• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
26 Şubat 2026 Perşembe
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Manşet

İran’da tarihi eşik: Savaş veya değişim

26 Şubat 2026 Perşembe - 00:00
Kategori: Manşet, Ortadoğu, Söyleşi

Sosyolog Dr. Hawzhin Baghali, Rojhilat ve İran’daki isyan dalgasını gazetemize değerlendirdi:

İran’daki mevcut rejimin ABD müdahalesiyle değiştirilip değiştirilemeyeceği sorusu, İslam Cumhuriyeti’nin ideolojik ve yapısal doğasının anlaşılmasını gerektirir. Böyle bir rejimi devirmek veya hatta ‘boyun eğdirmek’ ne basit ne de hızlıdır. İslam Cumhuriyeti, kendisini dünyadaki tek Şii hükümet olarak görüyor

Şirin Bayık

 İran’da 2025 yılının son ayında ekonomik krizle başlayan protesto gösterileri, gün geçtikçe sosyal ve siyasal talepleri odağına alan bir isyan hareketine dönüştü. İran rejimi halka karşı silahlı güçleri kullansa da eylemler yayılarak büyüyor.

İran’daki gelişmelere ilişkin gazetemizin sorularını yanıtlayan Sosyolog Dr. Hawzhin Baghali, İran’daki krizin yalnızca sokaktaki öfkeyle değil, devlet içindeki güç bloklarının konumlanışıyla belirleneceğini vurguladı. 1979 sonrası kurumsallaşan İran İslam Cumhuriyeti yapısında seçilmiş organlardan çok güvenlik aygıtının belirleyici olduğuna dikkat çeken Baghali, özellikle Devrim Muhafızları Ordusu’nun ekonomik ve stratejik alanlardaki ağırlığının reform ihtimalini zayıflattığını ifade etti. Baghali’ye göre ayrıca ABD’nin doğrudan savaş seçeneğine yönelme ihtimali düşük olsa da, bölgesel gerilimler ve vekâlet alanları üzerinden baskının artması ise olası. Sosyolog Dr. Hawzhin Baghali, gazetemizin sorularının yanıtladı.

  • İran ve Rojhilat’ta Ocak 2026’da yeniden yükselen protestoları nasıl okumak gerekir?

İran ve Rojhilat’taki son gelişmeler, en az 2009’dan beri dalgalar halinde tekrarlanan yapısal protestolar döngüsünün bir parçası olarak görülmelidir. İran, etnik, kültürel, sınıfsal ve politik olarak çeşitlilik gösteren bir toplumdur. Bu nedenle, yaygın halk hoşnutsuzluğundan kaynaklansa da, her protesto dalgasının kendine özgü sosyal bileşimi ve özel talepleri olmuştur.

2009 protestolarında, kentli orta sınıf ve oy hakkı ile siyasi katılım ve ilgili talepler ön plana çıkmıştı. 2017 ve 2019’da alt sınıfların ekonomik ve geçim talepleri daha merkezi bir rol oynamıştı. 2022’de ise, ‘Jin, Jiyan, Azadî’ ayaklanmasının ardından, kadınlar, genç nesil ve Kürdistan protestoların odak noktası haline gelmiş ve bireysel özgürlükler ve insan onuru konuları protesto söyleminde ön plana çıkmıştı. Ocak 2026’ya geldiğimizde ise en belirgin şekilde geçim krizi ve ekonomik güvenin çöküşü ortaya çıktı ve orta ve alt sınıflar da bu durumdan etkilendi.

