı zamanda onların oyunlarını da bozuyor.
Tarihsel birikimlere bakıldığında, İran coğrafyası sosyal eşitlikçi isyanların ve inançların beşiği oldu. Sasaniler döneminde Mazdekler, mülkiyetin ortaklaşa paylaşımını savunan, sosyal eşitlikçi bir hareket olarak ortaya çıktı. Aristokrasiye ve ruhban sınıfına karşı duran Mazdekizm, yoksulların haklarını vurgulayarak toplumsal adaleti hedefliyordu. Benzer şekilde, Abbasi Halifeliği’ne karşı 8.-9. yüzyıllarda yükselen Hürremi hareketler, Mazdekçi mirası taşıyan bir isyan dalgasıydı. Dini ve sosyal reform talepleriyle ayaklanan Hürremiler, merkezi otoriteye karşı yerel özerklik ve eşitlik mücadelesi verdi.
Dahası, bu coğrafya Neolitik toplumun son kalıntılarını barındıran halklar ve inançlarla dolu. Kürtler, Beluçlar, Lorlar gibi etnik gruplar; Yaresanilik, Zerdüşçülük, Manicilik, Alevilik gibi inanç sistemleri, binlerce yıllık toplulukların direniş mirasını taşır. Zagros Dağları kolektif yaşam ve doğayla uyum temelli bir kültürel birikimi simgeler. Bu halklar, merkezi devletlere karşı özerk yapılarıyla, tarih boyunca isyan ve direnişin taşıyıcısı oldular. İran’ın bu zengin mirası, toplumsal sıçramaların temelini oluşturdu.
Bu entelektüel birikim, İran’ın felsefi geleneğinde de derin izler bıraktı. 17. yüzyılın büyük düşünürü Molla Sadra varlık felsefesinde esasçılıktan varoluşçuluğa geçiş yapmış, mistisizmle aklı birleştiren bir yaklaşım geliştirmiştir. Bu çizgi, İslam felsefesinde reform potansiyeli taşıyordu.
Benzer şekilde, 20. yüzyılın devrimci düşünürü Ali Şeriati, Şiilik’i solcu ve kurtuluş teolojisiyle harmanlayarak “kırmızı Şiilik” kavramını ortaya atmış, pasif dindarlığı reddederek devrimci bir İslam vizyonu sunmuştu. Şeriati İslam’ı ezilenlerin özgürleşme aracı haline getirmeye çalışmış, ruhban sınıfının tekelini eleştirmişti.
Murteza Mutahhari gibi isimler de devrim öncesi dönemde adalet ve toplumsal reformu İslami çerçevede tartışmışlardı. Bu alimler, İran’ın kadim bilgelik geleneğini Zerdüştlükten Maniheizm’e uzanan eşitlikçi motiflerle yeni çağa taşıma potansiyeli taşıyordu.
Ancak rejim, bu derinliği bir avuç katı yorumun çıkarlarına kurban etmeyi tercih etti. Rejim, kendi iç çelişkileriyle yüzleşmedi. ABD ambargoları veya dış tecrit değil, bizzat katı politikalar İran’ın çöküşünü hızlandırdı. İslam Devrimi, halkta büyük destek bulmuştu çünkü eşitlik ve adalet vaat ediyordu. Eğer doğru değerlendirilseydi, İran İslam’da reformun, Ortadoğu’da aydınlanmanın öncüsü olabilirdi. Fakat Molla Sadra’nın felsefi derinliği, Ali Şeriati’nin demokratik İslam yorumu gibi entelektüel miraslar, bir avuç tiranın çıkarlarına feda edildi. Tahran’ın elit mahalleleri ile gettolar arasındaki uçurum büyüdü. Bu, rejimle toplum arasındaki mesafeyi derinleştirdi.
En sağduyulu yol, rejimin demokratik dönüşümüydü: Farklı inançlar, halklar, özellikle Kürtler ve kadınlarla barışmak. Bu sayede, Medya ülkesi, tarihel değerleriyle yeniden buluşulabilirdi. Bu yol şimdiye kadar tercih edilmedi.
İran halkları, hala dış müdahalelere mesafeli. Derin entelektüel birikimleriyle, kendi iç dinamikleriyle hareket ediyorlar.
Zaman, rejimin aleyhinde işliyor fakat bir ihtimal daha var: Demokratik dönüşüm. Farklı sesleri kucaklayan, tarihsel mirasa dayalı bir reform. Tabii vakit kaldıysa! Bu sıçrama, tökezlemeden ayakları üzerine düşerse, İran yeni bir aydınlanma çağına girebilir. Aksi takdirde, tarih tekerrür eder ve fırsat kaçırılır. İran öyle kolay düşecek bir rejim gibi durmuyor şu aşamada ancak İslam rejimi 40 yılda şunu öğrenmiş olmalı: Hürrem ve Mazdeklerin torunları da öyle kolay alt edilecek toplumlar değil!









