DEM Parti İstanbul İl Eşbaşkanları ile süreci ve İstanbul’u konuştuk;
Arife Çınar: Şimdi onurlu barışın gündeme gelmesi Türkiye halkları açısından da dünya açısından da çok çok önemli. Açıklama sonrasında özellikle biz, onurlu barışın bu ülkede inşa edilmesi ve yeşertilmesi için İstanbul’da çalışmaları yürüteceğiz
Çınar Altan: Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’ın ortaya koymuş olduğu çözüm perspektifinin yeni bir yolun anahtarı olacağını biliyoruz. Bunun heyecanı ve güveni içerisinde de İstanbul’un buna hazır ve inisiyatif alacağı araçların yaratılmasını hedefliyoruz
Heval Elçi \ Nazlı Buket Yazıcı
Halkların, iktidarın savaş politikalarının ve ekonomik krizinin faturasını ağır şekilde ödediği bu dönemde siyasetçilere, kadınlara, gençlere yönelik baskılar da arttı. Herkesin gözü kulağı ise aylardır Türkiye’nin temel gündemlerinden biri olan çözüm tartışmalarına ilişkin bugün PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın İmralı Adası’ndan göndereceği mesajda.
23 Şubat Pazar günü gerçekleşen Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İstanbul 3’üncü Olağan Kongresi’nde eşbaşkanlar olarak seçilen Arife Çınar ve Çınar Altan ile İstanbul’u ve Abdullah Öcalan’dan gelecek mesajı konuştuk.
- Türkiye’nin en büyük kentlerinden İstanbul’un 3. Olağan Kongresi’nde partinizin il eşbaşkanları seçildiniz. Öncelikle sizleri tanımak istiyoruz. Kendinizi anlatır mısınız?
Arife Çınar: Sivaslıyım. Demokratik siyaset alanına HADEP ile başladım. Daha sonra kadın kurumlarında, Dicle Kadın Kültür Merkezi’nde çalıştım ve Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) İstanbul İl Eşbaşkanlığı yaptım. Daha sonrasında Halkların Demokratik Partisi (HDP) Parti Meclisi ve Merkez Yürütme Kurulu’nda (MYK) yer aldım. Ve üç dönemdir de, Halkların Demokratik Kongresi’nde (HDK) çalıştım
Çınar Altan: Bir tarafım Gümüşhaneli, diğer tarafım da Romanya göçmeni Tatar. Lise yıllarından itibaren İstanbul’da oldum ve aslında politik mücadeleye de lise ve üniversitede İstanbul’da devam ettim. Çeşitli farklı toplumsal hareketler içerisinde, ilk başta örgütsüz olarak, mücadelede yer aldım. Ama daha sonrasında da Ezilenlerin Sosyalist Partisi’nde (ESP) İzmir ve İstanbul’da il yönetiminde görev yürüttüm. Üç sene önce de İzmir’e taşındım ve orada da Halkların Demokratik Partisi (HDP) İzmir İl Eşbaşkanlığı görevini yürüttüm. O görevimizi tamamlayamadık, yarıda kaldı maalesef. Şimdi ise Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi’nin (DEM Parti) İstanbul kongresiyle birlikte buradayım.
- İstanbul için emekçinin, kadının, halkların şehri diyebiliriz. Bu durumu düşününce İstanbul’un ülke gündemini belirlemede de çok büyük etkisi olduğu söyleyebiliriz. Peki sizler eşbaşkanlığınız döneminde İstanbul için bir nasıl bir örgütlenme planlıyorsunuz?
Arife Çınar: İstanbul gerçekten kadının, emekçinin, halkların inançlarının farklı kimliklerinin olduğu bir kent. İstanbul siyasetin merkezi aslında. İstanbul’da bir değişim olması demek, tüm Türkiye’de olması demek. İstanbul’un 39 tane ilçesi var. İlçe örgütlerimiz ve ilçelerde olan STK’larla, dost kurumlarla ve çeşitli toplumsal dinamiklerle sürekli bir bağ kurarak, çeşitli mücadele alanlarını yaratmaya çalışacağımızı söyleyebilirim. Ayrıca İstanbul yoksulluğun da kadınlar üzerinden derin yaşandığı bir kent. Bunu da eklemek gerek. Kadın dayanışmasını güçlendirebileceğimiz, kadın kimlik farkındalığını geliştirebilecek çeşitli etkinlikler, atölye çalışmaları organize ederek her kimlikten, her sınıftan kadına ulaşmaya çalışacağız.