Ekonomik sorun son yıllarda giderek yaygın bir endişe kaynağı haline geldi ve şimdi hükümetin meşruiyet eksikliğinin ana nedeni oldu. Toplumun büyük bir kesiminin zihninde hükümet, ekonominin yapısal sorunlarını çözme yeteneğini kaybetti. Sistematik yolsuzluk, rant ekonomisinin genişlemesi ve güvenlik kurumlarının (özellikle Devrim Muhafızları Ordusu’nun) kilit ekonomik sektörler üzerindeki yaygın hakimiyeti, İran’ın bölgesel ve nükleer politikalarıyla ilgili uluslararası yaptırımların sonuçlarıyla birleşince, yapısal bir tıkanıklık görüntüsü yarattı. Sonuç olarak, toplumun önemli bir kısmı ekonomik krizin geçici bir durum değil, iktidardaki sistemin ideolojik yöneliminin ve siyasi yapısının doğrudan bir ürünü olduğu sonucuna vardı. Bu koşullar altında, protestolar, iktidar yapısının tamamına karşı bir direniş biçimi olarak görülüyor. Elbette, İran halkının hükümete karşı savaşmak için çok daha fazla nedeni var. İslam Cumhuriyeti, yıllar boyunca büyük grupları siyasi iktidardan dışlamak için baskıcı güç kullandı. Vatandaşları farklı seviyelere ayırmış ve eşitsizliği yapısal hale getirerek, vatandaşları özel hayatları da dahil olmak üzere en temel özgürlüklerinden mahrum bıraktı.

  • Halk ayaklanması ile birlikte İran rejimi, ülkenin dünya ile iletişimini neredeyse tamamen kesti. İran rejiminin bu tepkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu ayaklanma, Tahran’dan, özellikle de ulusal para biriminin yeniden çöküşünün ardından piyasa sektöründen kaynaklanmıştır. Bu nokta analitik açıdan önemlidir. Tahran piyasası tarihsel olarak İran’daki siyasi gücün temel direklerinden biri olmuştur. 1979 devrimi sırasında, din adamları ve piyasa arasındaki koalisyon, grevlerin düzenlenmesinde ve Muhammed Rıza Şah Pehlevi rejiminin felç edilmesinde belirleyici bir rol oynamıştır. İslam Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra da piyasa, rejimin geleneksel ve sosyal temellerinden biri olarak kabul edilmeye devam etmiştir.

Bu perspektiften bakıldığında, pazar satıcılarının protestosu hükümet için bir ‘yapısal uyarı sinyali’ olarak değerlendirilebilir. Alt veya marjinalleştirilmiş sınıflar protesto ederse, rejim bunu geçici bir hoşnutsuzluğa indirgeyebilir ancak tarihsel ve ekonomik temellerinden biri protesto alanına girdiğinde, mesele iktidar koalisyonu için bir krize dönüşür. Bu durum, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nden gelen dış baskılar ve askeri çatışma olasılığının en yüksek seviyede olduğu zamanlarda daha da hassas hale gelir. Bu tür koşullar altında, iç bölünmenin herhangi bir işareti, güvenlik açısından ‘varoluşsal bir tehdit’ olarak yorumlanabilir. Bu bağlamda internetin ve küresel iletişimin neredeyse tamamen kapatılması anlaşılabilir bir durumdur. Bu eylem birden fazla amaca hizmet eder:

Anlatıyı kontrol etmek ve kendi versiyonunu oluşturmak; Dijital medya çağında, herhangi bir sokak şiddeti hızla küresel hale gelebilir ve uluslararası maliyetlere yol açabilir. İnternetin kesilmesi, bağımsız anlatıların oluşmasını ve baskı görüntülerinin yayılmasını engeller. İslam Cumhuriyeti, baskıyla ilgili kendi anlatısını hızla oluşturdu ve bunu devasa medya aygıtı aracılığıyla yayınladı.

Protestocuların koordinasyonunu bozmak; Sosyal ağlar ve mesajlaşma uygulamaları, protestoları yatay olarak organize etmenin ana araçlarıdır. İletişimin kesilmesi, hızlı seferberlik kapasitesini azaltır. Ayrıca, internet karartması halk arasında bir cehalet ve korku alanı yarattı.

Öte yandan, İslam Cumhuriyeti rejimi ABD’ye ve dünyaya caydırıcı bir mesaj göndermek istiyordu: Hayatta kalmak adına, kendi halkına karşı azami baskı ve kitlesel katliam kapasitesini kullanmaya hazır olduğunu göstermek istiyordu. İslam Cumhuriyeti, Beşar Esad gibi hayatta kalmasını sağlamak için her türlü katliamı yapabilecek kapasiteye sahip olduğunu ve iktidarı kolay kolay bırakmayacağını dünyaya duyurmak istiyordu.

