Politik nedenlerden dolayı 26 yıllık tutsaklıktan sonra tahliye olan Azime Işık ile konuştuk:
- Hala o serbilindîliği ‘namus’ olgusuyla değerlendiren bir toplum var. Burada silah taşıdığı sürece ona mitolojik bir simge yükledi. Çünkü namus algısı değişmedi. Bunları biraz önümüze koyup daha derin tartışmamız lazım ki bir saldırı alanı olmaktan çıksın
- Bir yandan kendi hayatımıza sahip çıkma çabası da bu. Yani kadınlar şu an sürecin öncülüğünü de yürütüyor. Ancak daha stratejik, daha ideolojik, felsefik anlamda da öncülük yapılması lazım toplumsal açıdan. O örgütlülüğü daha güçlü hale getirmek gerekiyor
- Zaman geçtikçe kadın özgürlük mücadelesinin ne kadar önemli olduğunu fark ediyorum. İnsan kendi deneyiminden, yaşadığı sorunların zorlanmasından anlayabiliyor. Bütün bunların hepsinde görüyorsun ki gerçekten de kadın özgür olmadan hiçbir şey özgür olmuyor
Reyhan Hacıoğlu
Keşke her kadına ulaşabilsek… Çünkü her kadının bir hikâyesi var. Evet, her kadının bir hikâyesi var ama savaş coğrafyasındaki ve var olma mücadelesi veren kadınların hikâyesi bir başka… Çünkü onlar bir yandan zulme karşı başkaldırıyor, bir yandan da kendilerine biçilmiş rollere… Kürt kadınlarının hikâyesi de tam olarak böyle: Bir yanda halkının varlık mücadelesi, diğer yanda feodal-muhafazakâr toplumun zincirlerini kırma mücadelesi… Kürt kadınları için, “Özgür kadın, özgür toplum” düsturuyla yürüyen Kürt özgürlük mücadelesi, bu iki mücadelenin ortak adresi oluyor.
Bugün yine bir kadın hikâyesini, hikâyenin kahramanından dinleyeceğiz.
8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla başlattığımız kadın hikâyeleri söyleşilerinin bugünkü bölümünde Azime Işık ile yaptığımız söyleşinin ikinci bölümünde hem mücadeleyi hem de kadın olmayı konuştuk.
- Bugün kadınlar hala ‘namus’ üzerinden vuruluyor. Bedenleri teşhir ediliyor, statlarda cinsiyetçi küfürler ediliyor. Toplum için bu neden hala bir tabu? Ve neden bu tabu hala kadına karşı bir silaha, şiddete dönüşüyor?
Bizim kendimizi oluşturduğumuz alanlarla da ilgilidir. Özgürlük mücadelesinde kadın kendini var ettiğinde ki bence muazzam bir deneyimdir. Bu deneyimimizden çıkardığımız sonuçları siyasal, toplumsal, sosyal alanda yani cins tanımlamaları alanında yaşadığımız ya da oluşturduğumuz hakikatleri çok toplumsallaştıramadık. Kendi açımdan keşfettiğim bu duyguları ne kadar genelleştirebildim, taşıyabildim başkasına?
Bunları genelleştiremediğimizde toplum bizi gördüğü kadarıyla o kalıplara sığdırıyor. Mesela toplumda Kürt özgürlük hareketinde kadın mücadelesi çok büyük devrimler başardı. Ama bu devrimlerin sonuçlarını ne kadar tartışabildik, görünür kılabildik ve topluma sonuçlarını mal edebildik? İşte burada bence kadın hareketi olarak eksiklerimiz var. Kendimizi tanımlama noktasında kat ettiğimiz yollar da var. Bunu yadsımıyorum. Ama daha görünür kılma, daha kimlik haline dönüştürme noktasında söylüyorum. Mesela bugün yine aşiretçilik hortlatılıyor.
Elbette özellikle Kürt kadını açısından dağa gitmek çok büyük bir devrimdi. Namus olgusunun bu kadar güçlü olduğu bir yerde kadınlar akın akın dağa gittiler ve erkeklerle birlikte yıllarca dağda kaldılar.
Bunu ilk başta devlet çok farklı kullanmaya çalıştı. İlk hayatını kaybeden arkadaşların çoğuna bekâret testi yapıldı. Ama toplum şunu fark etti: Dağa giden kızı yıllar sonra da bakire çıktı. “Benim evimde nasıl korunuyorsa dağda da o şekilde korunuyor,” dedi. O güvenle melekleştirildi kadınlar. Bu önemli bir kırılma noktasıydı ama dönüştüremedik. Yani bu gerçekliği namus olgusunun ötesine taşıyamadık.
