Türkiye, bir kez daha geçmişin yüklerinden arınma ve toplumsal barışı kalıcı kılma arayışında kritik bir virajdan geçiyor. Güncel siyasi tartışmaların ve atılan adımların merkezinde tek bir soru var: Bu süreci nasıl kalıcı ve herkesi kucaklayan, kapsayıcı bir başarı hikâyesine dönüştürebiliriz? Cevap aslında çok net ama uygulanması büyük bir cesaret istiyor: Yani barışın inşasında biz olabilmek. Barış komisyonu her kesimden yapıların görüşlerine başvursa da bunu kaleme aldığı ve Meclis’e sunduğu rapora yeterince yansıttığı söylenemez.
Bu duruma sürecin yeterince toplumsallaştırılmamasının ve kapsayıcı olamamasının da etkisi oldu. Barış sadece siyasilerin diliyle kurulamaz. İnsan hakları örgütleri, barolar ve derneklerin süreçteki aktifliği zorlukları aşmanın önemli unsurudur. Bu alanda çıkarılacak yasalar öncesinde Meclis’teki tartışmalara paralel olarak sivil toplum örgütlerinin kendi alanlarında katılım sağlamaları gerekecektir. Ankara’da alınan kararların Hakkari’de, Edirne’de veya İzmir’de nasıl karşılık bulduğu hayati önemdedir.
Kapsayıcı katılım, bir vitrin düzenlemesi değil elbet. Masanın etrafına farklı renkleri, farklı kimlikleri ve farklı düşünceleri sadece orada bulunsunlar diye dizmek, gerçek bir katılım değil, bir çeşit temsili makyajdır.
Eğer bir karar mekanizmasında sadece benzer geçmişlere sahip, benzer düşünce ve duruştaki kişiler oturuyorsa, orada üretilen çözümün toplumun tüm damarlarına nüfuz etmesini bekleyemeyiz.
Farklı bakış açıları, tek bir grubun göremeyeceği kör noktaları da aydınlatır. Kendini sürecin bir parçası hisseden birey, alınan kararı daha fazla sahiplenir. Bu da toplumsal barışı ve kurumsal bağlılığı artırır. Herkesin ihtiyacına dokunan çözümler, zamana karşı çok daha dayanıklıdır.
Maalesef buyursunlar, katılsınlar demekle kapılar kendiliğinden açılmıyor. Maddi imkansızlıklar, dil bariyerleri, teknolojik yetersizlikler veya en tehlikelisi olan kültürel önyargılar katılımın önündeki en büyük setlerdir. Bir platformu herkes için erişilebilir kılmadığınız sürece, katılım sadece imtiyazlı bir gruba ait olarak kalır.
Kapsayıcı katılım bir lütuf değil, bir zorunluluktur. Demokrasinin sadece sandıktan ibaret olmadığını, asıl gücün birlikte inşa etme kültüründe yattığını gösterir.
Bir toplumun gücü, en gür sesli olanın bağırmasıyla değil, en kısık seslinin duyulmasıyla ölçülür.
***.
Tarih bize öğretmiştir ki; sadece kapalı kapılar ardında yürütülen süreçler ne kadar iyi niyetli olursa olsun, toplumun kılcal damarlarına ulaşmakta zorlanır. Bugün ihtiyacımız olan şey, barış sürecini sadece siyasi aktörlerin el sıkışması olarak görmekten ziyade, onu bir toplumsal sözleşme zeminine taşımaktır.
Kapsayıcı katılım bu noktada bir tercih değil, barışın sigortasıdır. Eğer masada sadece karar vericilerin ağırlığı ve belirleyiciliği varsa, o masa eksiktir.
Türkiye gibi kutuplaşmanın yorgunluğunu taşıyan bir toplumda, karşı mahalle ile diyalog kurmak zordur. Ancak kapsayıcı katılım, bu kutuplaşmayı kıracak önemli bir anahtardır. İnsanlar, fikirlerinin dinlendiğini ve endişelerinin ciddiye alındığını gördüklerinde, sürece olan inançları artar.
Gerçek bir barış, sadece silahların susması değil; farklı kimliklerin, fikirlerin ve dillerin aynı anayasal vatandaşlık çatısı altında kendini güvende hissetmesidir.
Kapsayıcılığın olmadığı bir süreç, manipülasyonlara ve dezenformasyona açıktır. Toplumun her kesimi bilgilendirilmez ve sürece dahil edilmezse, korkular umudun önüne geçer. Barışın dili, sadece Ankara’nın koridorlarında değil; Diyarbakır’ın kahvehanesinde, İstanbul’un plazalarında ve Ege’nin köylerinde de aynı tonda yankılanmalıdır.
Türkiye’nin devam eden bu sürecinde kapsayıcı katılım; ötekinin sesine kulak vermek, hatta o sesi masanın başköşesine koymaktır. Bir kucaklaşmadan bahsedilecekse, bu ancak kimseyi dışarıda bırakmayan bir yöntemle mümkün olacaktır.
Çünkü biliyoruz ki; birilerinin dışlandığı bir barış, henüz tamamlanmamış bir barıştır. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, herkesin bu benim de barışım diyebileceği o büyük mutabakat zeminini kurmaktır.
***
Geçmiş tecrübeler gösterdi ki; eğer toplumun farklı katmanları (Kürtler, Türkler, muhafazakarlar, sekülerler, gençler ve kadınlar) sürecin nasıl işlediğini anlamaz ve kendisini bu sürecin bir paydaşı olarak görmezse, atılan adımlar kırılgan kalmaya mahkûmdur.
Türkiye’nin içinden geçtiği bu yeni ve hassas süreci, geçmişin dersleriyle harmanlayarak daha derinlemesine ele alan, kapsayıcı katılımın pratik adımlarına odaklanan bir cesarete ihtiyaç var.
Türkiye, uzun bir sessizliğin ardından toplumsal barış için yeniden bir kapı aralıyor. Ancak bu kez, sadece siyasi aktörlerin jestleri üzerinden değil, toplumsal bir uzlaşı zemininde ilerleme zaruretiyle karşı karşıyayız. Devam eden süreci geçmişteki benzer denemelerden ayıracak ve kalıcı kılacak olan asıl güç ezberleri bozmak ve gerçekten barış diyebileceğimiz bir mutabakatla gerçek bir demokrasinin yolunu açmaktır.