Ocak ayındaki İslam Cumhuriyeti katliamı anlık bir tepki değildi. Önceden tasarlanmış bir operasyondu. Kuvvetlerin hazırlanması, sağlık merkezleriyle koordinasyon ve iletişimleri bozmak için gelişmiş ekipmanların kullanılması (hatta uydu interneti gibi araçlara karşı bile) rejimin ‘yaygın bir ayaklanma’ durumuna hazırlıklı olduğunu gösteriyor. Bazı tanıklar, ölüler için ceset torbaları hazırladıklarını bile belirtmişlerdir.

  • Orada çok ciddi bir şekilde halkın katliamla karşı karşıya kaldığına dair bilgiler yayılıyor. Bu bağlamda İran’daki son gelişmelerin uluslararası medya ve siyasi gündemdeki yerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

İlk olarak, küresel medya ve siyasi sistem içinde öncelikleri belirlemeye yönelik yazılı olmayan bir politika vardır. Büyük güçlerin çıkarlarıyla doğrudan bağlantılı olan veya bölgesel veya küresel tırmanma riski taşıyan krizler daha fazla haber ve ilgi görür. Buna karşılık, resmi olarak dış savaş halinde olmayan bir ülkedeki iç baskı, daha büyük medya krizleriyle rekabet halinde genellikle marjinalleştirilir. Bazı yabancı medya kuruluşları baskıyı kapsamlı bir şekilde ele almış olsa da (ben şahsen Fransa’daki medyayı takip ettim ve orada uzun süre ayrıntılı olarak tartışıldı), küresel olarak ortaya çıkması gereken hassasiyet düzeyi tam olarak gerçekleşmedi. Bana göre bu, küresel kamuoyunun İran’daki yaygın cinayet raporlarına karşı kayıtsızlığına indirgenemez.

Son yıllarda dünya, Ukrayna’daki savaştan Sudan ve Suriye’deki uzun süreli krizlere ve özellikle Gazze’deki savaşa kadar eşi benzeri görülmemiş bir savaş, soykırım ve insani felaket birikimiyle karşı karşıya kaldı. Gazze’deki şiddetin sürekliliği ve yoğunluğu, özellikle 7 Ekim 2023 saldırısından sonra, sivil katliamlarının görüntülerinin neredeyse günlük medya olayı haline geldiği bir noktaya ulaştı. Bu süreklilik, küresel duyarlılığı artırmak yerine, birçok durumda kamuoyunda şiddetin bir tür normalleşmesine yol açtı.

  • ABD Başkanı Trump’ın İran’daki gelişmelere ilişkin açıklamaları, müdahale edebilecekleri yönünde seyir izliyor. Olası bir ABD-İran savaşı ihtimalini nasıl değerlendiriyorsunuz? Washington’un önünde olası seçenekler nelerdir?

Trump, ABD ara seçimleri sonbaharda yapılacağı için İran’la ilgili herhangi bir eylem konusunda yazdan önce bir karar vermek zorunda ve Amerikan halkının desteğini kazanması gerekiyor. Bu aşamada, özellikle İran konusunda dış politikadaki herhangi bir belirsizlik, zayıflık olarak algılanabilir ve Trump ile partisinin seçimleri kazanma şansını azaltabilir. Eğer İran’daki durum o zamana kadar çözülmezse, Trump’ın kamuoyu ve parti üyelerinin desteğini kazanmakta ciddi zorluklarla karşılaşması muhtemeldir.

Ancak Trump’ın İran krizini çözmek için uygun seçenekleri yok. Askeri müdahaleye isteksiz ve savaş yanlısı bir lider değil, ancak İran’ın durumu onu böyle bir seçeneğe zorlayabilir. İran, müzakerelerde ABD’ye önemli tavizler vermek zorunda olduğu bir konumda. Bu tavizler arasında nükleer programı, füze programı ve çeşitli ülkelerdeki vekil güçlerinin faaliyetleri yer alıyor. Bu tehditler hem İsrail hem de ABD için, ayrıca bölgedeki ülkeler için son derece tehlikeli. Eğer İran bu tavizleri vermeye yanaşmazsa, büyük bir tehdit olmaya devam edecek ve potansiyel olarak ABD’yi askeri müdahaleye zorlayacaktır. Öte yandan, İran bu tavizleri verirse, bu İslam Cumhuriyeti için sonun başlangıcı anlamına gelecektir.