Hala o serbilindîliği (başı dikliği) “namus” olgusuyla değerlendiren bir toplum var. Burada silah taşıdığı sürece ona mitolojik bir simge yükledi. Çünkü namus algısı değişmedi. Bunları biraz önümüze koyup daha derin tartışmamız lazım ki bir saldırı alanı olmaktan çıksın.
- Tutsak bir kadın için zorlayıcı olan nedir ya da mekânsal olarak zorlayan, dönüştüren?
Şöyle bir şey var: Kadın evden dışarı çıktı. İlk adımında tutsak düştü. Bir kapatılmışlıktan başka bir kapatılmışlığa geçti. Baba evinden, koca evinden çıktı, devlet evine girdiler. Artık “ev kızı” değil, “ev kadını” değildi. Siyasi bir mücadelenin figürü olarak bir kimliği olarak kapatılmıştı. Şimdi burada kendisini nasıl var edecekti?
Evde kız kardeşler, eltiler, görümcelerle bir arada yaşamışlardı toplum zemininde. Ama cezaevinde yoldaşlar topluluğu olarak yeni bir siyasi kimliği vardı. Bu kimlikle kendisini var etmesi gerekiyor ama bütün bu geleneksel kodlar var bilinçaltında. Bu kodlardan azade nasıl siyasi kimliğini oluşturacak?
Buna dönük bir deneyimimiz de yoktu. Türkiye sol hareketi geleneği vardı önümüzde. Ona bakıyorduk. Bizim toplumsal gerçekliğimize uymuyordu. Tabii ki onlardan aldığımız kimi şeyler vardı ama şimdi sayısal nicelik olarak da bize model olacak durumda değillerdi. Çünkü sayıları daha azdı. Niteliksel anlamda belirtmiyorum yanlış olmasın.
Ama siz kitlesiniz ve her yaştan en az 30-40 kadın bir arada yaşıyor. Annesi var, gerillası, siyasal alandan geleni, gençlikten geleni var. Değişik yörelerden var, bajarisi, gundisi var. Peki bunları bir arada nasıl harmanlayacağız, nasıl şekillendireceğiz? Mekanizmalarla bir süre yürüdü ve eğitimle. Yine 7-8 saat tartışmalarla geçiyordu. Çözümlemelerle geçiyordu. Eğitim programları çok iyi oldu ilk yıllar açısından. Bu belli bir şey oluşturuyordu.
Kadınların bir araya gelip tartışması, dertleşmeden ya da o duygudaşlık dışında dar eğilimler dışında toplu bir şekilde kadın kimliği adı altında oturup yaşadıklarını, zorlanmalarını, acılarını, travmalarını paylaşması ve birlikte çözüm arayışına girmesi önemliydi. Belki yöntemsizlikler çıkıyordu. Ama bu deneyimi yaşıyor olmak birçok şeyi inşa etti.
Mekânın böyle bir dönüştürücülüğü var. Tabii saldırılar karşısında siyasi bir kimlik, figür olarak durabilmek, bu da önemliydi. Bu siyasi figür olarak saldırılara cevap olabilme arayışı zaman içerisinde cins bilinci olarak da cins kimliği ile de karşı durmayı getirdi.
- Cezaevi koşullarına rağmen hala inançlı ve direniştesiniz. Bunca bedele rağmen sizi vazgeçirmeyen nedir?
Özgürlük tutkusu… O duygu insanın vazgeçemeyeceği bir duygu.
- Yaklaşık 9-10 aydır dışardasınız. İçeriği girdiğiniz zamanki kadın mücadelesi ile şimdiye baktığınızda nasıl bir tablo ile karşılaştınız? Değişen, dönüşen ya da başarılanlar…
Yani çok şey başarmışız. Mesela şu an çok ciddi bir saldırı altında kadınlar. Hem fiziki imha ile karşı karşıya hem ideolojik bir saldırı altında ve buna karşı muazzam bir direniş var. Bu direnişin bugün bu şekilde devam ediyor olması bile geçmiş geleneğin sonucudur. Bu önemli.
Ama diğer yönü, şunu fark ediyorsun: İçerideyken bütün bu mücadele birikiminin, deneyiminin dışarıda daha ileri bir düzey yaratmış olabileceğini düşünüyorsun. Toplumsal, sosyolojik, psikolojik açıdan belirtiyorum.
Mesela biz kadın mücadelesinde çok büyük, çok uzun bir yol yürüdük. Kürdistan’da çok farklı bir değişimin olmasını bekliyorsun. Çıkıyorsun bakıyorsun sistemin yarattığı etkilerle karşı karşıya kalıyorsun, düzey gerilemiş. Bunu örgütsel anlamda belirtmiyorum. Bu sosyolojik bir tanımlama.