Çınar Altan: Demografik olarak bu kadar çok öğeyi barındırıyor. Bu yüzden aslında çelişkilerin de en yoğun olduğu kent. Ve bu çelişkiler aynı zamanda mücadele içerisindeki hareketliliği de koşulluyor. Yani Türkiye ve Ortadoğu’ya baktığımızda kültür, dil, inanç bakımından halklar bahçesi İstanbul. Ve buna dair hem devlet-halk çelişkisi hem de emek-sermaye çelişkisinin en yoğun, en keskin yaşandığı yer. Dolayısıyla bizim de kendi parti programımız dahilinde, hem siyasal ufkumuz hem de örgütsel hedeflerimiz açısından her şeyin çok çabuk somut karşılık bulacağı bir kent. Bu açıdan böyle bir kent içerisinde mücadele etmek bizlere de çok büyük bir görev yüklüyor. İlk olarak, tüm bu dinamiklerle temas sağlamalıyız. Bu temasla birlikte, bunları örgütlemek ve bunu siyasi mücadelenin bir manivelası haline getirmek gibi bir temel görevimiz var.
Biz ileride hem örgütsel hedeflerimizi hem de siyasal hedeflerimizi açıkçası İstanbul’un bu gerçekliğini gören, onun belirleyici unsuru olduğunun bilincinde bir çalışma yürütmek istiyoruz. Esas hedefimizin başlığını böyle tarif edebiliriz.
- İşçi direnişlerinin kararlılıkla devam ettiği kentlerden biri de İstanbul. Emek örgütlenmesine dair nasıl bir planlama yapacaksınız?
Çınar Altan: Emek hareketini, Türkiye’nin pozisyonu emek hareketinin geleceği açısından baktığımızda Türkiye’nin küresel kapitalist sistem içerisindeki yeriyle çok bağlantılı okumak lazım. O da şu; küresel pazar ve üretim ağı içerisinde Türkiye özel bir rol üstlenmeye çalışıyor. Yani bir Mali ekonomim sömürge ülkesi olarak burayı ucuz emek cenneti haline getirmek istiyor. Bu durum rejimin yapısını da çok belirleyen hale geliyor. Yani ucuz emekle birlikte emek sömürüsünü çok yoğun bir şekilde yaparak, bu pazar içerisinde pay katmaya çalışıyor. Ve bunu yönetmek adına da rejimi giderek daha fazla despotik ve faşist bir karaktere büründürüyor. Ama direniş elbette ki var ve daha fazla da olacak. Çünkü hem ekonomik kriz hem de emek sömürüsünün yoğunlaştığı bir durumda bu tür karşı direnişlerin kendiliğinden gelişmesi kaçınılmaz. Keza İstanbul’da birçok noktada, üretim alanında, bizler bunu görüyoruz. Şimdi bu geleceğe bakarak partimizin emek mücadelesiyle ilgili programatik olarak çok esaslı bir ilişkisi var. Yani aslında partimizin programına dair bir pratiği istediğimiz düzeyde de hayata geçiremedik. Bunun bilincindeyiz ve öncelikle bütün bu kendiliğinden gelişen işçi hareketleriyle daha fazla ilişki kurmak istiyoruz. Birincisi bu. İkincisi şöyle bir şey; farklı farklı direniş odaklarını bir araya getiren bir siyasal özne olma gibi bir iddiamız da var. Çünkü partimizi yaratan kuvvetler ve siyasal ufkumuz gerçekten bunun koşuluyor. En öncelikli hedefin bu olduğunu söyleyebilirim. Parçalı olan mücadeleler lokal kaldığı sürece aslında hedefine koyduğu şeyi yakalamaktan uzaklaşıyor. Bu mücadelelerin her birini birleştiren bir rol oynayabilir miyiz? Bunun sürükleyicisi olabilir miyiz? Bu soruyu kendimize soruyoruz ve bunu yapmak istiyoruz.