Bununla birlikte, İran’a yönelik askeri bir saldırının geniş kapsamlı sonuçları olacaktır. Birincisi, başarı garantisi yoktur ve İran rejiminin devrilmesi hızlı veya kolay olmayacaktır. Ayrıca, böyle bir eylem bölgedeki güvensizliği tırmandırabilir ve Hamaney’in tehdit ettiği gibi, çatışmanın bölgesel bir savaşa dönüşme olasılığı vardır. Sonuç olarak, bölgedeki ülkeler ciddi bir ikilemle karşı karşıyadır. İlki İran’ın tehditlerine katlanmak ve İran’da artan nükleer silah üretimi konusunda endişelenmek ya da bölgesel bir savaş riskini beraberinde getiren askeri eyleme başvurmak zorundadırlar. İkinci seçenek, tehlikeli olsa da, mevcut koşullar altında daha mantıklı görünmektedir, çünkü İran’ı böyle bir durumda bırakmak, tereddüt etmeden en kısa sürede nükleer silah edinme yoluna girmesine yol açacaktır. Bu da Ortadoğu’daki diğer ülkelerin nükleerleşmesine yol açabilir.

Bölgedeki ülkeler arasında Türkiye, İran’a karşı askeri harekâta diğerlerinden daha fazla karşı çıkıyor. Türkiye, İran’ın zayıflaması durumunda sıradaki hedefin kendisi olacağını biliyor. Dahası, İran’ın merkezi gücünün zayıflaması, Rojhilat’ta başka bir Rojava’nın kurulması da dahil olmak üzere Türkiye için yeni tehditler doğurabilir. İran ve Türkiye arasındaki ilişki bugüne kadar düşmanca olmamıştır ve her iki ülke de, özellikle ideolojik alanlarda, siyasi İslam söyleminin bir parçasıdır. Bu bağlamda, İran İslam Cumhuriyeti iktidarda kalırsa, mevcut rejimden daha güçlü bir rejim olsa bile, Türkiye için ciddi bir tehdit oluşturmayacaktır. Bu nedenle, Türkiye, bölgedeki ülkeler arasında İran’a karşı askeri harekâta en ciddi şekilde karşı çıkan ülkedir.

  • İran’a yönelik olası bir askerî müdahalenin ülke içi ve bölgesel düzeyde nasıl sonuçlar doğurabileceğini düşünüyorsunuz?

İran, ABD ve İsrail arasındaki mevcut gerilimlerle ilgili olarak çeşitli senaryolar düşünülebilir. En olası senaryolardan biri, müzakerelerin başarısız olması ve önümüzdeki aylarda gerilimlerin tırmanmasının askeri bir saldırıya yol açmasıdır. Bu saldırı ya ABD önderliğinde İsrail’in katılımıyla ya da İsrail tarafından ABD desteğiyle başlatılabilir. Ancak, böyle bir eylemin tam ölçekli bir bölgesel savaşa dönüşüp dönüşmeyeceği veya daha küçük operasyonlarla sınırlı kalıp kalmayacağı, ana aktörlerin siyasi kararlarına ve güvenlik hesaplamalarına bağlıdır ve kesin olarak tahmin etmek mümkün değildir.

İran’daki güç yapısını zayıflatacak herhangi bir müdahale durumunda (rejim değişikliği olmasa bile) ilk sonuçlar İran toplumunun kendisini etkileyecektir. Merkezi gücün zayıflaması, güvenlik kurumları içinde bölünmelere yol açabilir ve sonuç olarak İran’ın bazı bölgeleri kontrol dışına çıkabilir. Bu nedenle, özellikle Devrim Muhafızları’nın bazı kesimleri olmak üzere hükümete bağlı güçler ile çeşitli halk grupları arasında iç çatışma olasılığı artar. En kötü senaryoda, bu durum uzun yıllar boyunca yaygın istikrarsızlığa veya hatta iç çatışmaya yol açabilir. Bu koşulların doğal bir sonucu, özellikle Avrupa’ya doğru göçün artması olacaktır.