90’lı yılların sosyolojik yapısının bile bugünkü yapıdan daha ileri olduğunu düşünüyorum. Kadın bilinci ve kimliği mesela, Türkiye sol hareketi açısından da feminist hareket açısından da bizim hareketimiz açısından da 90’lı yıllarda daha aktifti. Belki bugünkü tanımlamalara, tespitlere ulaşmamıştık, ideolojik, felsefik, siyasal olarak ama daha aktifti. Ancak örgütlenme düzeyi daha gelişkindi. Mesela Türkiye’de feminist hareketin bu kadar geri düzeyde, zayıf olmaması lazımdı. Şu anda muhatap olabilecek bir yapı bulmakta zorlanıyoruz. Bu çok ciddi bir sorun.
Ve toplum sosyolojisinde de siyasal İslam’ın bu kadar etkili olması bu sosyolojiyi çok geriye götürmüş ve buna karşı örgütlü bir güç yok. Kadın mücadelesi açısından zayıf. Bizler açısından da ciddi bir sorun. Yani bence dışarı çıkan her kadın açısından da zorlandığı nokta bu olmuştur.
- Bir süreç işliyor ve kadınların ciddi bir öncülükleri de söz konusu. Siz de çıktığınız günden bu yana çalışmaya devam ediyorsunuz. Yeni dönemde kadınlar daha çok nasıl bir rol ve misyon üstlenecek?
Bir yandan kendi hayatımıza sahip çıkma çabası da bu. Yani kadınlar şu an sürecin öncülüğünü de yürütüyor. Ancak daha stratejik, daha ideolojik, felsefik anlamda da öncülük yapılması lazım toplumsal açıdan. O örgütlülüğü daha güçlü hale getirmek gerekiyor. Bu feminist hareket açısından da bizim açımızdan da geçerli.
Kürt kadın mücadelesi açısından da yine Jineoloji’nin rolü burada ortaya çıkıyor. Teori ile pratiğin bütünleşmesi gerekiyor. Jineoloji’nin de kat ettiği önemli bir aşama var. Eylemsel anlamda da kadınlar şu an hareketli, öncülük yapıyor. Bunu bütünleştirmek gerekiyor. Burada bir parçalı duruş ya da eksik bir yan var, diyeyim. Bunu güçlendirmemiz lazım. Biz bunu bazen salt eylemle yapmaya çalışıyoruz ya da salt teori ile. İkisini bütünleştirerek toplumsallaştırmak gerekiyor. Bilemiyorum. Yani henüz gözlem aşamasındayım. O yüzden de çok keskin tanımlamalara gitmem çok da sağlıklı olmaz. Ama en azından şimdilik gözlem düzeyinde bunu görüyorum.
- Örgütlülük noktasında daha çok kadına ulaşabilmek nasıl mümkün olacak ve bu neden çok önemli?
Bence işte bu noktada kadın örgütlülüğünün iradesi bunca deneyime rağmen risk altında. Bu bizim birlikte yürüdüğümüz erkek yoldaşlarımız nezdinde de sistem açısından da bize dönük yaklaşımda ortaya çıkan yansıması olarak değerlendiriyorum. Sistem gerçekten hem fiziki imha ile artık soykırım aşamasına gelmiş. Her gün kadınlar katlediliyor.
Ancak devrimci erkek açısından yaklaşım nedir? Sistemin o eril zihniyetinden etkilenme çok fazla. Bu noktada mesela Önderliğin erkeği öldürme projesi vardı. Bu tartışmaların daha güncellenmesi gerek. Özellikle devrimci erkekler açısından söylüyorum. Eril zihniyet hortlatıldıkça devrimci erkeklerde de eril zihniyet hortluyor. Bunun önüne geçirilebilecek olan bir kadının örgütlü gücüdür. Ama devrimci erkeğin de bu sistem karşıtı duruşta bu kadar erkekliği hortlatmaması lazım.
Jin jiyan Azadi, diyoruz. Bu bir slogan olmanın ötesinde, bu anlamda erkeğin kadınla ilişkisini sorgulaması ve yeniden oluşturması gerekiyor.
- 8 Mart Dünya Kadınlar Günü için bir mesajınız var mı?
Zaman geçtikçe kadın özgürlük mücadelesinin ne kadar önemli olduğunu fark ediyorum. İnsan kendi deneyiminden, yaşadığı sorunların zorlanmasından anlayabiliyor. Bütün bunların hepsinde görüyorsun ki gerçekten de kadın özgür olmadan hiçbir şey özgür olmuyor.
Bu yüzden de biz kadınların kolektif özgürlük bilincini geliştirmemiz lazım, örgütlülüğünü geliştirmemiz lazım. Ben dünya kadınlarıyla bir arada, el ele ne kadar erken, başta Ortadoğu Kadın Devrimi ile başlayıp daha sonra Dünya Kadın Devrimini gerçekleştirebilirsek o kadar erken özgürleşeceğimizi düşünüyorum. Bunu ertelemememiz lazım.