Emekçilerin, işçi sınıfının ekonomik koşulları ve siyasal mücadele arasında bir bariyer koymak istiyorlar. Yani sadece ekonomik koşullarından dolayı işçiler emekçiler isyan etmiyor, karşı koymuyor. Bunun politik özgürlükle çok temel bir bağı var. Kendi koşulları için harekete geçtiğinde karşısında devlet gücünü görüyor. Bu doğrudan bir politik özgürlük sorunu, bir siyasal mücadeleye kendisini angaje ediyor. Dolayısıyla işçi hareketlerini birleştiren bir unsur olmanın yanında buna, siyasal bir karakter kazandırmak gibi bir temel görevimizin olduğunu düşünüyoruz. İstanbul’da da bunu hayata geçirdiğimizde çok büyük bir sonuç alacağımızı da düşünüyoruz.
- İktidar 2025 yılını aile yılı olarak ilan etti. Hane içinde kadın cinayetlerinin bu kadar arttığı bu süreçte nasıl bir kadın örgütlenmesi yapmayı planlıyorsunuz?
Arife Çınar: Kadın mücadelesine baktığımızda bir külliyatın oluştuğunu biliyoruz. DEM Parti’nin kadın mecliseri var. İlçelerimizde kadın meclislerimiz var ama bu dönem kadınlar cephesinden bir daralma olduğunu ifade edebilirim. Kadın meclislerinin olmadığı ilçelerde hatta mahallelerde kadın meclislerini oluşturma gibi bir çabamız olacak. Sınıf karakterine çok bakmadan yüreği demokratik siyasetten yana olan kadınlarla buluşarak kadın mücadelemizi devam ettireceğiz. Türkiye’yi çok derinlikli bir kriz yaşamakta ve ilk etapta bu krizden etkilenen kadınlar oluyor. Tam da bu noktada tüm kadınlarla bağımızı güçlendirerek özel dönemlerde de 8 Mart, 25 Kasım gibi alanlarda olmaya devam edeceğiz.
- Örgütlenme süreçlerinde mahalle, semt meclislerinin yarattığı farkı biliyoruz. İstanbul’daki meclislerin genel durumu ne, bu konuda ekstra bir planlamanız var mı?
Arife Çınar: Tabii hem HDK’de hem de DEM Parti’de meclislerin oluşması bir demokratik zemini aslında beraberinde getiren ve tüm toplumu da içine alan bir yapılanma. Türkiye’de ve dünyada daha çok temsili siyasetin ön plana çıktığını görüyoruz. DEM Parti ve HDK olarak olması gereken; kadınların sözünü kurduğu, halkların, inançların sözünü kurduğu meclislerin olması, doğrudan demokrasi ve katılımı da esas alan bir yerden bakıyoruz. Ama Türkiye gerçekliği üzerinden ve bu temsili siyasetin yaratmış olduğu sonuçlar üzerinden baktığımızda amaç edindiğimiz meclisleşmenin hala tam olmadığını ifade edebiliriz. Esas temel siyasetin de, demokratik siyasetin de buradan gelişeceğini düşünüyoruz. İlçelerimizde genel olarak örgütlerimizde bir meclisleşme var ama yeterli değil. Meclisleri oluşturma gibi bir çabamız olacaktır. Bu noktada çalışırken Halkların Demokratik Kongresi’yle de ortaklaşan bir çalışma yürüteceğiz. DEM Parti’de mahalle komisyonu olarak ifade ettiğimiz alanları meclise dönüştürme gibi bir çabamız var. Bu eksikliği giderme noktasına da bir örgütleme çalışması yürütüyor olacağız.