Bölgesel olarak Türkiye kilit oyunculardan biri olacak. Ankara, Kürdistan bölgelerindeki gelişmelere özel bir hassasiyet gösteriyor ve haberlerde duyduğumuz gibi İran merkezi hükümetinin ciddi şekilde zayıflaması durumunda, Türkiye, İran toprakları içinde ve Türkiye ile olan sınırında, Rojhilat ile doğrudan örtüşen bölgede, potansiyel savaş mültecileri için bir koridor oluşturma bahanesiyle müdahale etmeyi düşünebilir. Böyle bir eylem, oradaki etnik gerilimleri önemli ölçüde tırmandırabilir ve elbette Türkiye’yi İran’daki çatışmaya dahil edebilir. Aynı zamanda, bölgesel güçlerden biri olarak İran’ın zayıflaması, Türkiye, İsrail ve Yunanistan arasındaki rekabeti daha belirgin ve doğrudan hale getirecektir.

Körfez ülkeleri de ikili bir konumda bulunuyor. Bir yandan, İran’ın zayıflaması onlara yönelik doğrudan tehdidi azaltabilir. Diğer yandan, Basra Körfezi’nde yaşanacak büyük ölçekli bir savaş veya Hürmüz Boğazı’ndaki herhangi bir karışıklık, enerjiye bağımlı ekonomilerine ve dış yatırımlarına ciddi zararlar verebilir. Artan güvenlik maliyetleri, enerji taşımacılığının aksaması ve yatırımların azalması, onlar için önemli ekonomik sonuçlar doğurabilir.

Daha geniş bir ölçekte, Çin’in rolü de önem kazanıyor. Çin, şimdiye kadar Ortadoğu krizlerine doğrudan müdahaleden kaçınmaya çalıştı ve ABD ile uzun vadeli stratejik rekabetine odaklandı. Ancak İran, hem enerji hem de altyapı projeleri çerçevesinde Çin için önemli bir ülke. İran’daki ciddi istikrarsızlık veya temel değişiklikler, Çin’i daha aktif bir tavır almaya zorlayabilir. Büyük güç rekabeti açısından bakıldığında, İran’a yapılacak herhangi bir müdahale, Ortadoğu’yu Washington ve Pekin arasında dolaylı bir çatışmanın daha da yoğun bir arenasına dönüştürebilir.

  • İran’da emperyalist bir güç olarak ABD’nin saldırısı ile molla rejiminin değişme ihtimaline ilişkin neler söyleyebilirsiniz?

İran’daki mevcut rejimin ABD müdahalesiyle değiştirilip değiştirilemeyeceği sorusu, İslam Cumhuriyeti’nin ideolojik ve yapısal doğasının anlaşılmasını gerektirir. Böyle bir rejimi devirmek veya hatta ‘boyun eğdirmek’ ne basit ne de hızlıdır. İslam Cumhuriyeti, kendisini dünyadaki tek Şii hükümet olarak görüyor. Yüzyıllarca süren tarihsel dışlanmanın ardından siyasi iktidarı ele geçirmeyi başarmış bir hükümet. Rejimin resmi ideolojisi, özellikle Şii mesihçiliğinin siyasi yorumu, rejimin ‘Mehdi’nin ortaya çıkışına’ kadar varlığını sürdürmesini haklı çıkarıyor ve bu da iktidar yapısına sadece siyasi boyutun ötesine geçen bir boyut kazandırıyor.

Bu yapının merkezindeki kurum, başından beri sadece askeri bir güç olarak değil, aynı zamanda ideolojik bir örgüt olarak tasarlanan İslam Devrim Muhafızları Ordusu’dur. Bugün siyaset, ekonomi, güvenlik, kültür ve hatta bölgesel ağlar üzerinde derin bir etkiye sahiptir. Bu kurumsal iç içe geçme düzeyi, rejim değişikliğinin sadece piramidin tepesindeki kişiyi (örneğin; Hamaney’i veya birkaç üst düzey komutanı) ortadan kaldırmakla ilgili bir mesele olmadığı anlamına gelir. İran’daki güç yapısı ağ tabanlı ve çok katmanlıdır ve kendini yeniden üretme kapasitesine sahiptir.

ABD veya İsrail’in rejim değişikliğini hedefleyen bir askeri saldırısı durumunda, merkezi hükümetin belirli alanlar veya işlevler üzerindeki kontrolünü kaybetmesi muhtemeldir. Bununla birlikte, Devrim Muhafızları’nın bazı bölümleri ve ona bağlı güçler muhtemelen ‘dirençli hayatta kalma’ aşamasına girecektir. Böyle bir senaryo, merkezi hükümetin ciddi şekilde zayıflamasına yol açabilir, ancak aynı zamanda uzun vadeli istikrarsızlığa, dağınık çatışmalara ve hatta yarı iç savaş durumunun ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilir.

Bu nedenle, yaygın ve maliyetli bir askeri müdahale yoluyla rejim değişikliğinin Washington için tercih edilen seçenek olması olası değildir, çünkü kontrolsüz çöküş ve bölgesel güvensizliğin yayılması riski çok yüksektir. Daha olası bir senaryo (eğer amaç gerçekten güç yapısını değiştirmekse) rejim içindeki bölünmelere dayanmaktır. Bu, daha kontrollü bir geçişi yönetebilecek siyasi veya askeri elitlerden oluşan bir fraksiyon aracılığıyla, içeriden bir tür güç yeniden yapılanmasını teşvik etmeyi veya kolaylaştırmayı içerir. Bu bağlamda, bir darbe veya iç dönüşüm, ABD için tam ölçekli bir savaştan stratejik olarak daha az maliyetli ve daha yönetilebilir olacaktır. Bununla birlikte, ABD’nin Ortadoğu’daki politikaları genellikle uzun vadeli, yumuşak diplomasiye göre daha aceleci olup, çoğu zaman daha çok kuvvete dayanmaktadır.

  • İran’daki gelişmeler Rojhilat ve genel olarak Kürt halkı üzerinde nasıl bir etki yaratabilir?

Kürt sorunu uluslararası bir sorundur ve bölgesel başkentlerden birindeki herhangi bir gelişme, Kürdistan’ın tüm bölgelerini doğrudan etkiler. Geçtiğimiz yüzyıl boyunca, Kürdistan dört devlet arasında bölünmüş olsa da, iktidardaki hükümetlerin (İran, Türkiye, Irak veya Suriye’de olsun) güvenlik politikaları, Kürtleri bastırmada genellikle ortak bir mantığı, hatta birbirleriyle koordinasyonu paylaşmıştır.

Ancak, özellikle Rojava’daki olayların ardından, Kürtler arasında ‘ortak kader’ duygusunun eşi benzeri görülmemiş bir şekilde güçlendiğine tanık olduk. Bu duygu, duygusal düzeyin ötesine geçerek siyasi ve ulusal bir farkındalığa dönüştü. Birçok Kürt, Kürdistan’ın bir bölümüne karşı uygulanan herhangi bir baskıcı politikanın, diğer bölümler üzerinde de artan baskıya yol açabileceğini fark etti. Türkiye ve Şam’ın Rojava’yı zayıflatması, Rojava halkıyla olan güçlü dayanışmaya ek olarak, Rojhilat arasında derin endişelere yol açmıştır, çünkü bu zayıflamanın gelecekteki pazarlık güçlerini azaltacağını çok iyi bilmektedirler.

Öte yandan, İslam Cumhuriyeti’nden sonra Tahran’da, Rojhilat’taki Kürtlerin temel haklarını (eşit siyasi katılım ve yasal ve barışçıl bir çerçeve içinde kendi kaderini tayin etme hakkı dahil) garanti altına alabilecek demokratik bir güç iktidara gelirse, bu değişiklik bölgesel dengeyi Kürtler lehine değiştirebilir. Böyle bir senaryoda, Rojhilat, Kürdistan’ın diğer bölgeleri için siyasi ve hatta ekonomik bir destek haline gelebilir ve Rojava da dahil olmak üzere diğer bölgelerdeki özerklik deneyimleri daha istikrarlı olabilir.