- Meclisler’den devam edelim istiyoruz. İstanbul için ittifaklara uygun bir şehir diyebilir miyiz? Güncel durum nedir. Partinizin İstanbul özelinde ittifak koşullarına dair neler söyleyebilir misiniz
Çınar Altan: Bence örgütlenme nedir diye düşünmek lazım? Buna dair partimiz de dahil olmak üzere bütün sol demokratik kesimlerin kendisine böyle daha cesur sorular sorması gerektiğini düşünüyorum. Bizler örgütlenmeyi yalnızca bir partinin üyesi olmak, ona oy vermek, eylem etkinliklerine gitmek gibi görmüyoruz. Örgütlenme dediğimiz şey gündelik hayatın örgütlenmesi. Yani somut olarak bütün bir yaşamı kuşatan bir dayanışma ve güven duygusu. Ve karşılık gördüğü yer de burası. Devlet alanlara çok görünür olduğu zaman bunu engelleyebiliyor. Ama örgütlenme toplumsal zemine yayıldığı zaman ve gerçekten bir güven ve dayanışma temelinde kurulan bir ilişki haline dönüştüğünde buna müdahale etme şansı yok. Dolayısıyla biz de bence örgütlenmeye dair kendi anlayışımızı böyle yenileyerek hayata geçirmeliyiz. Bu saldırılara böyle bir göğüsleyebiliriz diye düşünüyorum. Bu elbette ki ittifakları da kapsıyor. Çünkü yalnızca partimizin tabanı değil birçok farklı dinamiğin de benzer sorular içerisinde olduğu, benzer çelişkiler içerisinde olduğu ama özneleşemediği, tek başına yalnız kalarak kendi gündemiyle özneleşmeye çalıştığı anda o gündem içerisinde boğulduğu gerçeği var. Meclis formunda gerçekten bu örgütlülüğü ittifaklar düzeyinde yayabilirsek buna karşı koyabilecek bir gücün olmadığını biliyoruz. Bunun tarihsel örnekleri de var.
Aslında bizler açısından şöyle bir görev var her şeyden önce. Öncelikle bu zeminde ortaklaşmayı sağlamamız gerekiyor. Türkiye siyaseti bunun üzerine çok fazla soru soruyor yıllardır. Bunları bir neticelendirmemiz lazım. Buna dair de belli başlı deneyimler de yaratıldı. Emek Özgürlük İttifakı’ndan tutalım da HDK içerisinde onun çeşitli birleşenleriyle farklı farklı ittifak deneyimleri oldu. Her biri bize çok şey kazandırdı. Bu dönem açısından İstanbul’da bizler gerçekten şunu sağlayabilirsek, bütün bu baskı ve tutuklama saldırılarıyla cisimleşen zoru tersine çevirecek ve ortak paydayı yaratabilecek bir zemin yaratabilirsek bizler gerçekten çok güçlü olacağımızı düşünüyoruz. Ve kendimize de böyle bir misyon biçtiğimizi söyleyebilirim. Ve bunu başaracağımıza da önümüzdeki dönem için, daha doğrusu bunun dışında başka bir şansımızın olmadığını da ifade etmek istiyorum.
- Geçtiğimiz 2 ay içinde İstanbul özelinde siyasi operasyon olarak tanımlanacak birçok gözaltı operasyonu gerçekleşti. 34 ESP üyesinin tutuklanması, hemen ardından HDK’ye dönük gerçekleştirilen operasyonda 30 kişi tutuklanması. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çınar Altan: Özellikle bir milat biçmek belki çok doğru olmaz ama, 2015’ten itibaren, Çöktürme Planı’nın çerçevesi içerisinde AKP-MHP iktidarı böyle bir konsept izliyor. Bunun temel nedeni şu; iktidarlar iki şeye dayanıyor, yani rıza ve zor diye kabaca özetlersek, rıza üretme kapasitesini yitirmiş ve bunun bilincinde olan bir iktidar gerçekliği var. Dolayısıyla burada yapacağı şey yönetme adına bu zor ve baskıyı arttırmak ve buna karşı gelişebilecek itirazı da çeşitli toplumsal öncüleri, buna yönelik hazırlığı olan, örgütlülüğü olan siyasal özellikleri tasfiye etmek. Bu onun iktidarını ve yönetme kapasitesini belirleyen en temel denklem. Bunun dışına çıktığı zaman herhangi bir rıza da üretemediği için iktidarda kalamayacağını biliyor ve bu bilinçle hareket ediyor. Önümüzdeki sürece dair farklı farklı tartışmalarla birlikte bunun yürütmesi çok manidar. Çünkü bir mücadele içerisinde belli başlı tavizler verilebilir ama bunu karşı tarafın kolunu kanadını kırarak yapma gibi bir temel bir politika izlediğini görüyoruz. Buna bağlı olarak şöyle bir şey de var belki ilk sorunuzla bunu ele almak lazım. Toplumsal öfke giderek artıyor, itiraz artıyor ama örgütlü ve somut bir karşılığı bulamıyor. Bunu karşılayacak özneleri bir kere dışarıya çıkartmak iktidar için çok temel bir şey. Bütün siyasal operasyonların buluştuğu payda burası açıkçası.
Çok büyük bir gezi korkusu var. Gezi İsyanı’ndan iki sene önce bu tür bir atmosferimiz vardı ve bu nasıl bir zemin yarattı. Bakın Gezi’yi çıkarttı kendisinden. Ben hala geceleri uyurken o ‘Gezi korku’sunun belli başlı kafalardan silinmediğini düşünüyorum ve buna yönelik de adımlar attığını düşünüyorum. Bizler siyasal özneler bunu örgütleyebilecek kapasiteye sahibiz. Dolayısıyla iktidar bu noktada çok bilinçli bir şekilde davranıyor ve bize şu görevi yüklüyor onun yakaladığı halkayı tekrardan örgütlemek. Yani bizim şu anda kendi örgütlenmemizde ve siyasal mücadelemizde aradığımız yer işte burası. Bu özneleşme ve sürükleyici olma rolünü bütün siyasi ve devrimci partilerin üstlenmesi gerektiğini düşünüyorum.
- HDK özeline dönersek yapılan operasyonun 2010’lu yıllara dayandırıldı. Uzun yıllar sonra neden böyle bir dosya gündeme alındı, bu dosya ile ne amaçlanıyor
Arife Çınar: Türkiye’de tekçiliği ifade eden, tek renk, tek kimlik üzerinden ve erkek egemen akılla hareket eden bir sistem var. Şimdi bu sistem kendi varlığını koruyabilmek için halkların, inançların, kadınların, gençlerin bir araya gelmesine karşı hep kaygılı olmuştur. HDK’nin varlığı kendisini buradan inşa etmesi, farklı kimliklerin bir araya getirmesi, buluşması ve demokratik bir cumhuriyetin inşa edilmesi ve aynı zamanda demokratik bir zeminde bir mücadele olması iktidarı daha fazla tedirgin etmiştir…
Türkiye’de yaşanan bir ekonomik kriz var. Emek cephesi hakikaten HDK’de örgütlenebilir. Kadın meclislerinin gelişebilir. Türkiye’deki ekonomik krizin toplumsal sorunları açığa çıkması ve iktidarı sarsması üzerinden aslında bu operasyonlar gerçekleşiyor.
Şu anda bir girişim diyebileceğimiz bir diyalog süreci var. Türkiye halklarıyla Kürt halkının bir yönde buluşmasını da engellemeye yönelik bir operasyon bu. Ama HDK milyonlarındır. Çünkü her kesimi kendi rengiyle temsil eden, kendi inancıyla temsil ettiren ve kadın kimliğiyle temsil eden bir yapısı var. Türkiye’nin çok kimlikli yapısını da kapsayan bir özelliği olduğundan kaynaklı, bu yönelimin bundan kaynaklı olduğunu düşünüyorum.
- Yerel seçimlerin ardından 11 ayda 12 belediyeye kayyım atandı. Kent Uzlaşısı ile seçilen Esenyurt Belediyesi de bu süreçte hedef alındı. Belediye başkanı Ahmet Özer ve Kent Uzlaşısı modeliyle seçilen birçok belediye meclisi üyesi tutuklandı. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz, Kent Uzlaşısı modeli neden hedefte?
Arife Çınar: Evet, yani trajikomik bir durum. Siyasi partilerin ittifakları söz konusu. Kent Uzlaşısı üzerinden bir demokratik belediyecilik ancak açığa çıkabilir. Kent Uzlaşısı, çeşitli kimliklerin belediyelerde, yerelde neler yapılmasına dair fikirlerinin ortaya koyulduğu bir yönetim şeklidir. HDK üzerinden baktığımızda Kent Uzlaşısı’nı gerçekleştirenin HDK olduğu söyleniyor. Bu yönlü görüşmeler de olabilir ama bugün maalesef bu suç olarak görülüyor. Türkiye’de hakikaten bir demokrasi kırıntısının kalmadığını ifade edebilirim. Tam da bunun üzerinden bir yönü de HDK’ye yaklaşmış oluyor. Çünkü iktidarlarını sağlam tutabilmeleri için ya da bu devletin kodlarının devam edebilmesi için ne yapılabilinir? Bir yerde bir toplumsal muhalefet varsa, işte HDK gibi bir platform varsa tam da buraya yöneliyorlar. Değil doğrudan demokrasi, temsili siyaseti bile, parlamento siyasetini bile kendi hukuk çerçevesinde işletemeyen bir ülkeyle karşı karşıyayız. Bu yönlü yöntemlere de, Kent Uzlaşısı gibi yöntemlere de karşı durabiliyorlar. Siyasetin aslında özünde vardır bu. Yani bir araya gelme, buluşma, ortak hareket etme ama Türkiye bunu bile artık kabul etmiyor.
- Ülke gündeminde çok önemli bir konu var Ömer Öcalan’ın PKK Lideri Abdullah Öcalan ile görüşmesiyle başlayan bir süreç. Eş Genel Başkanınız Tülay Hatimoğulları, olası bir çağrının ardından ikinci bir aşamaya geçilip 81 ilde Abdullah Öcalan’ın anlatılacağını belirtti. Olası çağrı durumunda İstanbul’da nasıl bir süreç yürütmeyi planlıyorsunuz?
Çınar Altan: Aslında süreç başladığı zamandan itibaren bütün parti gövdemizle, biz öncelikle bu meselenin toplumsallaşmasına yönelik girişimleri uzun zamandır yapıyoruz. Bunun başında şu geliyor, görüşmelerin neye evrileceğinden bağımsız olarak, hem bizim tabanımız hem de gerçekten bu savaş durumundan mağdur olan milyonlar için onurlu barış neyi ifade ediyor buna dair tahayyül yeteneğimizi kaybettiğimizi düşünüyoruz. Belki de en büyük darbe buna vuruldu. Öncelikle bu işin toplumsallaşmasının başında bu dinamiklerin ve somut karşılığın ne olacağından önce burada rol alacak öznelerin bu meseleye dair kafa yorması ve bunu gündeme sokması gerekiyor. Partimiz bunu uzun zamandır çok farklı kesimlerle birlikte onurlu bir barışın geldiği zamana dair çok geniş tartışmalar yapıyor. Bu açıdan bile ön hazırlığımızın olduğunu düşünüyorum. Ve toplumda karşılık bulduğumuz şey onurlu bir barışı yalnızca DEM Parti’nin tabanı değil, bütün toplumsal kesimlerin sahipleneceği. Bu hazırlığımız öncelikle var.
İkincisine yönelik hazırlığımız da elbette ki var. Ve belli başlı diyalogların veya görüşmelerin nekahete ermesinin tek koşulu toplumun bunu sahiplenmesi. Dolayısıyla bizlerin siyasi parti olarak da en temel görevimiz buna dair bir niyeti ve yönelimi örgütlemek. Dolayısıyla buna yönelik bir beklentimiz, heyecanımız var.
Buna yönelik bütün dengeleri bambaşka emekçiler lehine, ezilen halklar lehine dönüştürecek bir güç olacağını, Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’ın bu noktada ortaya koymuş olduğu çözüm perspektifinin yeni bir yolun anahtarı olacağını biliyoruz. Ve bunun heyecanı ve güveni içerisinde de İstanbul’un buna hazır, bütün toplumun bunu tartışacağı ve inisiyatif alacağı araçların yaratılmasını hedefliyoruz. Ve açıkçası önümüzdeki süreçte de en temel gündemlerimizden biri bu olacak.
Arife Çınar: İmralı heyetinin 3. görüşmesi hakikaten aslında Türkiye’de bu diyalog sürecinin bir noktaya evrilmesine dair bize bir veri sunmuş olacak. Bu açıdan çok önemli. Şimdi dünyada en güzel söz, barıştır. Şimdi onurlu barışın bu yönüyle bir şey olması, gündeme gelmesi Türkiye halkları açısından dünya açısından da çok çok önemli. HDK’nin bu yönüyle barış gündem çalışmaları oldu. Aynı zamanda DEM Parti’nin il ve ilçelerde toplamda barış gündem çeşitli toplantıları oldu. Bizler DEM Parti olarak İstanbul’da çeşitli toplumsal dinamiklerde bu çalışmalarımızı, sürdürmeye devam edeceğiz. Tam da bu bağlamın üzerinden açıklama sonrasında özellikle biz onurlu barışın bu ülkede inşa edilmesi için, yeşertilmesi için İstanbul’da çalışmaları yürütmüş olacağız.
- Son olarak İstanbul’da dair mesajlarınızı almak istiyoruz.
Arife Çınar: İstanbul önemli bir kent. Eğer demokrasi ve barış Türkiye’de bir noktaya gelecekse bunun İstanbul merkezi olacağını düşünüyoruz. İstanbul halklarıyla, inançlarıyla güzel. Kadın kent olmasıyla güzel. Emeğin değeri de İstanbul’da önemli. Tam da bunun üzerinden İstanbul’u nefretin olmadığı bir buluşma kenti olması gerektiğini düşünüyorum. İstanbul’da yaşayan halk İstanbul’a sahip çıkmalı.
Çınar Altan: Şöyle iki tane çağrımız var. Birincisi tüm İstanbullulara. İstanbul’un bir şekilde sefasını süren bir sınıf ve bir kesim var. Ve bu bir suç ittifakı üzerinden, bir sömürü düzeni üzerinden gerçekten İstanbul’un bütün güzelliğini yaşayan çok azınlıkta bir kesim var.
Biz bunun karşısında bu kenti üreten güçler olarak, bu kentin sokaklarıyla, meydanlarıyla sahibi olanın bizler olduğunu düşünüyoruz. Ama bundan mahrum bırakılıyoruz. İstanbul’un sınırlarının bütün komşu illere dayandığı küçük mahallelerde, dıştaki mahallelerde bütün yozlaşma saldırısı ile yaşayan milyonlar hem açlıkla terbiye ediliyor. Hem de uyuşturucu, suç gibi gerçekten bilinçli olarak örgütlenmiş aparatlarla depolitize ediliyor, yaşamları çalınıyor. Esas çağrımız şu, ‘Bu kent bizim’. Bu kenti yaratan biz emekçiler olarak kentimizi geri almaya çağrımız var.
İkincisi DEM Partinin kendi tabanına, partimizin etrafında kenetlenmeye ihtiyacı var. Bütün örgütsel mekanizmalar içerisinde halkımızın yer almasına yönelik çağrımız elbette ki var. Çünkü bu kadar şey söyledik, bunların karşılık bulacağı tek şey halkımızın sahiplenmesi. Kendilerine güvensinler, bizlere güvensinler, kendi öz gücümüze güvendiğimiz zaman tüm sohbet ettiğimiz şeyleri gerçekleştirecek gücümüz olduğunu biliyoruz. Partimiz etrafında kenetlenme çağrısı yapıyorum.