Ancak, İran’daki siyasi geçiş daha büyük bir istikrarsızlığa veya daha fazla baskıya yol açarsa, Rojhilat bölgesel güçler arasında rekabetin sahnesi haline gelebilir. Bu denklemde Türkiye’nin rolü son derece belirleyicidir. Ankara’da daha demokratik ve daha az güvenlik odaklı bir yaklaşıma sahip bir hükümet iktidara gelirse, Rojhilat da dahil olmak üzere Kürdistan ile daha az gergin ilişkiler kurma ve gelişmelerine yönelik tehdit odaklı bakış açısını azaltma olasılığı vardır. Aksi takdirde, İran’daki herhangi bir güç boşluğu Türkiye tarafından güvenlik tehdidi olarak yorumlanabilir ve bu da müdahaleci politikalara veya Rojhilat’ta güvenlik kuşaklarının oluşturulmasına yol açabilir.

  • Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

İçinde bulunduğumuz durum son derece umutsuz. Ne yazık ki, İran ve Ortadoğu için parlak bir gelecek umudu, her zamankinden daha uzak görünüyor. İnsanlar, onurlu bir yaşam ideali uğruna defalarca canlarını feda ettiler, ancak karşılığında kurşunlardan başka bir şey almadılar. Ocak ayında binlerce insan hayatını kaybetti ve binlercesi daha, hâlâ tutuklanma korkusuyla, evlerinde yaralarını tedavi ediyor, birçoğu ölüm riskiyle karşı karşıya. Binlerce insan İran’da en kötü koşullar altında hapsediliyor.

Bu durumda, halkın geriye kalan tek umudu, İslam Cumhuriyeti’ni yok edecek bir askeri saldırı. İnsanlar geceleri saldırıyı bekliyorlar, ancak böyle bir saldırının ardından geleceğin belirsiz ve tehlikeli olduğunun farkındalar. Siyasi faaliyetler için uygun bir alanın yokluğunda, şimdi ‘tek lider, tek bayrak, tek millet’ diye slogan atan faşist ve antidemokratik güçler, halkın sesini susturdu ve diasporada muhalifleri ortadan kaldırmak ve her türlü muhalefeti zayıflatmak için baskı yapıyor. İran’ın son Şahının oğlunun etrafında toplanan bu gruplar, kendilerini İslam Cumhuriyeti’nden sonraki geleceğin alternatifi olarak görüyorlar. Ancak, bu kişilerin böyle bir rolü yerine getirme olasılığının çok düşük olduğunu söylemek gerekir.

Rojhilat halkı, Rojava’daki duruma karşı derin bir hassasiyet duyuyor, acı ve endişe içindeler. Bazen Rojava’daki durumun onları İran’daki Ocak ayındaki olaylardan daha çok endişelendirdiği hissi uyanıyor. Bununla birlikte, İran ve Kürdistan halkı krizlere karşı seferber olma ve direnme konusunda değerli deneyimlere sahip. Bu günlerde sahip olduğumuz tek gerçek umut bu.

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

DSG’den Şam’a ‘Hol Kampı’ yanıtı: Ses ve görüntüyle kanıtlandı

Sonraki Haber

Kapsayıcı olmanın gücü

Sonraki Haber

Kapsayıcı olmanın gücü

SON HABERLER

Tarihin hafızası: Göbeklitepe ve Kürtler

Yazar: Yeni Yaşam
26 Şubat 2026

Bir Ortadoğu destanı: Mervânîler

Yazar: Yeni Yaşam
26 Şubat 2026

Dêrsim büyük bir ekolojik yıkımla karşı karşıya

Yazar: Yeni Yaşam
26 Şubat 2026

Barışın ve özgürlüğün sesini yükselteceğiz

Yazar: Yeni Yaşam
26 Şubat 2026

Öcalan’ın anlatımıyla PKK’nin feshi, değişim ve ‘komünal toplum’

Yazar: Yeni Yaşam
26 Şubat 2026

Kürt kadınının rönesansı ve tarihsel dönüşüm

Yazar: Yeni Yaşam
26 Şubat 2026

‘Terör sorunu’ değil, ‘savaş sorunu’

Yazar: Yeni Yaşam
26 Şubat 2026

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır